.

.
kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2015 Çarşamba

Falan filan ve filankes işte..*


-Yukarıdaki görsel, 1946 yılında Türkiye'ye 1946 yılında bir belgesel çekmek için geldiğini öğrendiğimde çıldırdığım canım Robert Capa'nın. Şimdi nerelerde olduğunu bulamadığım o belgeselin yanı sıra İstanbul, Ankara ve Çanakkale'de bir seri de fotoğraf çekmiş. 2003 yılında -ben ondan habersiz ve gençken- bu fotoğraflar Yapı Kredi Kültür Merkezi'nde sergilenmiş bi de. Neyse, sergi katalogunu aldım da merakımı biraz yatıştırdım. Öyle güzel fotoğrafları var ki, dün katalogu elimden bırakamadım. Arada paylaşırım burada da.

-Dün Starbucks'dan iki kocaman fincan aldım, kırmızı üstlerinde beyaz kalp var. Starbucks fincanlarının birer fetiş nesnesi olduğunu düşünüyorum. Çok güzeller. İçi kırmızı, dışı beyaz, sapları kırmızı-beyaz çizgili şahane fincanlarımın tekini temizlikçiler kırmıştı; çaktırmadım onlara ama hala üzülüyorum.

-Artık televizyonda seyredecek çok az şey bulabiliyorum. Bugün hiç bir şey yok mesela. Pazartesilerimin neşesi Ulan İstanbul bitti, ama yerine başlayan Beş Kardeş onun hiç yokluğunu hissettirmiyor. Bayıldım o diziye de! Ulan İstanbul'un artık internette 1,99 TL karşılığı yayınlanacak olan bölümlerinin ilk ikisinin sponsorluğunu alan Migros sayesinde ücretsiz izleyebildim. Bugün de dizide Carlos karakterini canlandıran dünya şirini Erkan Kolçak Köstendil'in Kadıköy Sahne'de konseri olduğuna rastladım. Kim unutabilir onların şenlikli şarkılarını? Yakında albümleri de çıkar.

-Zaten Pazartesi akşamları yaklaşık 3-4 aydır bir yaratıcı yazarlık atölyesine katılıyorum akşamları. inanılmaz eğlenceli ve zihin açıcı geçiyor oturumlar. Arada ödevlere oturup kafa patlatmak da gerekiyor. Yeni keşiflerinse bini bir para. O geceler eve dönünce internette neyin ne ve kimin nasıl olduğunu öğrenmek için vakit geçirmek gerekiyor. İnsanın zihnini ve kalbini besleyecek az şey var, bunları bulmak çok değerli.

-Yaklaşık 9 yıldır katıldığım İstanbul Oyuncak Müzesi'ndeki Yaratıcılık Atölyesi çalışmaları da devam ediyor-du, bu sene erken tatile giriyoruz. Onca zaman bir ordu iş sığdırdık, bir sürü gülüşme ve bir dolu insanla tanıştık. Bu olağanüstü dünyaya veda ediyor olmak üzücü, neyse ki Pazartesiler var.

-İstanbul Art News diye bir aylık gazete var, bir görseniz tuğla kadar. Çoğu zaman 5-6 eki ve bir dergisi var. Eklerin konusu edebiyat, piyasa, sergi, mimarlık gibi değişik yelpazelerde. Sırf edebiyat ekini okumak bir ay sürer, piyasadaki en iyi ve doyurucu edebiyat dergisi diyebilirim. Rastlarsanız mutlaka alın. İnternette sanırım şimdilik sadece pandora.com.tr satıyor.

-Geçen Cuma Yaren'i kısırlaştırma operasyonu için veteriner kliniğine götürdüm, 3 gün orada kaldı. İlk ayrıldığım gün öyle çok hissettim ki yokluğunu, evin her köşesinde ayrı ağladım, burnumu çeke çeke dolaşıp durdum. Neyse ki kolay atlattı, iki gün önce gidip aldım. Yan tarafı traşlı ve iki-üç dikişli, eskisi kadar afacan evin altını üstüne getirmeye devam ediyor, allahtan. Ben bilgisayardayken önce masanın üzerinde geziniyordu, baktı olmuyor, şimdi ortadan toz oluyor, çok sıkılırsa sessizce gelip dizlerime vuruyor.

-Artık okuduğum kitapları aylık olarak fotoğraflamaya karar verdim, böylece unutmam. Ocak ayı kitaplarımın resimleri işte.

Şubat ayı şimdilik bu kadar verimli görünmüyor, bunda Ocak ayında deli gibi soğuk olan hava muhalefetinin de etkisi var tabii. Hepsi iyiydi ama favorin derseniz, Melek Dili-Dimitre Dinev, Bakele-Sezgin Kaymaz ve Antonio Skarmeta-Gökkuşağı Günleri derim. Uçma Sanatı da İspanya İç Savaşı'ndan kesitler aktaran ve yazarın doksan küsur yaşında canına kıyan babasının gerçek anılarını anlatan etkileyici bir çizgi roman. Bakele demişken, kitaptaki Çızgı isimli öyküyü buradan okuyabilir, ilk kitabından beri hayranı olduğum Sezgin Kaymaz dünyasına giriş yapabilirsiniz. Algan Sezgintüredi ise önce şahane çevirileri ile hayatımıza giren sonra da kendi usulüncve polisiyelerini yazan bir yazar. Önceki kitapları hep Katilin.. diye isimler taşırken (Katilin Şeyi, Katilin Şahidi, Katilin  Meselesi, Katilin Uşağı), bu sene Dünya gazetesi yılın polisiye kitabı ödülünü alan son kitabı Maktulün.. diye başlıyor. Güncel ve memleketimizde geçen eğlenceli bir polisiye okumak isterseniz, kaçırmayın. Carlos Ruiz Zafon'u ise üzerinde artık "İspanya'da Don Kişot'tan sonra en çok satan ikinci kitap" sloganıyla satılan Rüzgarın Gölgesi kitabıyla tanıyoruz, Meleğin Oyunu ve Cennet Mahkumu ile bir üçleme oluşturuyorlar. Rüzgarın Gölgesi yaklaşık 6 yıl önce okuyup çok sevdiğim bir kitaptı, yazarlık atölyesinde yeniden karşıma çıktı, ben de üçlemeyi tamamladım. Rüzgarın Gölgesi kitabının çevirmenini de atölyemizde konuk ettik ve onun en az kitap kadar enteresan öyküsünü dinledik, ama bu başka bir gönderi konusu. Bosnalı yazar Predrag Madvejevic adını ise gene atölyemizde konuk ettiğimiz yazar-tarihçi Özlem Kumrular'dan duyduğumu itiraf ederim. Benim okuduğum Akdeniz Kitabı, yıllar süren bir çalışmanın ürünü. Akdeniz (veya White Sea) diyerek geçtiğimiz bu suyun etrafındaki tüm uygarlıklardan ve halklardan, isimlerden, balıklardan bile bahsediyor ve çok ilgi çekici bir kitap. Akdeniz'le ve uygarlıklarıyla ilgilenen herkesin Fernand Brudel'in Akdeniz kitabıyla birlikte mutlaka okuması gereken bir kaynak. Sokak Kedisi Bob ise gerçek ve ilham verici bir olayı anlatıyor, Londra sokaklarında kaybolmuş uyuşturucu bağımlısı bir sokak müzisyeninin hayatına girerek onu "kurtaran" acayip sevimli bir sarman kedi Bob. Burayı tıklarsanız onunla ilgili bir videoyu izleyebilirsiniz, youtube kanalında başka bir çok Bob videosu var. Burada da kısa bir belgesel tadında video var. Altay Martı'nın Öldürmenin Erkek Yüzü isimli kitabından bir öyküyü, yaratıcılık atölyesi çalışmalarımızın birinde bize hocamız Akgün Akova okudu. Öykü çok vurucu ve etkisi hala devam eden, insanı yerine çivileyen bir metindi. Diğer öyküleri de okumak için aldığım bu kitap beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı, asıl mesleği doktorluk olan Altay Martı'nın Leman dergisinde yıllar önce yayınlanan yazılarının toplamı, bir nevi demir leblebi. Ölüm-savaş-Güneydoğu konularında sıkı metinler okumak isteyenler kaçırmasınlar derim. Karamsarlığın yazarı Fernando Pessoa'nın Başıboş Bir Yolculuktan Notlar adıyla yayınlanan kitabı, daha önce yayınlanmış kitaplarından aforizmalar içeriyor. Ben pek sevmedim, ama Pessoa severler sevecektir. Stefan Zweig'in yayınlanan son yapıtı olan Satranç son derece kısa, ama kocaman bir öykü. Bir gemide seyahat eden yolcuların arasında bir satranç şampiyonu da vardır, iyi vakit geçirmek için bir grup yolcu para karşılığında onunla maç yapmak isterler, bu maç sırasında ortaya çıkan yolculardan biri satranç bilgisiyle herkesi şaşırtır ve olaylar gelişir. Gerilimi giderek yükselen, savaşı sorgulayan bir klasik. Klasik sayıldığı için kişisel sıralamama katmadım :) Gökkuşağı Günleri, Şili'de yapılan referandumun hikayesi. Belki daha önce rastlamışsınızdır, Pablo Norrain'in yönetmenliğini yaptığı "No" filmi bu romandan uyarlanmış. Kitabın yazarı Antonio Skarmeta'yı ise dev şair Neruda'nın sürgün günlerini anlattığı "Ateşli Sabır" kitabından ve "Postacı" filminden tanıyoruz. İngrid Bergman'ı Baştan Çıkarmak, Ingrid Bergman'ın 1945 yılında savaş fotoğrafçısı Robert Capa ile yaşadığı aşkı anlatan bir kitap. Benim için sıradan aşk romanlarından farkı, olayların gerçeğe dayanması, tarafların yayınlanmış biyografilerinden yararlanılmış olması ve tabii ki Capa idi. Kitabı bitirdiğimde hararetle  Ingrid'e acıyor ve Capa'ya daha hayran buldum kendimi. Karanlıkta İki Ceset , bu sene Dünya gazetesi en iyi polisiye kitap ödülünü Maktulün Şansı ile paylaşan ve İzmirli yazar Suphi varım'ın yazdığı tarihi İzmir polisiyelerinin sonuncusu. İzmir ama nasıl İzmir, 1800'lü yılların sonu-1900'lerin başındaki İzmir. O dönemi yansıtmakta son derece başarılı olan bu kitabı da polisiye severlere öneririrm. ve gelelim Melek Dili'ne. Önceki yıl kitap fuarından aldığım kitabı, bu yıl bir türlü bulamadım, nedense okumak için de çıldırdım ve yeniden aldım, iyi ki almışım. Dimitre Dinev bir Bulgar yazar ve biz komşularımızın edebiyatını o kadar az tanıyoruz ki, hayıflandım. İki ailenin yıllara yayılmış hikayesi diye beş kelimede anlatabilirim belki, ama öyle ince ince bağlanmış hikayeler ki bunlar, hayran kalmamak mümkün değil. İşte bu kitabı ısrarla mutlaka okuyun diyorum.


