.

.
sergi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sergi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2014 Perşembe

Beyoğlu'nda Aylak Bir Gün

Dün Beyoğlu'nda aylak bir gün geçirdim, bu bana hep iyi gelmiştir. Beyoğlu'nun eski çehresinin değişmiş olmasına, dokusunun bozulmasına, sanki görünmezmişsiniz gibi içinizden gelip geçen gürültülü kalabalığına rağmen; bir parçası olmaktan hep zevk almışımdır. Kendimi sürekli bir turist gibi hissediyor olmaktan belki, hep keşfedilecek bir şey var orada ve kimsenin tam bilemediği, ele avuca gelmeyen, hep şekil değiştiren bir şey.

Bu sefer ortasından başladım. Tepebaşı'ndan girdim Cadde-i Kebir'e. Bunun için şıkır şıkır balık pazarının içinden, daracık ama kocaman Nevizade Sokağı'ndan, gündüz biracılarının ve kokoreçcilerinin arasından, parlatılarak özenle dizilmiş şahane kırmızı boncuklara benzeyen ancak etiketi 20 ila 30 TL arasında olan kiraz tezgahlarının önünden geçerek Galatasaray'a vardım. Galatasaray Lisesi önünde, gezipartisi.org yazan tişörtler giymiş gençlerin standı ve yan sokakta bekleyen iki minibüs dolusu çevik polis karşıladı beni. Gençler gelip geçenlere broşür dağıtıyor, polislerse sıkılmakla meşguldüler. Polislerin işsizlikten sıkıldığı bir dünya ne güzel olurdu! Hızlı adımlarla Yapı Kredi Kültür Merkezi'ne yürüdüm, aklımda Oktay Rifat'ın dizeleri ile.


Evet, Elleri Var Özgürlüğün: Oktay Rifat 100 Yaşında sergisine gitmekti amacım. Bu yüzden yola çıkarken çantama kütüphanemdeki Oktay Rifat'ın şimdi kapanmış olan Adam Yayınları'ndan çıkmış olan "Yaşayıp Ölmek Aşk ve Avarelik Üstüne Şiirler"  kitabını atmıştım. Yolda farkettim ki, o kitabı aldığım tarihi yazmışım üstüne. 1985. Hiç eskimeyen şeyler ne güzel. Sergi, Oktay Rifat'ın çocukluğundna başlayarak fotoğraflarından, sanat ev hayat üzerine görüşlerini içeren sözlerden, çok az da olsa özel eşyalarından, pek bilinmeyen ressam yönünü vurgulayan tablolarından oluşuyor. Orhan Veli sergisine göre şiirleri pek az geldi gözüme, daha çok şiirine rastlamak isterdim sanırım. 



Şiirlerin ve resimlerin yanı sıra, ahşap işlerine olan el yatkınlığını da görme fırsatı buluyoruz sergide, şu tepsi misal. Kendi elleriyle yaptığı bu ahşap tepsiyi de o boyamış.


Özel eşyalarına gelince, Burberry pardesüsü, şapkası, hep kullandığı Doğu Alman harikası Erika marka daktilosu, hokkası, kol saatleri, kocaman bir çanak olan kül tablası, köstekli saatleri ve mührü vardı. 


Sonuç olarak, İkinci Yeni'nin ve modern şiirimizin kurucularından olan Oktay Rifat'ın insan yönünü görme şansına sahip olmak çok güzeldi. Sergi 22 Haziran'a kadar gezilebilir.


Bu kolaj Nursen için :)

Sergiden çıktım, bu sefer doğruca Mandabatmaz Kahvesi'ne. Geçen gittiğimde sokaktan tabureleri kaldırmalarını istemişti Belediye, sokak dedimse geçit orası. Neyse, bu sefer dışarıya attıkları taburelerin hepsi değişik milletlerden insanla dolu, cıvıl cıvıl. Mandabatmaz Kahvesi, Beyoğlu'nda 1967'den beri çalışan, küçücük bir geçidin içindeki küçücük bir ocak. Ancak bir kahve yapıyorlar ki azizim, köpüğün üstüne manda bıraksan batmaz! Efendime söyleyeyim, Oktay Rifat şiirleri ile kahvemi içtikten sonra üstünüze afiyet, düştüm gene yollara. Sırada Yapı Kredi Yayınları var. Yapı Kredi Yayınları, bastıkları her kitabı ve dergiyi sürekli olarak % 20 indirimli olarak bulabileceğiniz bir memba, ayrıca her ay belirledikleri yazarların eserlerine özel indirimler yapıyorlar. Bu ayın yazarı Sabahattin Ali imiş. Girdim içeri, bir dolaş bir dağıl. O sırada bir delikanlı elinde bir kitap, ortada duran görevli kıza indirim oranını sordu, "elinizdeki kitap  6.40 TL ye iniyor" dedi kız ilgisiz bir şekilde, çocuk da "ama benim 6 TL'm var ve harcamak istemediğim için kitap almak istiyordum" dedi, kız omuz silkti, eli istemez bir şekilde kitabı rafa geri koymaya hazırlanırken ben atıldım "istersen sana üstünü tamamlayabilirim, al kitabı" dedim ve çocuğa para verdim. Yüzü aydınlandı çocuğun ve kasaya gidip kitabı aldı, çıkarken el salladı bana. Ne kitabı olduğuna bakmadım bile. Kitap okuyanlar, kitaba sevinenler hiç bitmesin bu dünyada.

