.

.

29 Kasım 2007 Perşembe

Küba'nın ünlü kokteylleri

ne bileyim üşümeye mi başladım nedir, aklıma gene Küba düştü. Dünya Turizm Gazetecileri Kongresi 2002 yılında Küba'da yapılıyordu ve ben nasıl olduğunu hala anlayamadığım bir şekilde Türkiye'den giden ekiple beraber bu geziye katılarak Küba'ya gittim. Kongre nedeniyle hazırlanan özel turlarla gezdirildik, ağırlandık, fotograf makinası sokulması yasak yerlerde video çekimi bile yaptık, harika vakit geçirdik. ekibin dil bilenlerinden olarak ben zaman zaman simultane çevirmenlik görevi de üstlendim, herşey çok "başka" çok güzel idi. neyse, bugün bunu hatırlamamın sebebi sevgili bir dostumla bu akşam konuşurken ona Küba'nın özel kokteyllerinden bahsederken "3 tane çok özel kokteyli vardır Küba'nın" dedim, "mojito, pina colada..." ve üçüncünün adını hatırlayamadım. gıcık oldum kendime. eve gelip nette aradım, buldum, üstelik gurmeliğini ve yazılarını çok beğendiğim Arman hoca da yazmış bu konuyu. şimdi linki tıklayanlar okuyacaktır, Arman hoca tabii daha başka içkilerden de bahsetmiş Ernest Hewingway ve Küba bağlantısından da yola çıktığı için, ama benim hatırayamadığım içki Cuba Libre idi. kelime anlamı Özgür Küba olan bu kokteyl, kola ve romla hazırlanıyor. ama serde Amerikan karşıtlığı olduğundan, kolası az Küba ulusal içkisi olan romu fazla koyuluyor ki, Küba özgür olabilsin! bu hikayeyi bu şekilde bana anlatan Varadero'da kaldığımız otelin barmeni Carlos'tu. Kongre 29 Ekim'i de içine alan bir döneme denk geldiğinden, Türk ekibi olarak, kongre otelinin barlarından birini 29 Ekim kutlamamız için aldık ve o akşam bir Türk gecesi düzenledik orada. Havana'daki konsolosumuz da bu gece için bize katılacaktı. Türkler olarak hepimiz kırmızı-beyaz giyindik o akşam. yol boyu yanımızda taşıdığımız ve kırılmaması için binbir takla attığımız içkilerimizi çıkardık (rakı, şarap,likör ringo ringo şişeler), barın üstüne dizdik. ama Carlos ve ekibi bize boş boş baktılar o güzelim Latin gözleriyle. çünkü rakı servisini doğal olarak bilmiyorlar. ben geçtim barın arkasına göstereceğim diye, önce uygun bardak arıyoruz. sonra şarap için tirbüşon. koca 5 yıldızlı otelde zar zor bulunuyor tirbüşon. bu krizi de atlatınca başlıyoruz rakıları hazırlamaya, o sırada misafirler gelmeye başlamaz mı? ben barın arkasında kalıyorum ve servise devam ediyorum. bir yandan hem Carlos'la hem misafirlerle sohbet ediyorum, bir yandan bardak yıkıyoruz. Carlos Türkiye'de de bu işi mi yapıyorum diye soruyor, "hayır ben bir bankada yöneticiyim" diyorum, çok şaşırıyor. derken bakıyoruz rakılar bitmiş, son bardakları bol sulu ve buzlu hazırlıyor millete şarap kadehlerinde likör vermeye başlıyor ve çok eğleniyoruz :) o sırada konsolosumuz geliyor, Havana'da aşçıya yaprak sarma yaptırmış ! sanki yıllardır gurbetteymişiz gibi, gözlerimiz doluyor filan.. gece çok güzel geçiyor, epey kalabalık bir grubu başarıyla ağırlıyor sonra yemeğe geçiyoruz. gecenin sonunda gene bara dönüyoruz, kalan posterleri toparlayacağız, oturuyoruz koltuklara. Carlos geliyor, bana özel bir kokteyl hazırlamış, limona da akşamdan kalan bir küçük Türk bayrağını saplamış, öpüyor beni ve içkiyi veriyor. ekipte şamata kopuyor tabii.

bunları hatırlayınca, orada çektiğim 9 makara filmi bir daha gözden geçirdim buraya hangilerini ekleyebilirim diye. ayıramadım çok, ama bunları buldum, bakın:


işte Carlos. ortadaki dememe gerek yok herhalde :) her neredeyse artık, umarım iyidir.
burası Varadero'da kaldığımız otelin kumsalı. vallahi deniz ve gökyüzü daha mavi, gece yıldızlar daha yakındı gökte.