* başlıkta kullanılan söz kalıbı Pınar Öğünç'ün Aksi Gibi kitabından.

30 Mayıs 2014 Cuma

275



275 rakamını gugıllayınca karşıma  ya  Ferrari'nin GTB serisi otomotiv harikası modeli, ya da Amerikan Karayolları tabelaları çıkıyor. Yok, ikisi de değil aradığım. Ben blogda yayınlayacağım 275. gönderiye uygun bir resim bakıyordum gugıl abi. Aaa, bir baktım Candy Crush 275. seviyeyi nasıl geçeceğinizi gösteren bir video da var. Hayatımızda ne facebook'un , ne Candy Crush'ın, ne Twitter'in mavi kuşunun, ne instagram'ın, ne bunların verdiği tuhaf iletişim ve iletişimsizliklerin, ne de akıllı telefonların mevcut olmadığı günlerde yazmaya başlamıştım. Şimdi bu okuduğunuzu farzettiğim gönderi de bu blogun 275. yayınıdır. Hayırlı olsun efendim.

29 Mayıs 2014 Perşembe

Beyoğlu'nda Aylak Bir Gün

Dün Beyoğlu'nda aylak bir gün geçirdim, bu bana hep iyi gelmiştir. Beyoğlu'nun eski çehresinin değişmiş olmasına, dokusunun bozulmasına, sanki görünmezmişsiniz gibi içinizden gelip geçen gürültülü kalabalığına rağmen; bir parçası olmaktan hep zevk almışımdır. Kendimi sürekli bir turist gibi hissediyor olmaktan belki, hep keşfedilecek bir şey var orada ve kimsenin tam bilemediği, ele avuca gelmeyen, hep şekil değiştiren bir şey.

Bu sefer ortasından başladım. Tepebaşı'ndan girdim Cadde-i Kebir'e. Bunun için şıkır şıkır balık pazarının içinden, daracık ama kocaman Nevizade Sokağı'ndan, gündüz biracılarının ve kokoreçcilerinin arasından, parlatılarak özenle dizilmiş şahane kırmızı boncuklara benzeyen ancak etiketi 20 ila 30 TL arasında olan kiraz tezgahlarının önünden geçerek Galatasaray'a vardım. Galatasaray Lisesi önünde, gezipartisi.org yazan tişörtler giymiş gençlerin standı ve yan sokakta bekleyen iki minibüs dolusu çevik polis karşıladı beni. Gençler gelip geçenlere broşür dağıtıyor, polislerse sıkılmakla meşguldüler. Polislerin işsizlikten sıkıldığı bir dünya ne güzel olurdu! Hızlı adımlarla Yapı Kredi Kültür Merkezi'ne yürüdüm, aklımda Oktay Rifat'ın dizeleri ile.


Evet, Elleri Var Özgürlüğün: Oktay Rifat 100 Yaşında sergisine gitmekti amacım. Bu yüzden yola çıkarken çantama kütüphanemdeki Oktay Rifat'ın şimdi kapanmış olan Adam Yayınları'ndan çıkmış olan "Yaşayıp Ölmek Aşk ve Avarelik Üstüne Şiirler"  kitabını atmıştım. Yolda farkettim ki, o kitabı aldığım tarihi yazmışım üstüne. 1985. Hiç eskimeyen şeyler ne güzel. Sergi, Oktay Rifat'ın çocukluğundna başlayarak fotoğraflarından, sanat ev hayat üzerine görüşlerini içeren sözlerden, çok az da olsa özel eşyalarından, pek bilinmeyen ressam yönünü vurgulayan tablolarından oluşuyor. Orhan Veli sergisine göre şiirleri pek az geldi gözüme, daha çok şiirine rastlamak isterdim sanırım. 



Şiirlerin ve resimlerin yanı sıra, ahşap işlerine olan el yatkınlığını da görme fırsatı buluyoruz sergide, şu tepsi misal. Kendi elleriyle yaptığı bu ahşap tepsiyi de o boyamış.


Özel eşyalarına gelince, Burberry pardesüsü, şapkası, hep kullandığı Doğu Alman harikası Erika marka daktilosu, hokkası, kol saatleri, kocaman bir çanak olan kül tablası, köstekli saatleri ve mührü vardı. 


Sonuç olarak, İkinci Yeni'nin ve modern şiirimizin kurucularından olan Oktay Rifat'ın insan yönünü görme şansına sahip olmak çok güzeldi. Sergi 22 Haziran'a kadar gezilebilir.


Bu kolaj Nursen için :)

Sergiden çıktım, bu sefer doğruca Mandabatmaz Kahvesi'ne. Geçen gittiğimde sokaktan tabureleri kaldırmalarını istemişti Belediye, sokak dedimse geçit orası. Neyse, bu sefer dışarıya attıkları taburelerin hepsi değişik milletlerden insanla dolu, cıvıl cıvıl. Mandabatmaz Kahvesi, Beyoğlu'nda 1967'den beri çalışan, küçücük bir geçidin içindeki küçücük bir ocak. Ancak bir kahve yapıyorlar ki azizim, köpüğün üstüne manda bıraksan batmaz! Efendime söyleyeyim, Oktay Rifat şiirleri ile kahvemi içtikten sonra üstünüze afiyet, düştüm gene yollara. Sırada Yapı Kredi Yayınları var. Yapı Kredi Yayınları, bastıkları her kitabı ve dergiyi sürekli olarak % 20 indirimli olarak bulabileceğiniz bir memba, ayrıca her ay belirledikleri yazarların eserlerine özel indirimler yapıyorlar. Bu ayın yazarı Sabahattin Ali imiş. Girdim içeri, bir dolaş bir dağıl. O sırada bir delikanlı elinde bir kitap, ortada duran görevli kıza indirim oranını sordu, "elinizdeki kitap  6.40 TL ye iniyor" dedi kız ilgisiz bir şekilde, çocuk da "ama benim 6 TL'm var ve harcamak istemediğim için kitap almak istiyordum" dedi, kız omuz silkti, eli istemez bir şekilde kitabı rafa geri koymaya hazırlanırken ben atıldım "istersen sana üstünü tamamlayabilirim, al kitabı" dedim ve çocuğa para verdim. Yüzü aydınlandı çocuğun ve kasaya gidip kitabı aldı, çıkarken el salladı bana. Ne kitabı olduğuna bakmadım bile. Kitap okuyanlar, kitaba sevinenler hiç bitmesin bu dünyada.

