.

.
yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2009 Cuma

ayva helvası


Bu haftasonu yoğun geçeceğe benziyor. Hele Pazar günkü Beşiktaş-Trabzonspor maçında kalabalık olabiliriz. Bu yüzden misafirlere sevgiyle sunulabilecek kolay tarifleri aklımdan geçirirken, 2 hafta önce denediğim bir tatlı tarifini sizinle paylaşabileceğim aklıma geldi: Ayva Helvası. Bakmayın adının helva olduğuna, aslında bildiğimiz ayva tatlısının püre kıvamında olanı vehem daha kolay hem risksiz hazırlananı. Orjinal tarif sevgili Zuhal Yalçın’a ait ve buradan ulaşabilirsiniz. Bence siz de bu haftasonu deneyin hazır ayva henüz tezgahlardayken. Belki kalp şeklinde tabaklara koyar, sevdiğinizle de paylaşırsınız. Ah, yanına kaymak almayı da unutmayın. Hmmm, nefis nefis.

Fotograf da aynı siteden alınmıştır, bu lezzet için Zuhal Yalçın'a teşekkürler.

1 Şubat 2008 Cuma

not defterimden

-Dün öğlen Nişantaşı Sembol Cafe’de şinitzel yedim. Önceden rezervasyon yaptırırsanız, yemeğinizden sonra burada tarot ya da kahve falı baktırabiliyorsunuz; bu yüzden hanım nüfüs kalabalık. Neyse, şinitzelim, yanında salata ve patates kızartması, üzerinde bir dilim limon, onun da üzerinde bir parça otlu tereyağı ile geldi. Ne iyi fikir. Çatalın ucuyla aldım tereyağını, yavaşça şinitzelin üstünde gezdirdim, önce hafif hafif beyazlıklar oluştu şinitzelde, sonra kayboldular. Tereyağının sıcak birşeyin üzerinde erimesinin mutlulukla bir ilgisi olmalı, mesela kızarmış ekmeğin ya da Karadeniz pidesinin üzerinde erimesi ne güzel manzaradır. Otlu tereyağı da hem sunum hem tad açısından hoş birşey. Oda sıcaklığındaki tuzsuz tereyağını kırmızı biber, doğranmış maydanoz ve sarımsak ile azıcık tuzla karıştırıyorsunuz, buzdolabına kaldırıyorsunuz, o kadar. İyi icatlar bunlar.

-6 Şubat Çarşamba akşamı, yani bu Çarşamba, CNBC-E’de saat 22.00’de SMOKE filmi oynayacak arkadaşlar. Artık takviminize mi yazarsınız, cep telefonunuza alarm mı girersiniz, kocaman bir kağıda yazıp buzdolabının üzerine mi yapıştırırsnız, ben bilmem. Ben söyledim, benden günah gitti.

-Ne güzel şarkıdır şu: Ah bu ben kendimi nerelere koşsam / Saklansam bir yerlerde gizlice ağlasam / Ah bu ben kendimi nerelerde bulsam/ Çekilsem sahillere hayaller mi kursam..

-“Ne kadar çabalasam da, benim güneşim kaf dağının ardında, doğması çok zaman alacak” diyor bana. Ben de ona “yoktur sonsuz gece. Ne kadar belalı, ne kadar katranlı, ne kadar karanlık olsa da; ne kadar yıldızları göremesen de ve içinin kederinden onu siyah bir kadifeye benzetemesen de; her gece, eninde sonunda güne teslim olur.” diyorum. Hayat hiçbir zaman herşeyi tam vermiyor herhalde, çünkü hayat bir sınav belki; yetinmeyi, değer bilmeyi ve koşulsuz sevmeyi öğrenmemiz, başarmamız gerekiyor. Tüm eksikliğimiz aslında maddesel şeylerden değil, tamamen kendimizle ilgili şeyler, maddelere sadece bizim duygu dünyamızdaki karşılıklarına ihtiyacımız olduğu için ihtiyacımız var sanıyoruz, güvenlik gibi, rahat gibi, huzur gibi. Ama en iyi yastık uykuyu vermiyor bize, en güzel kıyafetin içinde çirkin görünüyoruz gözümüze ya da en hızlı giden arabanın içinde kenara çekip ağlamak istiyoruz gene de. Tüm soruların cevabı kendi bahçemizde. Once pencerelerini kendine aç, sonra dünyaya, aç ki içeri güneş girsin, ışık girsin, umut girsin. Kaf dağı dediğin neresi ki, şurası işte, bak sol göğsünün üstünde atıp duruyor, dokunsana.