Bu fotografı Havana merkezdeki Golden Tulip otelinin terasından çekmiştim. burası bir Hollanda oteller grubuna ait ve o dönem Genel Müdürü Zafer isimli bir Türk idi.

burası da Havana'da dolaşırken rastldığım bir manzara. kayık var ya, yakın geldi bana :))

Meraklısına not: Küba gezi notlarımı o dönem üyesi olduğum Kozyatağı Rotary Kulübü bülteninde yayınlamıştım, işte burada ve burada duruyorlar.

28 Kasım 2007 Çarşamba

aşk ayakkabıdır-can yücel


Bedenin yükünü ayaklar taşır,ruhun yükünü yürekler.. bütün ağırlığınızı ve yorgunluğunuzu kaldıran ayaklarınız için rahatlığı ve şıklığı bir arada barındıran ayakkabıyı seçersiniz.İçinizin acılarını, sıkıntılarını, kırgınlıklarını ve hayallerini yüklenen yüreğiniz için de huzur verici ve "güzel" bir aşk ararsınız. Zaten aşklar da ayakkabılar gibidir...


Bazıları çamur yağmur, toz toprak kar buz gibi her türlü "kötü hava" koşullarına dayanıklıdır.Bazıları ise ummadığınız kadar kısa zamanda çabucak "yamulur" ilk yağmurlu havada "altı açılır" veya güzel havalarda bile "iki günde bozulup" gider.


Aşkları da ayakkabılar kadar "itinayla" seçmezseniz, tıpkı ayağınızda olduğu gibi yüreğinizde NASIR oluşabilir.Dar gelen bir ayakkabıyı sadece tarzını beğendiğiniz için "zamanla açılır" diyen satıcıya inanarak alırsanız, zaman içinde ayak kemiklerinizde "deformasyon" başlar.Ruhunuzu daraltan bir aşk içinde yalnızca fiziksel beğeniye kapılıp "zamanla düzelir" diyenlere kanarsanız, yine zamanla içinizdeki olumlu duyguların "çarpıldığını" görebilirsiniz.


Aşık olabileceğiniz insan türü, tıpkı ayakkabılar kadar değişik stillerde, farklı kalitelerde ve sayısız "renktedir". ...Aşkı bir çeşit serüven olarak "spor" gibi yaşayanlar, aynen "spor ayakkabı" gibi dikkat çekici ve rahat kişileri bulurlar.Tersine aşkta tutucu ve istikrarlı olmayı benimseyenler "klasik ayakkabı" gibi muhafazakar çizgiler taşıyanlara tutulurlar.Dekolte ayakkabılar gibi sadece cinsellik ve eğlence zevkleriyle ateşlenen aşklar vardır."Bez" ayakkabılar gibi kısa ömürlü "tatil aşkları" ise hemen herkesin kişisel tarihinde mevcuttur."Marka" ayakkabı alır gibi, sevgilinin kariyerine ve maddi durumuna "tutulan" aşıklar görürsünüz.Katı plastikten "yağmur çizmesi" edinir gibi mantık süzgecinden geçirip "işe yarar" biçimde yaşamak isteyenleri de bilirsiniz.Ayrıca ne tuhaf ki, psikolojik testlerde "zaafı" olup evine sayısız çeşitte ayakkabılar yığan insanların aynı zamanda "değişik" türde aşklara da zaafı olduğu söylenir.


Evet, aşk "ayakkabıdır". Aynen ayakkabınıza bakım yapmayıp "hor" kullandığınız zaman kolayca eskittiğiniz gibi, aşkınıza da dikkatli davranmayıp özen göstermediğiniz zaman kısa sürede "eskitirsiniz" .Ve nasıl ki "delik" bir ayakkabıyı tamir ettirdiğinizde yalnızca "bir miktar" ömrünü uzatmış olursanız;"delik" bir aşkı onarmaya kalkıştığınızda da "asla eskisi gibi olmayacaktır" !

Can Yücel

güneşli bir kış günü garfield...