Galatasaray Lisesi önündeki gezipartisi.org gençleri bir vatandaşla röportajlarını kameraya çekiyorlardı, açıktan geçmemi rica ettiler. Çevikler hala sıkılmakla meşguldü, oh iyi. Bir sonraki durak Bitap Sahaf, kapıdan bir merhaba dedim Şeref'e.  Beyoğlu'nun simgelerinden Pandora Kitabevi eski dükkanının tam karşısına taşınmış, sevindim. Yolda gitar çalan iki genç sokak müzisyenin etrafında toplanmış insanlar, el çırparak tempo tutuyorlardı. Baktım söyledikleri şarkı hiç tanıdık değil, Kürtçe imiş. Kürtçe çalan sokak müzisyenleri de varmış demek, neden olmasın, bi baktım dünya da yerinden oynamıyor yani. Güzel de söylüyordu keratalar.


Oradan tam Taksim'e gelirken baktım ki Selçuk Demirel sergisi var Fransız Kültür Merkezi'nde. Kaçar mı, girdim içeri. Önce güvenlik kontrolünden geçip ardından Beyoğlu'nun bir vahasına, bahçesine attım kendimi. Geniş, ferah, kocaman kayısı rengi güllerle ve ağaçlarla dolu bu bahçeye gelmeyeli çok olmuş. Kafe tıklım tıklım. Akşam keyfi, nasıl sıcak, bunalmışım zaten, milletin yediği salatalara baktım, hemen bir sipariş, ton balıklı salata ve bira. Mis. yemekle beraber yeni aldığım Vüsat O. Bener'in Siyah-Beyaz öyküleri. Mis ötesi. Ardından sıra sergide.


İnsanoğlu Kuş Misali adlı sergide Selçuk Demirel'in 1974-2014 yılları arasında genellikle dış basında yayınlanan; insan hakları ihlalleri, politika, ekonomi ve  güncel hayat üzerine desenleri yer alıyor. 





Neredeyse hepsini çektim sergiyi gezdikten sonra. Yukarıdakiler tadımlık. Sergi 31 Ağustos'a kadar gezilebilir. Bence pek de güzel olur burada bir mola vermek.

Fransız Kültür Merkezi'nden çıkıp Taksim meydanına yürüdüm. Meydan, iş çıkış kalabalığı ile dolu. Gezi Parkı'na baktım, burada bir bina ne kötü olur Yarabbim diye düşündüm. Anıtın etrafındaki insanlara baktım, biri ayakkabılarını çıkarmış sırtını anıta vermiş müzik dinliyor kulağında kulaklık, iki adam anıta yaslanmış sohbet ediyor, 3 çocuk biri su satıcısı ip oynuyorlar biri yatmış bir ağacın altına serdiği kartonların üzerine biri bir ağacın altında oturmuş birini bekliyor sanki diğerleri çimende ayakkabı tezgahı etrafında ayakkabı cilalayıp gülüşüyorlar teyzenin biri yorulmuş az ilerideki parmaklığa oturmuş... İçim bir kabardı ki.


"Bu meydan halkındır ey efendiler, alamazsınız!" diye bağırmak istedim. Bu görüntüleri bozmak isteyenlerin suratlarına yaradana sığınıp kocaman bir tokat atmak istedim. Ben de o çimenlere oturayım istedim. O çimenlere, o ağaçlara kastedenlere karşı durmak borcumuzdur. Nazım'ın dediği gibi; "Hürriyetin ilk şarkısı anlamaktır, anladığını anlatmayan alçaktır!"


27 Mayıs 2014 Salı

şuradan buradan, bugün de böyle

 
 
-işte bugün yazmak için hiçbişey müsait değil. evde temizlik var. mutfağa kurdum laptopu. birazdan buraya da gelirler. salondan alçak tonda İbrahim Tatlıses, banyodan yüksek tonda çamaşır makinası sesi, mutfak camından güneş geliyor. evde ne kadar çok çer çöp olduğunu yeniden anladım. kan ter içinde kaldım bi yandan. temizlikçiler iki kişi. bir kadın ve bir adam. adam camları silip perdeleri söküyor filan. adam geveze, kadın sessiz. adam ikrama ve kaytarmaya açık, kadın sessiz. demin soğuk bir şeyler içerler mi diye sordum, kadın istemedi adam neskafe istedi. adam bir de mustafa topaloğlu'nun ikinci hanımına temizliğe gidiyormuş, onu anlattı (neskafe içmesini mazur göstermek için mi?). bu da onların kariyer çizgisi demek. nereden nereye. mustafa topaloğlu'nun ikinci hanımından benim evime. beğenmedi zaar. gerçi bi selebriti evinden bi selebriti evine de temizliğe giden vardır herhalde. bu arada ev içindeki pisliğe tahammül derecemin de (eşik mi demeli yoksa) oldukça yükseldiğinin farkına vardım. çöp ev değil, müze demeli diyordum ama müzeyi de geçmişiz hafiften. işte böyle her şeyi saklamak istersen sonu bu. daha arkadaki kitaplığı görmediler. şimdiden ağlamak istiyorum.

-kaç gündür cd çalarda aynı cd var, Oya-Bora'nın yıllar sonra çıkardıkları "Aşk Güzel Şeydir/Adı Aşk Olsun" albümü. rüküş doksanlarda pek eğlenerek izlediğimiz bir gruptu onlar. bir şarkılarında geçen "Ara beni, öptüm seni" sözlerini  hala günlük hayatta kullanıyorum bazen. sonra dağıldılar mı, müziği mi bıraktılar derken aklımdan çıkmışlar. yıllar sonra İncesaz'da rastladım Bora Ebeoğlu'na ve yeniden hayran kaldım. duyduğum en güzel erkek seslerinden biri. sonra takibe başladım, nerede ne yapmışlar ve yapmaktalar diye. İncesaz'ın şahane albümü "Geçsin Günler" üstüne şimdi de Oya-Bora albümü fıstıklı kaymaklı ekmek kadayıfı oldu benim için. bu albümde yeni şarkıları var, bir kısmı dizi müziği olarak yazılmış ama bana hiç tanıdık gelmedi. çok dingin, sözleri çok güzel, hep bir kenarda çalsın isteyeceğiniz bir albüm.

-Can Yayınları, D&R mağazaları ile geleneksel 5 TL yaz kampanyasına başlamış gene. maalesef iki kurumun da ne internet sitesinde, ne facebook sayfasında bilgi bulamadım. yayınların listesini yayınlamakta zaten yıllardır çekimser davranıyorlar, ileride eklemeler olabilir diyerek. ama en azından baştan bilsek iyi olmaz mı? Can Yayınları'na yine de mesaj attım. daha önceki senelerde bu kampanyadan aldığım ve çok beğendiğim kitaplar olmuştu. Peride Celal'leri bu kampanyalar sayesinde almıştım mesela. Marc Levy'nin Gölge Hırsızı ve Mazzantini'nin Sakın Kımıldama kitapları da alıp hediye etmeyi sevdiğim arasında. genelde aynı kitaplar olacağını düşünsem de, gene de bakmaya değer olduğunu düşünüyorum. D&R mağazasına uğrayacakların haberi olsun. Baricco'lar yine varsa alınabilir, bir de Elsa Morente'nin Tarih Devam Ediyor'u. gidip bakmalı.