20 Ocak 2008 Pazar

şipşak tatlı

sevgili sem, mim yazısını yazmış ya, hani şu "yapmamız gereken ama yapmadığımız kolay şeyler" üzerine. işte o yazıdaki incir tatlısını yapan benim !! hadi değişiklik olsun, size onu yazayım. az ve kolay malzemeli, üstelik hafif ve çok lezzetli, bir de şipşak yapılabilen bu tatlı ile misafirlerinizi kendinize hayran bırakabilir, hatta baştan "iki tane yeter" diyenlerin sonradan "yetmedi yahu amma cimrisin iki incir mi hesap ettin adam başı" diye sitemlerine maruz kalıp kalan krema sosuna kuru incirleri banıp banıp yiyebilirsiniz de :))

malzeme olarak kuru incir (adam başı 2-3 tane olarak hesaplayabilirsiniz), 2-3 tane çubuk tarçın, 4-5 karanfil, bir paket krema ve biraz susam gerek. gördüğünüz gibi malzemeleri kolay. önce tepesindeki sert kısmı kestiğiniz incirleri, ikiye kırdığınız çubuk tarçınları ve karanfilleri incirlerin üzerini kapatacak kadar suyla tencereye koyuyorsunuz ve kaynatıyorsunuz. incirler kuru hallerinden silkinerek çıkıp hafif tombullaşmaya ve tarçınlar mis gibi kokmaya başlıyor. suyu tam bitmeden üzerine paket kremayı döküyorsunuz ve bırakıyorsunuz biraz daha kaynasın. bu arada en küçük tavanızda susamları biraz kavuruyorsunuz. kremalı karışım biraz ısındığında, tam fokurdamadan bir tabağa alıyor ve üzerine kavrulmuş sıcak susamları döküyorsunuz. işte bu kadar. yemeğe otururken yapın ki, yemek sonunda iyice kremaya da doymuş olsun incirleriniz.

bu nefis ve pratik tatlıyı öğrendiğim Sibel ablaya çok teşekkürler, onu yaparken izlemek de tatlının nasıl bu kadar güzel olduğunu hayretle farkederken yemek de çok güzeldi. yemek bloglarında da göremedim bu tarifi, o yüzden size resmini gösteremiyorum. söz, bir dahaki yapışımda resmini çekeceğim ya da deneyen bir arkadaş yollarsa eklerim.

24 Eylül 2007 Pazartesi

ineğin inek öğrenci olanı


biliyorsunuz cowparade istanbul sokaklarında devam ediyor. zarar gören inekler kaldırılıyor, onarılıyor, yeri değişiyor filan; epey bir inek trafiği var. bu yukarıda gördüğünüz "inek inek" yoktu daha önce, tam abdi ipekçi'nin köşesine yerleştirmişler. görünce güldüm valla. önündeki kitabı meraklı vatandaşlar paramparça etmişler ama neyse kafasındaki formüller sağlam kalmış :) okulların açıldığı hafta bu ineği gözönüne koymak da nesi ?? ben üstüme alınmadım doğrusu, çünkü hep ara sıra pırıltılar gösteren ortalama bir öğrenciydim. pırıltılarım da edebiyat ve ingilizce derslerine mahsustu. buna rağmen hiç kopya çekmedim. lise sonda benim elime üzerinde aspirinin formülü (hala hatırlarım asetil salisik asit. ne işime yarayacaksa. sanki evde yapacağız.) olan bir kağıdı tutuşturmuştu da sıra arkadaşım, ne yapacağımı şaşırmış, nedense kağıdı ağzıma atıp yemiştim kimya hocamızın korkusundan. ne kopya yöntemleri vardı ama, bacağına yazan kızlar, kurşun kalem üzerine iğneyle oya gibi formül döşeyenler, kalemtraşın altına kağıt sokuşturanlar (bense kalemtraşın üstüne ismimi yazmıştım, hep alır geri vermezlerdi, yıllığa da yazdılar, kalemtraş üstüne ismini yazan ilk türk diye), sıraya yazanlar-silip başka şey yazanlar, sınav kağıdı değiştirenler.. sınıfın iyileriyle haytalarının ayrıldığı sınırda oturuyordum lise son sınıflarda. arkamda hep hareketler, fısıldaşmalar olurdu, onlara en büyük yardımım sırada kıpırdanıp onların hareketlerini mümkün olduğunca sezilmez hale getirmekti. ya da biz öyle zannederdik. görülmez mi hiç kıpır kıpır fısır fısır? öğrenci aklı işte.. gençliğine ver :)

bu haftasonu da çabucak geçiverdi. binbir hevesle ısmarlayıp haftasonu teslim aldığım sakın kımıldama filmim bozuk çıktı. işin tuhafı yarıya kadar normal gidip görüntünün birden donmasıydı, keyfim kaçtı, gidip değiştireceğim şimdi. cumartesi akşamı sevgili arkadaşım N.ın doğumgünüydü. evimde ağırladım onları, pasta almak yerine sakızlı güllaç yaptım ramazan şerefine. üzerine mumlar, maytaplar koydum. çok güzel oldu.