Galatasaray Lisesi önündeki gezipartisi.org gençleri bir vatandaşla röportajlarını kameraya çekiyorlardı, açıktan geçmemi rica ettiler. Çevikler hala sıkılmakla meşguldü, oh iyi. Bir sonraki durak Bitap Sahaf, kapıdan bir merhaba dedim Şeref'e.  Beyoğlu'nun simgelerinden Pandora Kitabevi eski dükkanının tam karşısına taşınmış, sevindim. Yolda gitar çalan iki genç sokak müzisyenin etrafında toplanmış insanlar, el çırparak tempo tutuyorlardı. Baktım söyledikleri şarkı hiç tanıdık değil, Kürtçe imiş. Kürtçe çalan sokak müzisyenleri de varmış demek, neden olmasın, bi baktım dünya da yerinden oynamıyor yani. Güzel de söylüyordu keratalar.


Oradan tam Taksim'e gelirken baktım ki Selçuk Demirel sergisi var Fransız Kültür Merkezi'nde. Kaçar mı, girdim içeri. Önce güvenlik kontrolünden geçip ardından Beyoğlu'nun bir vahasına, bahçesine attım kendimi. Geniş, ferah, kocaman kayısı rengi güllerle ve ağaçlarla dolu bu bahçeye gelmeyeli çok olmuş. Kafe tıklım tıklım. Akşam keyfi, nasıl sıcak, bunalmışım zaten, milletin yediği salatalara baktım, hemen bir sipariş, ton balıklı salata ve bira. Mis. yemekle beraber yeni aldığım Vüsat O. Bener'in Siyah-Beyaz öyküleri. Mis ötesi. Ardından sıra sergide.


İnsanoğlu Kuş Misali adlı sergide Selçuk Demirel'in 1974-2014 yılları arasında genellikle dış basında yayınlanan; insan hakları ihlalleri, politika, ekonomi ve  güncel hayat üzerine desenleri yer alıyor. 





Neredeyse hepsini çektim sergiyi gezdikten sonra. Yukarıdakiler tadımlık. Sergi 31 Ağustos'a kadar gezilebilir. Bence pek de güzel olur burada bir mola vermek.

Fransız Kültür Merkezi'nden çıkıp Taksim meydanına yürüdüm. Meydan, iş çıkış kalabalığı ile dolu. Gezi Parkı'na baktım, burada bir bina ne kötü olur Yarabbim diye düşündüm. Anıtın etrafındaki insanlara baktım, biri ayakkabılarını çıkarmış sırtını anıta vermiş müzik dinliyor kulağında kulaklık, iki adam anıta yaslanmış sohbet ediyor, 3 çocuk biri su satıcısı ip oynuyorlar biri yatmış bir ağacın altına serdiği kartonların üzerine biri bir ağacın altında oturmuş birini bekliyor sanki diğerleri çimende ayakkabı tezgahı etrafında ayakkabı cilalayıp gülüşüyorlar teyzenin biri yorulmuş az ilerideki parmaklığa oturmuş... İçim bir kabardı ki.


"Bu meydan halkındır ey efendiler, alamazsınız!" diye bağırmak istedim. Bu görüntüleri bozmak isteyenlerin suratlarına yaradana sığınıp kocaman bir tokat atmak istedim. Ben de o çimenlere oturayım istedim. O çimenlere, o ağaçlara kastedenlere karşı durmak borcumuzdur. Nazım'ın dediği gibi; "Hürriyetin ilk şarkısı anlamaktır, anladığını anlatmayan alçaktır!"


13 Mayıs 2014 Salı

Sakın Şaşırma:Orhan Veli 100 Yaşında..



İlk ezberlediğim şiirler O'nundu. Hala aklımda hepsi. Sadece kısa oldukları için değil, çok yürekten ve benim dilimden oldukları için. Bu yıl yüz yaşında olacaktı yaşasaydı. Benden genç ölmüş, gepegenç, otuz altı yaşında. Ne acı.