27 Kasım 2007 Salı

tiyatro dekorundan fal tuttum

Kürklü Merkür’ü anlattım ya size, o gece birşey daha oldu, yazının etkisini hafifletmesin diye sakladım sizden. Hani size dekorunu da anlatmıştım ya; etrafta parçalanmış kitaplar, uçuşan sarı sayfalarla dolu darmadağınık bir oda. Bir de ben en önde oturdum (oturma düzeni yok, içeri giriş sırasına göre herkes seçtiği yere oturabiliyor). . İşte ben en önde pür dikkat oyunu izlerken, bir itişme sırasında oyuncular ayağımın dibinde dövüşürken ve benim içimden “ah durun canım yapmayın böyle” demek gelirken, dekoru oluşturan sayfalardan biri uçtu uçtu ayağımın dibine kondu. Ben de baktım sayfaya, bastım üstüne ve kendime çektim, oyunun sonuna kadar ayağımın altında bir kağıtla oturdum. Oyun sonunda da alıp çantama attım bakmadan. Biri görür de “han’fendi han’fendi buralara gelmişiniz ama bakıyorum da maşallah dekoru yürütüyonuz” derse ne diyeceğimi bilemeden, gene de aldım işte. Sonra Taksim’e varıp otobüse binince “neyse halim, çıksın falim” diyerek sayfayı özenle çantamdan çıkardım. Derleme bir şiir kitabının sayfasıymış, arkalı önlü iki şiir varmış üstünde. Heyecanla okumaya başladım ilkini. İlk mısra şöyle:

“afrikalı bir çocuğum ben”

tüh. Bunun benim falımla pek ilgili olduğu/olabileceği söylenemez. Geçtim arka sayfadakine, aman Allah!

“bir gül versem alır mısın
el sallasam anlar mısın
bir göz kırpsam güler misin
benim tatlı küçüğüm”

diye başlayan, 3 kıtalık bir şiir. Yoksa mani mi demeliyim? Manilerden Hep anlar (bkz: http://hepomutsuzcocuk.blogspot.com/2007/10/mni-mania.html), ben ne anlarım :))


Koskoca bir oda dolusu, binlerce sayfadan bana düşen bu işte. Keşke dekoru almasaydım, pişmanım. Oyuna bir dahaki gidişimde sayfayı iade edeceğim. Fal mı? Hiiiiiç, boşverin.

günün sözü

Kendimi olumsuzluktan çekip çıkarmam için bir yöntemim vardır. Çok basit bir fikir, kısa bir cümle. Bir kadeh daha şampanya yudumlayıp yüksek sesle söyledim: “Bundan sonra ne olacağını görmek ilginç olacak.”

A.C.Weisbecker
Kozmik Haydutlar (Cosmic Banditos)


iç ses:
Tamam kızım yahu, okuduğun kitapta güzel bir yer bulmuşsun, yazdın bırak. Yok, illa ki bunun üzerine de birşey yazacaksın. Halbuki öyle kalsa da herkes okuyunca kendi cümlesini/şarkısını düşünse, isterse yazsa, daha güzel olmaz mı?

26 Kasım 2007 Pazartesi

kişisel notlar

Mimlendim, sobelendim, hadi bunlar neyse ama ben oyuna çağırıldım yahu! Katılmamak olur mu?? Sevgili Gulteinen beni oyuna (haylazlığa) çağırıyor, kapının önünde oynayacağız anne bak valla uzaklara gitmeyeceğiz, söz. Hem sen çağırdığında hemen geleceğim ben, az daha demeyeceğim, gideyim ha oyuna?

Ben küçükken de yazardım. Bir sürü defterim vardı resimler çizdiğim, konuştururdum çizdiğim tipleri, kimbilir ne oldu o defterler. Bir ara kahraman isimleri yabancı olan hikayeler yazmaya kalktığımı hatırlıyorum, afacan beşler, gizli yediler filan gibi. Sonra büyüdüm, şiire sardırdım, her 3 Türk’ten dördünün şair olduğu bir ülkede normaldir. Pek kimselere göstermedim şiirlerimi, bir Sunay’a gösterdim, bir de bir arkadaş web sayfasında yayınlamıştı. Sonra da 4-5 yıl aralıklarla süren bir günce dönemim oldu. Derken, aynı şeyleri döne döne yazmaktan sıkıldım bıraktım yazmayı. Taa ki bir gün Vladimir “hadi sen de netlarus’a gel bak çok güzel” diyene kadar.. o gün bugündür yazıyorum gene işte. Çıkını bağladım sopanın ucuna, sopayı vurdum sırtıma, dere tepe düz gidiyorum, bir bakıyorum arkama, bir arpa boyu yol gitmişim...