-Yapı Kredi Kültür Merkezi'nde Orhan Veli sergisi bitti, Elleri Var Özgürlüğün: Oktay Rifat Horuzcu başladı. Türk şiirinin en iyi şairlerinden biri ve modern şiirimiz kurucularından biri olarak kabul edilen Oktay Rifat'ın da bu sene 100. doğum günü.  teyzesinin oğlu Nazım Hikmet, teyzesi Celile hanım, babası Trabzon valisi ve dil bilimci Samih Rifat, dedeleri müzik bilimci ve şair. kendisi de hem şiirler, hem tiyatro oyunları yazdı, çeviriler yaptı, hem de ressam. bu çok yönlü sanatçımızın sergisine de gitmeli. sergiyle ilgili bilgiler için buraya. sergiye adını veren şiir de işte aşağıda:

ELLERİ VAR ÖZGÜRLÜĞÜN
1
Köpürerek koşuyordu atlarımız
Durgun denize doğru.

2
Bu uçuş, güvercindeki,
Özgürlük sevinci mi ne!

3
Öpüşmek yasaktı, bilir misiniz,
Düşünmek yasak,
İşgücünü savunmak yasak!

4
Ürünü ayırmışlar ağacından,
Tutturabildiğine,
Satıyorlar pazarda;
Emeğin dalları kırılmış, yerde.

5
Işık kör edicidir, diyorlar,
Özgürlük patlayıcı.
Lambamızı bozan da,
Özgürlüğe kundak sokan da onlar.

Uzandık mı patlasın istiyorlar,
Yaktık mı tutuşalım.
Mayın tarlaları var,
Karanlıkta duruyor ekmekle su.

6
Elleri var özgürlüğün,
Gözleri, ayakları;
Silmek için kanlı teri,
Bakmak için yarınlara,
Eşitliğe doğru giden.

7
Ben kafes, sen sarmaşık;
Dolan dolanabildiğin kadar!

8
Özgürlük sevgisi bu,
İnsan kapılmaya görsün bir kez;
Bir urba ki eskimez,
Bir düş ki gerçekten daha doğru.

9
Yiğit sürücüleri tarihsel akışın,
İşçiler, evren kovanının arıları;
Bir kara somunun çevresinde döndükçe
Dünyamıza özgürlük getiren kardeşler.
O somunla doğrulur uykusundan akıl,
Ağarır o somunla bitmeyen gecemiz;
O güneşle bağımsızlığa erer kişi.

10
Bu umut özgür olmanın kapısı;
Mutlu günlere insanca aralık.
Bu sevinç mutlu günlerin ışığı;
Vurur üstümüze usulca ürkek.

Gel yurdumun insanı görün artık,
Özgürlüğün kapısında dal gibi;
Ardında gökyüzü kardeşçe mavi!


*belki de siz onu karısı için yazdığı şu şiirle tanıyorsunuzdur:

Sofalar seninle serin
Odalar seninle ferah
Günüm sevinçle uzun
Yatağında kalktığım sabah

Elmanın yarısı sen yarısı ben
Günümüz gecemiz evimiz barkımız bir
Mutluluk bir çimendir bastığın yerde biter
Yalnızlık gittiğin yoldan gelir.



Meraklısına not: Yazının görseli Afyonkarahisar yollarından benim çektiğim bir fotoğraf.



5 Mayıs 2014 Pazartesi

bahçe


Kapı biraz yüklenince gıcırdayarak açılıyor. İşte bahçe karşımda. Hatırladığım kadar büyük ve yeşil. Bir adım attığımda tahtalar gıcırdıyor. Göğe bakıyorum, burada gök hep daha mavidir. Derin bir nefes alıyorum. Gözlerimi yeniden bahçeye çevirdiğimde yıllardır insan eli değmeyen bu bahçenin de benim gibi derin bir nefes aldığını hissediyorum. Orada burada ismini bilmediğim yabani çalılar türemiş, duvarın bir kısmı yıkılmış. Sundurmanın köşesine baktığımda yerinden oynamış tahtaların orada bir kedi kolonisi görüyorum. Neredeyse tahtalarla aynı boz renkte bir anne kedi, şimdiden belirleyemediğim sayıda yavrusuyla kucak kucağa yatıyor. Bakışıyoruz. İkimiz de meraktayız, ama o daha soğukkanlı. Kısık gözleriyle beni süzüyor. Tehlikeli olmadığımı anlayınca ağzını kocaman açıp esniyor ve yalanıp uykusuna geri dönüyor. Bahçenin içine doğru giden patika yol pek bozulmamış, taşların etrafındaki otlar uzamış o kadar. Sağa sola bakınarak ilerliyorum. Güllere ne olduğunu görmem gerek. Güllerin olduğu yere varıyorum, bir sürü tomurcuk, boynunu bükmüş çalıların arasından bana bakıyor. Durup seyrediyorum, eski gümrah hallerini gözümde canlandırmaya çalışıyorum. Ne renkteydiler, kayısı renginde mi? Evet, kayısı renginde kocaman çanak gibi açan güllerimiz vardı. Her sabah bir tanesini özenle kesip kahvaltı masasına koyardık ki günümüz güzel geçsin. Geçerdi de. Ya da şimdi öyle geliyor. Gülümsüyorum. O sırada güllerin de iç çektiğini duyuyor gibi oluyorum. Sessizce yürümeye devam ediyorum. Upuzun otlar, upuzun. Arada gene adını bilmediğim için utandığım çiçekler. Aslında adını bildiğim ama tanımadığım demeli. Belki çoban çantasıdır bunlar, çitlembik, civanperçemi, aslanağzı, ballıbaba, tavşankulağı, yılanyastığı, kediotu, peygamber çiçeği, ebegümeci, taşkıran, uyuzotu, kadınaynası, ayıpençesi.. Burada yaşayacaksam hepsinin ismini öğrenmem lazım. Şimdi otların, eskiden çiçeklerin bittiği yerdeki ağacı merak ediyorum en çok. Ben bıraktığımda genç bir fidandı. Ne ağacı olduğunu bile hatırlamıyorum ne garip. Yediğimiz meyvelerin çekirdeklerini bahçeye savururduk biri tutar diye. Sonunda biri tutmuştu işte. Ama hangisiydi, çıkaramıyorum şimdi. Ağacın yanına vardığımda gördüğüm beyaz çiçeklerin ağacın çiçekleri olduğunu farkedip şaşırıyorum. Demek kirazmış, ne güzel. Daha meyve vermemiş, ama çiçeklerini açmış baharı kucaklamış. Ben de onun genç gövdesini kucaklıyorum, gözlerimi kapatıp yanağımı hafif ıslak bedenine yaslıyorum. Derinlerden bir su sesi geliyor, hayatın şahaneliğine yeniden iman ediyorum. Bir adım geri gidip yeniden ona bakıyorum. Beraber büyüyeceğiz artık diyorum ona. O da yapraklarını, çiçeklerini oynatarak sevindiğini söylüyor. Sesli gülüyorum. Birden ağacın yan tarafında bir torba farkediyorum, yaklaşıp açıyorum. İçinde bir minder var. Demek bahçemin gizemli bir ziyaretçisi varmış. Ağacın altında oturup kitap okuyordur belki. Seviniyorum birden. Torbayı yeniden usulca yerine bırakıyorum. Kitap okuyandan zarar gelmez, hem dost bile olabiliriz kimbilir. Tekrar göğe bakıyorum. Hatırladığım kadar mavi. Evet, hoşgeldim. İyi ki.

4 Mayıs 2014 Pazar

İnsanlık için küçük, benim için büyük bir adım


 
Terk edilmiş bir bloga dönmek, terk ettiğiniz bir sevgiliye yeniden dönmek gibi. Cık, olmadı. Terk edilmiş bir bloga dönmek, çocukluğunuzun geçtiği köydeki evinize dönmek gibi. O zamandan beri kimselerin yaşamadığı ve uğramadığı, sizin bıraktığınız şekilde duran, tozlu bir yere girmek gibi. İşte şu köşede bacağını kırdığınız sarı saçlı plastik bebek,  duvarda astığınız Mustafa Sandal posterlerinin selobant izleri, tozlu bir terlik teki girişte yan dönmüş, tavanda örümcek ağları, yerdeki kilimin güneş vuran yerleri solmuş. Her şey gözüne zavallı görünüyor. Yeniden adam olur mu burası? Derin bir nefes alıyorsun. Tozlu diye taşınacak değilsin ya, burası evin senin. Hem ev ne demektir, seni her koşulda içine alacak yer. Gülümsüyorsun. Hoş geldin.

Sanki eşyalar da sana tozlu puslu gülümsüyorlar gibi geliyor. Öyle ya, hatırlanmak kimin hoşuna gitmez? Fısıldıyorsun kendi kendine: hoş geldim.