radikal gazetesi cumartesi ekinde aydan çelik trafik üzerine bir yazı yazmış, bana legro söyledi, ben de rastlamayanlar varsa, trafiğin tam arapsaçı olduğu bugünlere denk geldi madem, yazayım dedim. yazının başında da aziz nesin'in bir anısı var: şöyle ki: Rivayet odur ki, üstat bir gün taksiye biner. Ama o kadar korkunç bir trafik vardır ki, araçlar milim milim ilerlemektedir. Aziz Nesin dayanamayıp "Şoför kardeşim, acaba biraz daha hızlı gitme imkânımız var mı?" diye sorar. "Var abi" der taksi şoförü, "Ama arabayı nereye bırakacağız?.."

19 Eylül 2007 Çarşamba

şurdan burdan-2


akşam eve geldiğimden beri bloga müzik eklemeye çalışıyorum. gördüğünüz gibi başaramadım. şaşkınım. ekleyebilseydim size bu sefer zafer erdaş'tan bahsedecektim. sonunda da devlet opera ve balesi'nin ekim'de başlayacak yeni sezon biletleri satışa çıktı diyecektim. devlet tiyatrolarının da bilet satışları başladı. henüz şehir tiyatrolarından ses yok, pazartesi başlayacağız dediler, bakalım. bu arada, devlet tiyatrolarının oyunları bu sezon sadece taksim aziz nesin sahnesinde, cevahir sahnesinde ve oda tiyatrosunda. yani taksim sahnesi (eski maksim) yok listede. bir de akm büyük salon yok. sezon ortası akm boşaltılacak söylentileri ayyuka çıkmış durumda, opera baleciler de kadıköy'deki yenilenen süreyya sineması (ilk müdürü nazım hikmet'in babasıymış biliyor musunuz) ile anlaşmışlar bu dedikodulara göre. harbiye muhsin ertuğrul sahnesini de alıyorlarmış ellerinden tiyatrocuların. bakalım neler olacak?


göztepe'deki oyuncak müzesi'nde ekim ayında yeni seminerler başlıyor. neler yok ki, fotografçılık, illüzyon sanatı (kim istemez şapkadan kuş çıkarmayı :)), çocuğumu keşfediyorum semineri, fosil keşif atölyesi ve yaratıcılık. ben en çok sonuncusuyla ilgilendim. şair-fotografçı akgün akova tarafından verilecek bu seminerlerin kayıtları devam ediyor. ben telefonla kendisiyle görüştüm, eski bir dostumdur, "arkadaşlarına da haber ver" dedi, ben de veriyorum. dersler 6 ekimde başlıyor, cumartesi günleri 1 saat olarak verilecek, 3 aylık seminerin bedeli 125 YTL. kayıtlar müzede alınıyor. bu haftasonu gidip kaydımı yaptıracağım, ilgilenenler varsa bana mail atarlarsa sevinirim. müzeyle iletişim ve daha ayrıntılı bilgi için lütfen tıklayınız: http://www.istanbuloyuncakmuzesi.com/tr/iletisim.asp eğer hala görmediyseniz, lütfen bir haftasonunuzu bu müze için ayırınız. bakın pazar günleri cafelerinde kahvaltı servisi de vermeye başlamışlar, üstelik 1927 doğumlu ak sakallı theo dede ile oyuncak boyama seansları da var!


haftasonu epeydir denemek istediğim domates reçelini yaptım. ramazan filan bakmadan yazıyorum, belki iftara denemek isteyen olur, değişik bir lezzet. aslında bu reçeli rumlar yaparmış, bozcaada'da tatmıştım, fakat onların domatesleri küçük, oval ve yumruk gibi sertti, içlerine badem koyup kirece yatırarak yaparlarmış. şimdi nerede o domatesler ve o vakitler? benimkisi şipşak bir tarif işte. yarım kilo (paketliyse 2 paket) cherry domates alınır, yıkanır, sapları çıkarılır. bu arada 3 su bardağı tozşeker ve yarım çay bardağı su ile koyu kıvamlı bir şerbet hazırlanır. sonra şerbetin içine 3-4 adet karanfil ile 2-3 çubuk tarçın atılır. birbirlerini pişerken ezmesinler diye büyük bir tencerede, şerbet ile domatesler yaklaşık 20 dakika kaynatılır. pişerken oluşan köpükler alınır. derken 20 dakikanın sonunda, yarım limon suyu karışıma eklenir, birkaç dakika daha kaynatılıp tencere ateşten alınır. tarçınları ister çıkarın, ister bırakın; reçel soğumaya bırakılır. pişerken ezilmesinler diye fazla karıştırmıyoruz. benimkinden yaklaşık 3 küçük kavanoz çıktı. biri anneme, biri teyzeme, biri bana. tadım sonuçları çok iyi. hem pratik hem değişik tatlar arayanlara ve hamaratlığı ile göz doldurmak isteyenlere önerilir.