Ben aslında sanatla uğraşmalıydım. Tiyatroya eğilmeliydim mesela, lise yıllarında çalışmıştım bir ara. Üniversite sınavlarına girme arifesinde bıraktım. Hadi onu ıskaladım, yazı yazabileceğim bir işe girmeliydim. Hayatta en imrendiğim insanlar sevdikleri işi eğlenerek yapıp para kazananlar. Gezi yazarları misal. Hem gez, hem fotograf çek, hem yaz, hem anlat... Hadi bunlar olmadı, eğitimcilikte kalmalıydım ben, eğitimcilikte de bunların hepsi var.

İlk kopyam konusunda daha önce yazmıştım sanırım, kimya sınavında aspirinin formülünü yanımdaki haylaz öğrenci Sami elime tutuşturuvermişti. ben ne yapacağımı bilmezken öğretmen sanki anlamış gibi gelmişti, azıma atmıştım kağıdı, Sami ağzının içinden söylenmişti, küfür de etmiş olabilir, bilmiyorum. aspirinin formülün yiyen ilk Türk olarak tarihe geçtiydim o zaman sanırım.

Cep telefonum artık cüzdanımdan daha önemli. Ayrı bir telefon rehberim yok, herkesin numarası orada kayıtlı. Bodrum’da tatildeyken sırt çantamdan çalmışlardı telefonumu, yalnızdım üstelik. Ezbere bildiğim tüm numaraların kendi numaralarım olduğunu farketmiştim acıyla. Ne oldu sonra? Hiiiiiç, ders almadım, hala ayrı bir telefon rehberim yok ama Turkcell sitesinde rehberimi yedekledim, tavsiye olunur.

En saçma huyum deyince durup düşünüyorum. Yastık denince uykumun gelmesi mi desem, yoksa Gulteinen gibi su içsem yarıyor durumundan mı bahsetsem, bir kitaba/albüme/filme kafayı taktıysam ve internet sitelerinde "tükendi" ibaresini gördüysem onu bulana kadar rahat etmeyip mutlaka bulana kadar uğraşmaktan mı, yoksa Trabzon'a gittiğim akşam konuşmamın değişip koyu bir aksanla konuşmaya başlamaktan mı?

Aşk bence insana yaşadığını hissettiren, evrende var olduğunu hatırlatan, olumlu enerji veren bir duygu. Aşk, Amelie'nin film müzikleri, gıcır gıcır meyva tezgahları, uçsuz bucaksız gibi görünen yemyeşil bir çayırda soluksuz kalana kadar koşup kendini çimenlere atıp kahkahalarla gülmek. O ilk haliyle kalmıyor tabii, bu kadar enerjiye bünye mi dayanır? Kalmıyor derken (kimi toz olup havaya karışıyor bu heyecanların, onlar ayrı), kimi sevgiye dönüşüyor, kalp çarpıntısı hafifliyor ama gözlerde o pırıltı kaldığı sürece aşk var bence. Birlikte geçirilen günlerin, paylaşılan şeylerin zenginleştirdiği bir yolculuk aşk. Uzun uzun anlatımlara gerek duyulmayan; bir bakışın, bir sözcüğün, bir dokunuşun kendinizi ifade etmeye yeterli olduğu bir konfor. O yanında yokken onu hatırladığında içinin ısınması.

Benim en sevdiğim bloglar sorusu biraz enteresan olmuş. Daldan dala dolaştığım, favoriler arasında kayıtladığım herhalde 50-60 tane blog vardır. Boş vakit buldukça gün içinde daldan dala konmaktayım. Ama bazılarına günde birkaç kez girip baktığım da var, hele tanıdıklarımın bloglarına daha bile çok belki-onlara verilen yorumları takip anlamında da hafiyelik etmişliğim var (bu da saçma bir huy sayılabilir mi) onlar da yandaki sütunda var zaten.

Gelelim topu kime atıp oyuna çağıracağıma... İstop oynardık eskiden, şimdiki çocukların istopu kaldı mı emin değilim, attım topu havaya ve diyorum ki: hadi bakalım bakalım, ülker hanım, elektra hanımcığım ve neolitik hanım, buyrun bakalım :)
Meraklısına not: Yukarıdaki resim Trabzon'da Boztepe'deki iftar topunun yanında çekilmiştir.