12 Mayıs 2013 Pazar

çiçekler

Bu yukarıdaki resmi bugün çektim. Apartman girişindeki küçük çiçeklikten bir kare. Gören de orman sanır. Demek ki neymiş, görmesini bilen küçücük bir saksıda bile ormanı görebilirmiş. Ne kadar güzeller, değil mi? Onlar için önemli olan var olmak, en güzel renklerini bürünüp rüzgara kendilerini bırakmak, güneşi görmek. Gelen geçen farketse ne, farketmese ne? İnsanlar için bu kadar kaygısız yaşamak neden bunca zor peki? Baksana pembeye, hiç kıskanıyor mu sarıları? Ya sarılar, dertleri mi pembe çiçek?


15 Aralık 2012 Cumartesi

Cumartesi çalışmak

Cumartesi bence haftanın en güzel günüdür. Önü Cuma'dır, arkası Pazar. Hala eğlenilecek bir sürü zaman vardır yani. Benim neredeyse yedi yıldır Cumartesi günlerimi Yaratıcılık Kulübü çalışmaları doldurmaktaydı. Bizim semtin pazarı da Cumartesileri kurulduğu için annem pek muzdarip oluyordu bu durumdan, çünkü onunla pazara çıkamıyoruz ben dolu olduğum için. Bu hafat başında başladığım yeni işimde ise, bu güzelim Cumartesi günleri çalışılıyor efendim, derdim budur. normal mesai günü gibi başlayan bugün, çalışma arkadaşlarımın çoğu 12.30'da işlerini bitirip gittiler. Müdür pozisyonunda olanlar ise kaldı ve raporlama işlerine devam ettiler. Hay bin kunduz, hava da bugün bir güzel. İçim içimi yemekte. Zaten kursa yetişemeyeceğim belli, çünkü bu haftasonu gündüz toplandılar, normalde öğleden sonraları oluyor halbuki. Madem kursu kaçırdım bari kışın şu son gününü kaçırmayayım kaygısındayım. Neyse, saat 14.00 gibi ben de salındım, gittim Çengelköy'ün en eski çay bahçesine, masanın birinde unutulmuş Perşembe gününün Posta gazetesini bile keyifle okuyup çay içtim. Yeni patronum gelecek hafta kalmam gerekeceğini nazikçe ifade etti. Olsun, bu hafta sonundan azıcık kurtardım ya, bana epey bi yeter.

Özlü söz: Cumartesi günü çalışmaktan kötü olan tek şey, Pazar günü çalışmaktır.

Daha özlü söz: Çalışmak iyi bişey olsaydı, üste para vermezlerdi.


fotoğraflar benden, Çengelköy'den bugünkü manzaralar. ayfon 4 ile çekilmiştir.

Cumartesi çalışmak bir yana, asıl içimi sızlatan Yaratıcılık Kulübü çalışmalarından uzak kalıyor olmak. Neyse,  nohutadam Fırat gibi söyleyelim, aşırı aşırısı istersem yetişebilirim değil mi derslere, nasıl da bildim yüs puan bana.


26 Kasım 2012 Pazartesi

pazartesi

Az önce Bomonti'den taksiyle Mecidiyeköy'e gidip, bir paket teslim edip, aynı taksiyle geri döndüm. bilmeyenler için, mesafe aslında yakın ama trafiğin her daim kalabalık olduğu güzergah. daha binip de "mecidiyeköy" deyince ben, gözleri kan çanağı şöför oflayıp poflamaya başladı. "şimdi ölümdür oralara gitmek, ne kalabalıktır, nasıl gideriz, vırvırvır". hiç cevap vermedim. tıklaı sokaklardan geçtikçe o devam ediyor konuşmaya, "buraya da asfalt döküyorlar, kapalı, al işte arabaları çekiyorlar, burası ondan tıkalı, peeeh burası da ölmüş"diye diye vardık Mecidiyeköy'e. verdim emaneti, tıkalı sokakta azıcık ilerlemişti, açıp kapıyı "durağa mı dönüyorsunuz?" dedim bindim geri. şanslıymışım onu yakaladığım için, taksicilerin nöbet değiştirme saatiymiş, yoksa zor bulurmuşum taksi. neyse, asıl bomba şimdi. durdu durdu, "tiskiniyorum pazartesiden" dedi, "tiskinmeyen var mıdır?". içimden yoktuuuuur dedim, dışımdan sustum. meğerse taksici milletinin opazartesileri işi hiç olmazmış, çok kısmetliyseler ancak biraz para kazanabilirlermiş, yoksa 20 milyonluk bu şehirde insanlar ne yaparlarmış da pazartesileri taksiye binmezlermiş hiç anlamıyormuş. halbuki pazar gününden çıkınca taksiye binecek bir sürü bahane varmış ama olmuyormuş işte. çarşambadan pazar gününe kadar işler olmasa hiç çekilmeyecekmiş doğrusu. ama pazartesiler... patronu çok kılmış, kıl patron pazar günü çalışıp pazartesileri buna veriyormuş arabayı. öfff pazartesi..  tiskiniyormuş işte. ben de güldüm sonunda, "demeyin ama öyle, o da can" dedim. esprimi iğrenç bulduğunu söyledi, kahkah güldü ama.

20 Kasım 2012 Salı

Kitap Fuarı Verimleri


Cumartesi günü gittiğim Kitap Fuarı'ndan işte bu kitapları aldım. hemen yanlarında fuar krokisi görünüyor. onun da altında topladığım kitap ayraçları var. sehpanın altında da bu ay/bu hafta çıkan ve konusu Kitap Fuarı olan gazete kitap ekleri yığını mevcut. bir çok gazete bu tuğla kalınlığındaki ekleri ücretsiz de dağıtıyor. gelelim benim yığına:

-Alttan 3 adet kitap, fuardan çıkarken sevgili Nurdan Beşergil'in tavsiyesiyle aldığım, Kanat Kitap yayınları. üç tanesi 10 liraydı, stand görevlisine inanamadığımı söylediğimde, "burası Türkiye, ben herşeye inanırım" dedi. isimleri Per Olof Enquist/Kraliyet Doktorunun Ziyareti, Paul Scott/Geride Kalanlar ve Dimitre Dinev/Melek Dili. Paul Scott bu kitabıyla 1997'de  Booker Ödülü'nü kazanmış. Melek Dili için de Nurdan "kitapların kralı" dedi. üçünü de okumak için sabırsızlanıyorum. bu arada neden kanat kitap'tan tim parks'ları tamamlamadım diye içim içimi yiyor.

-onların üstünde Perihan Mağden/Yıldız Yaralanması var. fuar özel sayılarında tüm kitap eklerinde kitapla ilgili bir yazı var, çoğu da bu kitabın bu yılın en iyi romanlarından biri olduğunu söylüyor. Perihan Mağden'in oyuncaklı sivri dilini özlemiştim, bakalım bu kitabı nasıl.

-ve Andrey Platonov/Mutlu Moskova. Metis standının görevlileri çok ilgili ve bilgili, sizlerle kitaplar ve yazarları hakkında sohbet ediyor ve zevkinize göre yeni kitaplar öneriyorlar. stand görevlisi ile Platonov'u tanıyan herkesin ne kadar sevdiğinden bahsettik, şimdi Metis'te olmayan Çukur isimli kitabı çalıştıklarını, yeniden çevirdiklerini söyledi. Metis standında gözümü yeni bastıkları Yerdeniz cildinden ayıramadım. 30. yıla özel, Ursula K. LeGuin'in Yerdeniz kitaplarının beşini tek bir ciltte toplamışlar. Murathan Mungan'ın yeni kitabı Tuğla'yı da bir karıştırıp oradan koşarak uzaklaştım.

-Altın Kitaplar'dan facebook sayesinde edindiğim %40 indirim kuponunu kullanmak üzere aklıma ilk yazdığım kitap Stephen King'in efsanevi dizisi Kara Kule'nin çıkan son kitabıydı, Anahtar Deliğinden Esen Rüzgar. kupondan yararlanmak için 20 TL ve üzerinde alışveriş yapmak gerektiğinden, miktarı tamamlamak üzere standın dört bir yanında iki tur attım; gözüme takılan Carlos Ruiz Zafon'un Sisler Prensi'ni bu vesileyle edinmiş oldum. Sisler Prensi bir gençlik roman dizisiymiş, Zafon'un hikayeciliğine inanıyorum, bu kitabını da merak ediyordum.