6 Eylül 2007 Perşembe

semizotlu yumurta

yemek literatürüne bir katkıda bulunayım dedim bu akşam. aslında becerikliyimdir yemek konusunda. elim yatkındır yani. bir süre önce bir yemek bloguna rast gelip ordan oraya gezerken kocaman bir yemek tarifi dosyası edinmiştim. explorerimde sık kullanılanlar bölümüne bir de gurme diye bölüm eklemiştim bu yüzden, sanırım 30 kadar yemek blogu kaydettim oraya. her haftasonu bir kaç şeyi kafaya koyup malzemelerini satın almak ve sonra bu deneysel mutfak işlerine girişmek benim için bir terapiydi. tabii eserlerimi tek başıma tüketemeyeceğim için anneme, teyzeme, arkadaşlara gidiyordum sonra, böylece bir sosyallik de oluşturuyordu. sonra ben nedense (!) kilo aldım, ne içsem değil neredeyse ne düşünsem yarıyordu anacığım; sonra bu deneysel mutfak çalışmalarına bir ara verdim. gurme linklerimi bıraktım, artık düzenli değil arada giriyorum. hala icat edecek şeyler olduğunu bilmek ve buna dayanmak ne zor şey yarabbim ! evvelki gün anneme domates reçeli yapmaya niyetlendim ama cherry domates bulamadım, belki hayır oldu bilmiyorum. haftasonu pazarda arayacağım ama gene de.. işte böyle, kafama da koyarsam denemem lazım, napayım. boğa burcu işte, sebatkar :)

bu akşam da yorgun argın işten gelirken kafamda dolaptaki bozulmaya yüz tuttuğunu tahmin ettiğim semizotlarını kurtarmaya ilişkin bir takım operasyon planları yaptım, tabii bu planları otobüste yaptığım için bir süre sonra uyuyakalmışım. ve fakat köprüyü geçtikten sonra iyice sersemlemiş halde uyandıktan sonra farkettim ki, kafamda parlak bir fikir var. artık rüyamdaki ak sakallı dede mi söyledi yoksa sol omuzumdaki şeytancık mı bilmiyorum ama bir fikrim vardı artık. semizotlu yumurta yapacaktım! benzer sebzeler olan pazıyla, ıspanakla yapılan yemeklerin bir çeşitlemesi; hatta ben yaptığım için güzellemesi olacaktı bu yemek! nedense buna benzer bir tarif ne gördüğümü ne okuduğumu hatırlamıyordum, yani alan bakirdi ve alabildiğince bana aitti.. ne saadet.

eve gelip dolaptan semizotlarını çıkardım, henüz bozulmamışlardı şükür. çukur bir tavaya koydum onları, biraz su ekledim ve haşladım. o kadar çok sulandı ki, anlatamam. neyse suyunu süzdüm. sonra üstüne biraz deniz tuzu serptim, biraz zeytinyağı ekledim ve hafif kavurdum. sonra üstlerine iki yumurta kırdım ve dolaptaki hafif kurumuşa benzeyen peynir parçalarını ekledim, kapağını kapattım. arada kapağını açıp yumurtaları karıştırdım arasına ki iyice omletvari bir görünümü olsun diye, ocağın altını da kıstım. dolaptan dün gece açtığım bozcaada talay vasilaki dömisek şarabımın kalanını çıkararak yudumlayarak keyifle keşfimin pişmesini bekledim.

sonuç: evde semizotu ve yumurta varsa, çok da aceleniz varsa, deneyebilirsiniz. bakın bana bişey olmadı :) şaka maka, fena değildi tadı, neden daha önce kimse denemedi acaba, usul usul merak ediyorum ama. aslında gün boyu bu sabaha karşı sonsuzluğa göçen pavarotti anısına makarna yemeyi planlıyordum ama semizotlarını da bozulmaya bırakamazdım. sağlıksız beslenmek yerine mümkün olduğunca sebze yemeye çalışan bir blogger olarak ne de olsa bir programda bir uzmanın "biz vücudumuz neye ihtiyacı var diye düşünerek yemiyoruz, biz canımız ne isterse onu yiyoruz" sözünden de etkilenmiştim. bir ara aklıma sevgili return2'nun patates kızartması macerası gelmedi değil. benim de tencere yakmışlıklarım yaşanmıştır yani (elektra bu cümle doğru mu oldu). neyse, hemen yazmazsam yazamazdım bu yüzden hemen yazdım. afiyet olsun.