Ağustos Karıncası ya da insan hayal ettiği müddetçe yaşar

Bu haftasonu yaratıcılık seminerinde gene çok değişik bir şey oldu. Bingöl Elmas adlı genç bir yönetmenin çektiği ilk belgesel filmi yönetmeniyle beraber izledik: Ağustos Karıncası. Film 2005 yılında Altın Portakal kazanmış. İsminden ne yalan söyleyeyim hayvanlar alemine benzer bir şey seyredeceğimizi düşünmüştüm, Akgün hiç ipucu vermedi çünkü.

Film başladı, kamera küçük bir Anadolu kasabasında dolaşıyor, caminin kubbesinde leylekler, sokaklarda akçagaz plakalı araçlar, fıskiyeli kahvehanelerde oturan yaşlılar filan. Fonda hoparlörden kasabaya bir anons: “halkımıza duyuru, bir adet eşofman bulunmuştur, kaybedenlerin belediye zabıta amirliğine başvurması rica olunur”. Derken bu anonsu yapan görevlinin odasında buluyoruz kendimizi.
Görevlinin adı İbrahim Er. Anons bitince adam koşarak çay ocağına gidiyor ve bardakları yıkayıp belediye çalışanlarına çay servisi yapıyor. Allah Allah derken, biri “nikah var şimdi” diyor ve İbrahim başka bir odaya gidip bordo cüppesini giyerek nikah salonuna kolunun altında kocaman bir defterle koşuyor, evet, adam aynı zamanda belediyenin nikahlarını da kıyıyor.
Dönüyor, bir anons daha, bu sefer kaybolan bir bisiklet var. Vay be derken, bakıyoruz işgünü bitmiş ama İbrahim eve gitmiyor, kasabanın hamamına gidiyor, geceyarısına kadar da hamamda tellaklık yapıyor. Arada gidip babadan kalma tarlasına birşeyler ekiyor, tarla sürüyor. Bu kadar işi yapmasının sebebi, üniversite çağındaki iki çocuğuna ve kendisinin İstanbul’da 20 yıldır aralıklı olarak Timur Selçuk’tan aldığı müzik derslerine yetecek parayı çıkarabilmek. Yanlış okumadınız, haftasonları İbrahim, sonradan İznik olduğunu öğrendiğimiz bu kasabadan bilmemkaç vasıta değiştirerek İstanbul’a gelip müzik dersleri alıyor. Bir piyanosu var ama evine koyamamış, üniversitenin kantinindeymiş şimdi, arada gidip onu çalıyor. Bir ara piyano kasabanın kantarında duruyormuş ve İbrahim de arkadaşlarının da yerine nöbet tutarak, kantar görevlisiyken oturup piyanosunu çalıyormuş. Film boyunca hem İbrahim’in hem de kasabalıların ve yakınlarının konuşmaları var. Kasabalılar onu garip buluyorlar, bu müzik hevesini pek desteklemiyorlar. Hamamcı Tahsin (filmin en matrak tiplerinden biriydi) arada öyle laflar ediyor ki, misal “müzik dediğin kafanda sorunun yokken yapılır, ben yarın ödeyeceğim senedi düşünüyorsam o sazı çaldığımda güzel ses çıkar mı ondan” gibi, hem gülüyorsunuz hem kafanız karışıyor.

Yönetmen Bingöl hanım, İznik’te kantara giden birinden “yahu buradaki görevli piyano çalıyor” diye duymuş ve keşfetmiş İbrahim’i. Sonrasında bir yıl kadar onunla beraber kalmış, izlemiş, konuşmuş, çekmiş. Pek de güzel yapmış. İbrahim halinden memnun, hayat yolculuğunda önemli olanın varmak değil yolun kendisi olduğunun farkında ve elinden gelenin en iyisini yaptığına kendisini ikna edene kadar da yoluna devam edecek gibi görünüyor.

Meraklısına not: İbrahim Er’le yapılmış bir röportajı burada, Can Dündar'ın ilgili yazısını burada ve yönetmen Bingöl Elmas'la yapılmış bir röportajı da burada bulabilirsiniz.