-arada Alef Yayınlarından Köpekbalığı Metinleri var, yazarı Steven Hall. ben bu kitabı almış ve okumuştum, ancak sonra nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde kaybettim, içime dert oldu. çünkü bazen aklıma bir şey geliyor, bunu nerede okumuştum diyorum, bu kitaptan olduğunu farkediyorum. kesinlikle akılda kalıcı, tuhaf ve güzel bir hikaye. Alef standında Arnon Grunberg'in Tirza'sını gördüm, yeni kapakla yeniden basmışlar. bu sefer kapakta kontrbas çalan bir kadın var,  böyle tedirgin edici bakıyor insanın yüzüne; Tirza gibi.

-Yalçın Tosun/Peruk Gibi Hüzünlü. aslında bu kitabı daha önceden alıp okumuştum, fuara yazarından imza almak için götürdüm. cumartesi günü Yapı Kredi Yayınları standında yazarın imza günü vardı. 2012 Sait Faik Hikaye Ödülü'nü kazanan bu kitap, ilgiye değer.

-geldik Oya Baydar'a. Oya Baydar'ın "O Muhteşem Hayatınız" adlı son kitabının Perihan Mağden'in Yıldız Yaralanması ile ne kadar benzerliği var, göreceğiz. ikisi de pırıltılı bir yıldızın hayatlarından parçaları anlatıyor, tanıtımlardan anladığım kadarıyla. Oya Baydar'ın kitabını twitter kampanyası aracılığı ile, Radikal Kitap standından hediye kazandım, pek sevindim. bu arada elimde telefon standa doğru koştuğumda, Doğan Kitap'ta imza günü sona ermiş Sahrap Soysal'la burun buruna gelmek ve onunla sohbet etmek de çok ilginçti :)

-ve en üstte, sevgili arkadaşım Deniz'in Gölge Falı kitabı. sizler onu blog dünyasında  Vladimir olarak tanıdınız, bense yaklaşık .. dur yahu, yaşımız çıkacak, çok uzun zamandır diyelim. aynı işyerinde çalıştık uzun süre, o zamanlarda da aramızda bir kitap/yazı kardeşliği vardı; o bunu yazılı hale geçiren ilk kişi oldu. gerçekten çok emek verdiğine şahidim. Gölge Falı/Kanguru Yayınları yakında web üstünden de satılmaya başlayacak. kitabın ilk sayfasında adımı görmek de çok onur verici oldu, tekrar teşekkür ediyorum.


beni tanıyanlar kitap fuarından bu kadar/cık kitapla dönmeme şaştılar (Değil mi Ebrucum?). çünkü onlar fuardan bir hafta önce, fuarı bekleyemeyeceğime karar verip aldığım şu listeden bihaberler:

-Coşkuyla Ölmek/Şule Gürbüz,
-Hikayem Paramparça/Emrah Serbes,
-Ve Günler Yürümeye Başladı/Eduardo Galeano,
-Tango İstanbul/Esmahan Aykol,
-Aya Tırmanmak ve Diğer Öyküler/Ursula K.Leguin.

Şimdi kara kara düşünüyorum, hepsini kucaklamak istediğim bu kitapların hangisinden başlamalı?




19 Kasım 2012 Pazartesi

İstanbul'un Kitap Fuarı

Bu hafta sonu İstanbul'un altını üstüne getirdim. Altı üstünden iyi değilmiş netekim, gördüm. Epi topu ne yaptım, cumartesi Tüyap Kitap Fuarı'na, pazar günü de Sabancı Müzesi'nde Monet sergisine gittim. Kaç çeşit  ulaşım aracı kullandım, buyurunuz:

-Minibüs,
-Metrobüs,
-Vapur,
-Otobüs,
-Metro.

Olup ta kullanmadığım bir tek sarı dolmuşlar, teleferik, finiküler ve deniz otobüsü kaldı. Güzergahta olsaydı onları da kullanırdım.  Ne zengin şehir, yarabbi! Üstelik hepsi hıncahınç dolu. Gene de fuara gidiş gözümde büyüttüğüm kadar zor değilmiş, yapılabilir bir şeymiş. Gerekli aktarmaları yaptığınızda, Anadolu yakasının bir ucundan fuar alanına birbuçuk saatte gidebiliyorsunuz. İndiğiniz yerden kitaplara ulaşmak yarım saat alıyor ama olsun, değer. (Metrobüsten fuarın karşısında iniyorsunuz, biraz yürüyüp köprü tırmanıyorsunuz, en yakın kapıdan girince sanat fuarının içine düşüyorsunuz, oradan yolunuzu bulup kitaplara ulaşana kadar iki posta kayboluyorsunuz, o yüzden.) Bu arada, metrobüs merdivenlerinde ellerindeki davetiyeleri sallayarak "İçeride 10 lira, bizde beş lira" diye bağıran satıcılara yüz vermeyin; içeride de beş lira çünkü giriş bedeli. Öğrenci, öğretmen ve emeklilere de ücretsiz. Beylikdüzü'ne taşındığından beri yüz vermediğim kitap fuarını çok beğendim. 25 Kasım Pazar son gün, koca bir haftanız var. Gidiniz görünüz, kaybolunuz, korkmayınız.

Meraklısına Notlar:

-İşte burada fuarın sayfası. Ulaşım ve ücretsiz servislerle ilgili bilgiler de var.
-Girişten mutlaka bir kroki edinin, yerleşim mantığını çözünce ulaşamayacağınız yer yok.
-İçerideki kafelerin fiyatları oldukça yüksek ve seçenek az. Üstelik çok kalabalık oluyor. Bence suyunuzu, sandviçinizi alın giderken.
-Yayınevlerini twitter hesabınıza ekleyin, anlık çekiliş-hediye uyarılarını izleyin, eğlenin (ben bir kitap kazandım)
-Yayınevlerinin indirim oranları % 20-25. Daha yüksek oranlarda uygulayanlar ve belli kitaplarda üçü on lira, üçü onbeş lira, tanesi 2-3 lira sepetleri var, buralarda hazineler saklı olabilir, bakmadan geçmeyin.



9 Kasım 2012 Cuma

*


Bugün 2012 kışında  ilk üşüdüğüm gün olarak kayda geçsin efendim. Oysa camdan bakınca dışarısı aydınlık ve biraz zorlarsanız güneşli bile diyebilirsiniz. Ama ben üşüyorum, ellerim buz gibi. Yazınca ısınırım dedim, başlıyorum.

Şimdi kalkıp geçmiş zamanların, hadi söyle, yılların neler getirip götürdüğünü anlatmaya gerek yok. İleride bir şey anlatırken gerekirse, döner anlatırız o ayrı. Ama şimdi kalkıp 2010 Temmuz'undan beri şudur budur, gereksiz. Bu arada 2010 Temmuz ne kadar uzak geldi bir anda, bırrr.. Ne çok olmuş.. Bugün uzun süredir görmediğim bir arkadaşla sohbet ettik, 92'den beri görüşmüyormuşuz, öyle dedi. Hadi canım, 92 mi? 1992 mi? Ateş bulunmuş muydu o zaman? Yaşlandık mı ne..