Önce Oyuncak Müzesi'ndeki Yaratıcılık Atölyesi'nde konuşmacı olarak ağırladığımız sevgili Şeref Özsoy ve Fatin Hazinedar ile başladı. Şeref Özsoy'un Orhan Veli'ye olan sevgisinden, iğneyle kuyu kazar gibi yıllar sonra duyduğu her ayrıntının peşinden giderek onun hakkında yazdığı kitaplardan,  Beyoğlu'nda açtığı Orhan Veli Şiir Evi'nden, şimdi de Yapı Kredi Kültür Merkezi'nde açılacak olan "Orhan Veli 100 Yaşında" sergisinden, bol bol da Orhan Veli'li anılardan konuştuk. Yıllar önce Ayna Yayınevi'nin iki kez bastığı ve artık sahaflarda bile çok ender bulunan "Kanık'sadığım Biri:Orhan Veli" adlı kitabın peşine düşülmesi not alındı.

Derken, Orhan Veli'nin büyük aşkı Nahit hanıma yazdığı mektuplardan oluşan kitap çıktı: Yalnız Seni Arıyorum. İstanbul-Ankara arasında yaşanan, maddi imkansızlıkların çokça bahsedildiği, ama çok içten ve derin bir sevginin çoğu zaman iç burkan mektupları..

Ardından, Levent Cantek'in yazıp Berat Pekmezci'nin resimlediği şahane grafik roman Emanet Şehir alındı, Bodrum'da deniz kenarında okundu.  Emanet Şehir, 1940'ların sonu Ankara'sında geçen bir hikaye. İçinde o döneme damgasını vurmuş, ağırlığını oluşturmuş sanatçılar, politikacılar, eleştirmenler ve olaylar var. İçlerinde Orhan Veli'yi de görür gibi oldukça iyice keyiflendim.Okumaya öyle dalmışım ki, mevsimin ilk güneşinden yararlanmak için sıvadığım pantolondan görünen bacaklarım amele gibi yanmış, hala duruyor.

Sonra baktım sergi 15 Mayıs'ta bitecek, biz hala gitmemişiz. Dün düştük yollara. Dün de ne günmüş arkadaş. Köprüler kilit. Bahaneyle metro-vapur-tramvay derken gene İstanbul'un bilcümle vasıtasına bindim. Ne gam, İstanbul her dem şahane! Sergi, sizi aşağıdaki şekilde karşılıyor:


Gene de şaşırıyorum, Orhan Veli yüz yaşında ha! Nasıl hala bunca canımızdan peki?

Merdivenlerden sergi salonuna ilerlediğinizde tam karşınıza çıkıyor işte, beyaz bir bankta oturmuş, başını hafif atmış arkaya, yine neler düşünüyor kimbilir. "İlahi Orhan, nerden bulursun bunları?" diye soruyorum, cevap vermiyor.


Duvarlara ince iplerle şiirlerini asmışlar arkalı önlü, hepsini okuyoruz. İşte benim favorilerim: Dalgacı Mahmut, Zilli Şiir ve Baharın İlk Sabahları.





İç salonda ise orta kısımda tüm Yaprak dergileri var, çepeçevre duvarlarda da fotoğrafları, çocukluğu, öğrenciliği, dostları, Ankara günleri, İstanbul günleri... Bir bölümde yayınlanmış kitapları ve çevirileri var, şiirlerinden yapılmış şarkıların plakları, gösterilerin afişleri.. Küçük vitrinlere el yazmalarını koymuşlar, yarı Osmanlıca yarı Türkçe; el yazısına bakmaya doyamıyoruz.


Sergiden nedense sersemlemiş, çarpılmış halde çıkıyoruz. Görevimiz bitmedi. Hedef: Orhan Veli Şiir Evi! Bir Beyoğlu sokağının içinde, birinci katta bir Ev burası.



İki oda topu topu. Biri tıka basa ve günlerce kendinizi kaybedebileceğiniz kadar çok kitapla dolu, ortada bir koca masa, oturup okuyabilir veya yazabilirsiniz. diğer oda ise kafe tarzında, küçük masalar ve oturma grupları var. Duvarlar Orhan Veli şiir ve resimleriyle dolu.



Bu dünyadan hiç ayrılmak istemiyoruz. Kesinlikle bir daha gelmek kaydıyla kalkabiliyoruz yerimizden. Çıkarken kapıdaki Ekmek şiirini yeniden okuyup, Berkin'e ve geçen sene kaybettiğimiz diğer Gezi gençlerine selam çakıyoruz.


İnanmayacaksınız bitmedi. Ardından kalkıp gene bir Beyoğlu arka sokağında Şeref Özsoy'un sahaf dükkanını bulup, binbir emekle ele geçirdiğim "Kanık'sadığım Biri: Orhan Veli" kitabını imzalatıyorum. Öyle güzel bir ithaf yazıyor ki Şeref, bakar mısınız?


İstanbul'da şahane bir gün işte! Hala şaşıyorum, ne diyorsunuz, Orhan Veli yüz yaşında mı?