25 Kasım 2007 Pazar

est sularus oth mithas

Perşembe gecesi duman oldum. Sevgili Talisman’ın davetiyle DOT tiyatrosunun bu yılki oyunu “Kürklü Merkür”e gittim. Beyoğlu’ndaki en eski ve en güzel apartmanlardan biri olan Mısır Apartmanının 4. katındaki 23 numaralı daireyi tiyatro salonu yapmışlar. Dairenin önündeki sahanlık, fuaye olmuş yani. Toplanmış, bekleşiyoruz. Bu arada DOT tiyatrosunun son dakika bileti diye bir uygulaması olduğunu öğreniyorum, oyunlar saat 20.30 da başlıyor ve 19.30dan itibaren kapıya gelip isminizi yazdırırsanız, eğer olursa salondaki boş koltukları size 15 YTL’ye satıyorlar. Gelip ismini yazdıran bir sürü kişi görüyorum, şansları var, herhalde haftaiçi olmasının da sayesinde yer bulup onlar da giriyorlar. Salona giriyoruz, karanlık, 4 sıra oturma yeri var, yani sanırım en fazla 40-50 kişi alır burası. Sahne yükseltisi yok, ilk sırada oturanın önünde cereyan ediyor her şey. Dekor karmakarışık bir oda, her yerde parçalanmış dağılmış kitap sayfaları var. Oyuna gitmeden önce değişik okumalar yapmıştım ve bu oyunun 2005’de İngiliz Philip Ridley tarafından yazıldığını, fütüristik bir masal olduğunu, oynandığında Londra’da “böyle insanlık dışı bir metni nasıl oynarsınız” diye tartışmalar çıktığını, oyunun aralıksız 2 saat sürdüğünü ve çıkanların kafasına balyoz yemiş gibi çıktığını biliyorum. Oturuyorum koltuğa ve bekliyorum, hazırım (hazır olduğumu sanıyorum).

İki saat sonra oyun bitmiş, oyuncular tere batmış, seyirciler balyoz yemiş, ben üstüne bir de biri alıp saçlarımdan tutarak kafamı duvara zonk zonk vurmuş gibi hissediyorum. Oyuncuların hiçbiri selama çıktıklarında gülmüyorlar, sanki hepsi hala trans halinde, şaşırmıyorum. Çok yoğun bir yer altı metni bu, okuduğum Palahnuik kitaplarını hatırlatıyor. Oldukça zorlu bir metin, ama birkaçını daha önce çeşitli TV dizilerinde gördüğüm genç oyuncuların hepsi birbirinden başarılı performansları ile çok da güzel altından kalkmışlar bu işin. Evet, tiyatro deli işi, bir daha anlıyorum.

Selam sahnesinden sonra dışarıya çıkıyoruz, seyircilerin çoğu çıkar çıkmaz ya su ya da sigara içmek için gene girişte duruyor, sokağa çıkmak da zor şimdi, oyunun ve sorduğu soruların etkisiyle kafamız sersem. Çıkan herkes neyse birbirini anlıyormuş gibi bakıyor. Derken oyuncular geliyor bir bir, normal giysilerini giyinmiş çıkıyorlar. Onlar da bir süre girişte oyalanıp sonra dağılıyorlar. Talisman’la Taksim’e konuşa konuşa yürüyoruz, onun ikinci izleyişi, ilkini yazmıştı, “ikinci daha ağır geldi” diyor. Ben 202 otobüsüme binip yol boyu oyunu düşünüyorum (itiraf ediyorum ve oyunculardan Engin Altan Düzyatan’ın bel altındaki dövmesinde ne yazdığını-okuyamadım bir türlü). Eve geceyarısı varıyorum, uykum yok. Bilgisayarı açıp facebook’tan aklımda en çok kalan 3 oyuncuya “merhaba, bu gece oyununuzu izledim, eve yeni geldim, hala kafama balyoz yemiş gibiyim, hepiniz çok iyiydiniz, umarım hak ettiğiniz ilgi ve takdiri görürsünüz, teşekkür ederim” yazıyorum. Tak diye birinden “sağolun” mesajı geliyor. Diğerlerinin teşekkür mesajlarını da ertesi gün okuyorum ( internetin acayipliklerine hala şaşıyorum). Ah, kelepir biletlerle bir daha izlemeyi düşünüyorum. Ama bir müddet sonra. Tiyatroyu seviyorum diyenler ve yeniliklere açık, azıcık da dirayetli olanlar lütfen bu sezon bu oyunu kaçırmayın.

Meraklısına not: E.Altan Düzyatan’ın dövmesinde “Est sularus oth mithas” yazıyormuş, onurum hayatımdır. Şövalyelerin yemin cümlesiymiş bu.