Bugünden başlayalım en iyisi. Bugün trafik normal seyrindeydi, evden işe neredeyse 45 dakikada geldim, ki bu çok iyi bir zaman. Çarşamba akşamı yağmurda 2 saat geçirmişliğim var arabanın içinde. Sabah poğaçası ile beraber Radikal gazetesi alındı, kitap eki var malum. Ben bu sayıda sanıyordum, meğer internet sayfasındaymış, Emrah Serbes'in yeni yayınlanacak olan Hikayem Paramparça kitabından tadımlık bir okuma parçası vermişler. Bana herşeyi de, Emrah Serbes okumadım deme ey okuyucu! İşte burada, tıkla bakayım, onu oku sonra görüşürüz biz nasılsa, buralardayız.

hayattayım


Bloga yeni yazı eklemiyorum ne zamandır diye düşünmeyin, oturmuşum bir yıldıza, okumaya devam ediyorum.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Caique




Evdeki bilgisayarım "artık beni değiştir" diyor. Escape tuşu kırılmış, yeni farkettim. Neyse fazla kullandığımız bir tuş değil kendileri, biraz daha idare edeceğiz bakalım. Evdeki emektar devreden çıkınca geriye bir tek işyerindeki makina kalıyor. Onu da öğlen araları dışında pek kullanamıyorum, bu yüzden gene yazılar aksıyor maalesef. Birkaç gün önce fotografları yükleyeyim dedim, kameranın fişi buradakine uymadı. Bu teknik uyumsuzluklar beni öldürüyor. Tek derdimin domateslerimin ne zaman kızaracağı ya da akşam neyi nasıl pişireceğim olan bir hayatım olsun istiyorum. Haftaya izine çıkacağım, yani bu ruh hali belki bu yüzden de olabilir; geçer :)

Pazartesi günü bir kitap bitirdim, kitap beni bitirdi demek daha doğru. Dün akşam gene açıp ortasından bir yerden okumaya başladım, sanki yeni bir şeyle karşılaşıyormuşum gibi heyecanlandım. Mehmet Günsür, İçeriye Bakan Kim? . 2003 Sait Faik Öykü Ödülü sahibi. Sonraki yıl, daha 50 yaşında bile değilken bu hayattan göçmüş bir yazar. Ludmilla yazmıştı eçen gün, onun blogunda görüp meraklanmıştım, öyle tanıştım kitapla. Nasıl atlamışım bilmiyorum. İçinde yalnızlık demeden yalnızlığı, hüzün demeden hüznü anlatan; denizi, tekneleri, balıkları, kadınları, içkileri çok seven bir adam. Ne desem buruk. İşte şurada kitaptaki bir öyküsü var, buyurun okuyun, siz de bakın. Öykünün adı "Caique", yani kayık.

4 Mayıs 2010 Salı

telafi


Amaaaaan ne haftasonuydu! uzun zamandır bu kadar üstüste bu kadar uykusuz kalıp bunca eğlenmemiştim. önce bir sürpriz doğumgünü partisi, ki içinde sevgili eşimin çağırdığı tulum sanatçısı da var, horon bilmeyen insanların da kalkıp horon yapmaya çalışmaları da var, bol bol kahkaha ve neşe var. ardından haftasonu için İzmir'e gitmek var, İzmir'de canım arkadaşım Liz var, hafif rüzgarlı bir hava var ama güneşli, çok yemekler ve gülmekler var. pazar gecesi geri dönüşte de rötarlar var, uykusuzluk var, Sunexpress'e okumaklar var. dün, üstelik de ayın ilk günü, nasıl yorgundum. bir ara ekrana bakarken başım küt diye önüme düşüp horlayarak uyumaya başlayacağımı sandım. ama düşürmedim başımı! eve gider gitmez uyuyakaldım, o ayrı. hala mutluyum, önemli olan bu.
ben şimdi çok uzun ara verdim ya, ne kadar olmasa bir tutukluk oluşuyor insanda, hem bir mahcubiyet. bunca zaman o kadar çok şey oldu ki, yazmaya kalksam yazamam, kaldı ki siz okuyasınız. o yüzden yeri geldikçe ufak başlıklarla gideyim diyorum. hayatımdaki en büyük değişiklik evlenmiş olmam! Temmuz ayında size daha önce anlatmış olduğum lisedeki ilk aşkımla evlendik. bu evlilik ile beraber benim 12 yaşında çok yakışıklı bir de oğlum oldu. bir taşla iki kuş! çok şanslı hissediyorum kendimi.
Evlilikten sonraki ikinci en büyük değişiklik işyerimde oldu. aynı yerde çalışıyorum ama genel müdürlükten şubeye atandım. şubeciliği her zaman daha çok severim, üstelik evime çok yakın. hatta yürüyerek gidip geliyorum. İstanbul şartlarında inanılmaz bir lüksüm oldu yani anlayacağınız. yolda harcamadığım vakti kışın uyuyarak değerlendirdim. yaz gelince farklı değerlendirmek isityorum çünkü hayatımdan yol, vapurlar ve otobüsler çıkınca ben eski hızımda kitap okuyamaz oldum. bu durumdan rahatsızım açıkçası. zaten bir saat olan öğle tatilini de yemek mekanı açısından pek şanslı olmayan bir bölgede olduğumuz için işyerine yemek söyleyerek geçirdiğimizden, çantama hevesle attığım kitaplar benimle gezmekten başka bişey yapamıyorlar. geri kalıyor akşam eve gidince ve yatmadan önce'ler. akşam eve gidince tamam, bunu yapıyorum. ama yatmadan önce'ler bölümünde problem var. neyse, bulacağız bir çaresini. yaz geliyor, günler daha uzun ve aydınlık; sırf bu bile neşelenmeye yeter.
ben gene sonbahar-kış döneminde yaratıcılık seminerlerine katıldım, eski arkadaşlar hatırlar, İstanbul Oyuncak Müzesi'nde sevgili Akgün Akova önderliğinde. bu dönem biraz daha ileri giderek, projeler alarak sunumlar yaparak çok eğlenceli ve ufuk açıcı zamanlar geçirdik. Nisan sonu yaz tatiline girdik ama şimdi de maille yazı çalışmaları yapıyoruz. bomba bir projemiz var ama onu sonra anlatırım.
evet, kitap okuyamıyorum dedim ama diğer sanat faaliyetlerine devam ettim. Gerçi artık sezon sona erdi sayılır, mevsimidir. Süreyya'da en son Bahar Konseri'ni izledim. İstanbul Devlet Opera Orkestrasının Star Wars melodisiyle başladığı bu konser gerçekten çok eğlenceliydi. Tiyatroya gelince, Nisan sonunda Oyun Atölyesi'nde "7 Şekspır" müzikalini izledim. Tiyatroyu seven herkesin bu oyunu izlemesini çok isterim. Haluk Bilginer ve soykarılara bayılacaksınız! zaten şu Haluk beyin ne enerjisi var kardeşim, gözlerinde ateşler yanıyor! onu sahnede izlemek büyük bir şans ve zevk. bu sezonun bence en iyi oyunlarından biriydi, fırsatınız olursa kaçırmayın diyorum.
Bugün Pera Müzesinde Botero sergisi açılıyor! sanırım Temmuz'a kadar. 2007'de yine Türkiye'ye gelmişti Botero, yeni sergi haberini görünce anımsadım, sonra girip buraya baktım ki işte burada. gitmek, görmek gerek.
Şimdilik bu kadar. okuduklarımı da sonra anlatırım.

30 Nisan 2010 Cuma

30 Nisan


Bu bahar beni benden aldı vallahi. Ne zaman yazayım bişeyler desem, eteğimden çekiştiriyor. Olmadı çarpıyor bi tane, yataktan kalkamıyorum, kolumu kaldıracak halim yok, çıldıracağım. Tamam, şimdi olur diyorum, şakır şakır yağmur yağıyor ben bakakalıyorum camda. Yağmur bitip güneş açıyor, bu sefer gözlerim kamaşıp ağzım kulaklarıma varıyor. Ki o ne? Acayip soğuklar, küt! En başa, giyin bakalım üstüste. Şimdiye kadar 2010'un en flaş ürünü Umca Damla arkadaşlar. Güney Amerika'da yetişen bir bitkiden çıkarılan bu özü, suyun içine damlatıyor içiyorsunuz. Bağışıklık sisteminizi güçlendiriyor, yorgunluğunuzu alıyor, burnunuz akacak gibiyse hemmencecik kesiveriyor. Hep çantamda Umca, aklınızda olsun. Neyse efendim, anlattığım minvalde devam eden günler bugün nihayete erdi. Havada hafif rüzgar var, ama aydınlık. Yeter artık, atın toprağı üstünüzden başınızı çıkarın dışarı. Bahar geldi bahar. Şimdi üfül üfül üfüldemenin, püfür püfür püfürdemenin zamanıdır. Hem bugün benim doğumgünüm. Burada kim varsa, hepinize sevgiler.

8 Nisan 2010 Perşembe

FD7


.. olanları birbirine bağlıyorum

mütemadiyen ağlıyorum.


ilahi Feridun Düzağaç.



Albümün adı: meyil adresim sensin.
(eskilerden, incelerden bir şarkı: zeytin gözlüm sana meylim nedendir?)

herkesler beni takip listesinden çıkarmış, gayri duramadım köşemde.

4 Mayıs 2009 Pazartesi

223

işte bazen kendimi bu resimdeki hatun gibi hissediyorum. yani ortadaki. (böyle deyince de temel fıkrası gibi oldu, hani iki yanında ineklerle resim çektirmiş de, memlekete yollarken arkasına "ortadaki benum" yazmış ya). gerçekten, özellikle iş hayatı insana bu hissi nasıl sık veriyor anlatamam. tüm gün boyunca aybaşında hazırlanan bir raporu hazırlamak için, bugün izne başlayan ve giderken tüm verileri (ve herşeyleri aslında) darmadağınık bırakan bir arkadaşın arkasından söylene söylene uğraştım. bazı excel tablolarının formülasyonları bile bana karşıydı yahu, elle girdim filan, sonuç: gözlerim kaydı, aklım boşaldı, rapor hala bitmedi. güya güzel bir yazı yazacaktım dönüş şerefine. bu sıkıntılı günün üstüne işte ancak bir yanında astronot, bir yanında zuzaylı biriyle böyle oturup kalırsın. yarın devam. raporda hala kayıp olan 25 bin doları arıyorum, bulan haber versin :)


doğumgünümde "döndüm" dedikten sonra, sürpriz bayramla haftasonunun tadına baktım. cumartesi akşamüstü Süreyya'da Güldestan adlı dans ve müzik gösterisini izledim. pazar günü de Şehir Tiyatroları'nda Maskeliler adlı oyunu (bu yılın çeşitli tiyatro ödüllerinde ismi yılın prodüksiyonu, en iyi erkek oyuncu ve dekor dallarında geçmişti) izledim.
Güldestan, modern dansın en güzel yorumlandığı gösterilerden biri. koreografisi ve yönetmenliğini Beyhan Murphy, müziklerini Mercan Dede yapmış ve çok etkileyiciydi. geçtiğimiz yıllarda AKM sahnesinde sergilenmiş bu oyunu şimdi Süreyya'nın sahnesinde izlediğimizde gösterinin görkeminden birşeyler kaybetmiş olduğunu buruklukla farkediyorsunuz, ancak modern dans da çok güzel uçuşan dansçılar da. 2003 yılından beri, yılda sadece bir-iki kez oynuyorlar; rastlarsanız kaçırmayın.
Maskeliler'e gelince, tek perdelik bir oyun bu. İsrailli genç bir yazar olan Ilan Hatsor'un oyunu. bir kasap dükkanı dekorunda, Filistinli 3 erkek kardeşin öyküsü. ağabey İsrail tarafında bulaşıkçılık yapmaktadır, ortanca kardeş Komitecilere katılıp dağa çıkmıştır, en küçük kardeş de köylerinde kasabın yanında çalışmaktadır. ortanca kardeş (Levent Üzümcü), küçük kardeşe (Serdar Orçin) ağabeylerinin (Mehmet Gürhan) İsrail ajanı olmakla suçlandığını söyler ve oyun bu şekilde başlar. yaklaşık bir buçuk saat boyunca kardeşlerin arasındaki konuşmalar ve hesaplaşmalar giderek artan bir tempoda devam eder ve sürpriz bir sonla oyun sona erer. Duygu Sağıroğlu'nun kasap dükkanı dekoru çok ince detaylarla hazırlanmıştı, içeride kafeslerde iki canlı tavuk bile vardı! oyun boyunca kafes içinde ordan oraya atladılar ama neyse ki ötmeye kalkmadılar. Maskeliler, etkileyici ve düşündürücü bir oyun. umarım gelecek sezon gene oynar ve savaş ile insanlık halleri üzerine düşündürmek üzere daha çok kişiyle buluşur.

Öyle böyle derken, tiyatro sezonu kapandı, Mayıs sonunda Süreyya'daki gösteriler bitiyor, 6 Mayıs Hıdrellez, hava hala soğuk kardeşim. yarın İstanbul 14 derece olacakmış. tedbirli olmakta fayda var, üşümeyelim üşütmeyelim aziz dostlar.
Meraklısına Not: Maskeliler oyunu ile ilgili burada ve burada haberler var. Güldestan'la ilgili haberler için ise burayı ve burayı tıklayabilirsiniz.

30 Nisan 2009 Perşembe

döndüm


uzun zamandır ihmal edilen bir arkadaşınızı yeniden aramadan önce hissettiğiniz o tedirginliği duyuyorum şu an. ne tuhaf şey şu günlük yahu. sanki yakamdan paçamdan çekiyor her gün, Canım Ailem dizisindeki Mertcan gibi koca yanaklarını şişirip alt dudağını aşağıya sarkıtıp "hani bana ilgi, hani bana gülücük" diyor. madem öyle, bundan güzel gün olamaz yeniden başlamak için. bugün benim doğumgünüm. henüz sarhoş ve barda değilim (işyerinde ve dardayım hahaha). iyi ki varım, siz de iyi ki varsınız. herkese baki selam sevgiler.
Not: Şu bahar gelsin ayol.

12 Şubat 2009 Perşembe

sonunda bugun


Bu sabah Kadıköy’de 07.45 vapuruna koşmaya çalışırken, günlerdir yağan yağmur tam sabah sabah hızını almışken, evden çıkarken nedense bunu farketmemiş ve beresiz/şemsiyesizken, tam vapur iskelesine doğru koşar adım giderken, tam iskelenin karşısında ortada duran büfenin tentesine kaç zamandır biriken yağmur suyu kendisini taşıracak son damlayı almasın mı? Yani, son damla ile tamamlanan tenteye birikmiş yağmur suyu delicesine bir hız ve kaderinin kendine bahşettiği bu ilk ve son fırsatı değerlendirebilmek için elinden gelen en isabetli atışı yaparak tepemden aşağıya bir boşaldı ki; duş almış gibi bir hale geldim bir saniye içinde. Üstelik durup küfredecek vaktim bile yoktu; yüzümden, gözlüğümden, açık renkli güzelim kabanımdan, çantamdan, elimden ayağımdan damlayan sularla koşmaya devam edip vapura yetiştim. Doğruca çay ocağına gidip bir çayla poğaca söylediğim garson çocuk bana tuhaf tuhaf baktı, ben o sırada gözlüğümdeki damlacıkları silmek için boynumdaki fuları çözmeye çalışıyordum. “Savaştan çıktım” diye açıkladım çocuğa, “evet, öyle görünüyor” dedi. Neyse, oturdum silindim çay içtim vapur kalktı sular bozbulanıktı bir baktım Istanbul yağmurda da güzeldi sinirim geçti açtım kitabımı okumaya başladım.

Şimdi ben ne zamandır yazmıyorum ya, yazacak iki mim olduğu için kendime önce onları cevaplama gibi bir ödev verdiğim için daha da yazamıyorum baktım ki. Hem siz de beni iyice tembelleşmiş sanıyorsunuzdur Allah bilir. Değil değil, hem gaybubetimde çok kitap okudum, hem eğlendim, hem bi sürü şey seyrettim, hem yeni yemekler yaptım herkesler parmaklarını yedi valla. Malzeme bol anlayacağınız, ama sevgili Neolitik hanımın söylediği gibi, internetten zaman da indirilebilse herşey daha harika olacak :)

En öncelikle bugün beni çok sevindiren bir etkinlikten paylaşmak istiyorum. Sevgili Serap ile Evvel Zaman İçinde, bir kitap etkinliği yaparak, istekli blog yazarlarının birbirine hediye kitap göndermelerini sağlayacak bir etkinlik düzenlediler. Ben de katıldım bu etkinliğe. Benim kitap göndereceğim blog sahibi Neva’lı Günler oldu ki bu blogu hiç tanımıyordum. Oturdum önce blogu okudum nasıl bir okuma zevki var anlayabilmek için, pek ipucu bulamadım. O halde kendi en sevdiğim kitaplardan birini göndereyim dedim, son zamanlarda okuyup çok sevdiğim bir kitap olan Emrah Serbes’in Ankara’da geçen polisiyesi “Her Temas İz Bırakır” ile sevgili Ece’nin “Çocuk Sahibi Olmak İçin 40 Bahane” kitaplarını göndermeye, dünya tatlısı Neva için de bir kitap almaya karar verdim. Dün kargoya verdim kitapları ve heyecanla beklemeye başladım. Az önce blogunda paketle ilgili görüşlerini okudum sevgili Neva’nın annesinin, ben bir duygulan bir duygulan, fotograflara bakarken gözlerim dol filan, allah allah. Ne güzel bir heyecan yahu. Sağolsun varolsun Serap ile Evvel Zaman İçinde.

Meraklısına not: Yukarıdaki resim www.inmagine.com adlı siteden, çok sevimli resimler var.