Ek okuma: Oyunla ilgili olarak Radikal'de yayınlanan Efnan Atmaca'nın yazısını, Üstün Akmen'in yazısını ve Milliyet'te yayınlanan Asu Maro'nun bu yazısını okuyabilir, oyunun tanıtım videosunu şuradan izleyebilirsiniz.

22 Kasım 2007 Perşembe

huysuz ve tatlı kadın

Yaşlı adam yattığı yerde kımıldandı, susamıştı. Karısının geceden başucuna koyduğu sürahi de boşalmış. Bitkince “Makbule” diye seslendi ama cevap alamadı. Herhalde mutfaktaydı karısı. O hastalanıp yatağa bağımlı hale geldiğinden beri vaktinin çoğunu mutfakta geçiriyordu zaten. Çocukların da ağzından girip burnundan çıkmış, bir de ufak televizyon aldırmıştı mutfağa; şimdi de yemekti bulaşıktı temizlikti derken kadının yavaş yavaş sığınağı haline gelmişti mutfak, biliyordu adam. “oturmuş şimdi o aptal kadın programlarından birini izliyordur” diye düşündü adam yüzünü buruşturarak. Halbuki yanında otursaydı da iki çift laf edebilselerdi.. zaten eskiden beri oturup iki çift laf edebilmişlikleri de yoktu ya, neyse. Iyi ki emekli ikramiyesiyle alabilmişlerdi bu evi, “insanın başını sokacak bir evinin olması gerçekten ne büyük bir saadet” diye düşündü. Üstelik ev de cadde üstündeydi, gerçi aldıklarında pek işlek bir yer sayılmazdı ama şimdi yaşadıkları şehrin önemli arterlerinden biri olmuştu. Evdeki yatağını camın önüne taşıma fikri de onundu. Böylece kimsenin arkadaşlığına ihtiyaç duymadan camdan gelen geçene bakarak oyalanabilecekti. Başını çevirip baktı camdan dışarıya, kış mevsimi olmasına rağmen yazdan kalma bir gün gibiydi hava. Içi cız etti, şimdi giyinip sokaklarda düşmüş yapraklara basa basa yürümek vardı diye düşündü. Sonra da “acaba dışarıdakilerin kaçı bunun farkındadır? Sanki ben daha önce farkındaydım da” diye geçirdi aklından, gülümsedi acı acı. Camın önündeki trafik de sıkışmıştı iyice, haftasonu ya, herkes arabasıyla çıkmıştı herhalde. Havaya baktı tekrar, masmaviydi gökyüzü, birden içine sevinç doldu, gözleri nemlendi, usuldan mırıldanmaya başladı: “aşk gibi, sevda gibi, huysuz ve tatlı kadın”…. O sırada camın önündeki arabalardan birinin içindeydim, onu bir ben gördüm, şarkısına eşlik ettim, sonra yoluma gittim ama onu unutmadım.

meraklısına not: bu şarkıyı çok severim.

21 Kasım 2007 Çarşamba

istedum da istedum-ha bu nedur şimdi?

Bugün işyerinde bizim katın çay ocağına sigara içmeye gittim. Bizim işyerinde sefil sigara içicileri bu hain emellerine ancak kat boşlukları ve çay ocağı benzeri yerlerde ulaşabiliyorlar da. Kat boşluklarında sigara içmek düşünemeyeceğiniz kadar tehlikeli, çünkü hem garip bir hava dolaşımı var orada, hem de katın ortasındaki iki asansörün herhangi birisinden her an herhangi biri inebilir, kapı suratınıza çarpabilir, duman heyecandan genzine kaçabilir, ya da genel müdürü tesadüfen ilk görüşünüz dumanlar arasında olabilir. Bu nedenle hıngır hıngır bir çay makinasının arada fokurdayarak kaynadığı, bir tek bu makinanın durduğu düzlem ile lavabodan ibaret kibrit kutusu büyüklüğündeki çay ocağı daha uygun. Hem çay ocağında radyo da çalıyor bizim kat görevlileri, bulaşık bardakları yıkarken eğleniyorlarmış, öyle dediler. Amma dolaştırdım lafı yahu, diyeceğim o ki, sigara içmeye gittiydim ya ben paragrafın başında, işte o sırada çay ocağının radyosunda yanık yanık bir karadeniz türküsü çalmaktaydı. Hem yanık hem karadeniz nasıl oluyor diyeceksiniz, valla bunlar yeni karadeniz türküleri, bi nevi folk-pop (böyle bir deyim var mıydı ya, aslında Popüler Türk Halk Müziği de denebilir ya da fantaaaazi müziğin Fantastik Türk Halk Müziği dalı da). Ister istemez yöresel yerden yakaladı beni türkü, azıcık kulak kabarttım. Diyor ki:

Babasından istedum kızım küçüktür dedi
Anasından istedum çeyizi yoktur dedi
Ablasundan istedum sevenleri çok dedi
Kardaşundan istedum sana kız mız yok dedi

Allah Allah, aldı mı beni bir merak ne olacak bu çocuğun hali diye..

Amcasundan istedum benden sorulmaz dedi
Dayısundan istedum torum kıyılmaz dedi
Halasından istedum köyden ayrılmaz dedi
Teyzesunden istedum eşi bulunmaz dedi

Vah vah..a çocuk, kıza sorsan ya diye dövünüyorum ben radyo başında ama bizimki devam ediyor turlara:

Dedesunden istedim al da kaç oni dedi
Muhtaruna söyledim mühür vuramam dedi
Azasuna söyledim imza atamam dedi
Hocasuna söyledim nikâh kıyamam dedi

Eniştesune dedim ben kararsızum dedi
Yengesunden istedim ben tarafsızum dedi
Komşusuna söyledim burdan geçmeyun dedi
Fatma ablaya sordum ormana gitti dedi

Al işte kel oğlan keleş oğlan sen köyü dolaşıp önüne gelene sorarsan bu işi, kız alır başını gider tabii. Ben bu arada bi baktım sigara bitmiş ben radyo başında film izler gibi çakılmış duruyorum. Sanırım olayın sonunu siz de merak ettiniz :)

Belimde tabancayla düştüm yollara düştüm
Ormanın derininde sevdiğumle buluştum
Orman köyden uzağa, düşmeyelim tuzağa
Ormanın ortasında geldik kucak kucağa
O davrandı orağa, ben davrandım bıçağa
Allah saburlar versin de bu sevdalu uşağa

Hadi buyur. Böyle bitti. Ne bu şimdi? Arkası yarın olsa bilirim saatini gider dinlerim, ama türkü ayol bu. Aklıma takıldı mı şimdi bunların hali, ormanda karşı karşıya. Demek ki neymiş, sigara sağlığa zararlıymış (toplumsal bir mesaj da verdim hehehe).

Meraklısına not: böyle bir türkünün varlığına inan(a)mıyorsanız, lütfen burayu tıklayınız, ismail türüt'ü benim gibi sevmiyor olsanız bile komedi niyetine seyrediniz. klipte kolunun altında iki tavukla iki dirhem bi çekirdek kızı istemeye giderken başlıyor :) komik kız istemeler deyince zavallı vecihi'yi (şener şen) anmadan geçmek olmaz, o güzelim eski Türk filmlerine selam olsun.

arı vız vız vız


Geçen yaz. Bir sabah işe gelmek için Kadıköy’den her zamanki gibi Karaköy motorlarına binip, üst kata çıkıyorum. Güzelim yaz gününün rüzgarında dağılan lepiska saçlarımı düzeltmek için başımı okuduğum kitaptan kaldırınca, İstanbul’un doyulmaz güzelliği ile gözgöze geliyor, bir sigara yakıyorum. İstanbul’u böyle anlık, suçüstü yakaladığım anlarda hep etrafa göz atıp başka farkeden var mı diye bakınırım. Gene yoktu, heyhat. İnsanlar sabahtan başlamışlar gam yükü katarlarını yola koymaya tıngır mıngır, konuşup gülüşeni bırak, kafasını kaldırıp bakan bile yok. Kışın daha çok şamata oluyor vapurlarda motorlarda, öğrenciler var ya. Derken motor Karaköy’e yanaşıyor, kalkıp merdivenlee yöneliyorum. O gün etek giymişim, eteğim rüzgardan hafifçe havalanıyor, gülümseyerek elimle yatıştırıyorum eteğimi, elim merdivenin trabzanında, prensesler gibi inmekteyim motorun merdivenlerinden, mağrur bir bakışla başımı kaldırıp yanaştığımız Karaköy motor iskelesine bakıyorum, “ah tebaam birazdan yanınızda olacağım” filan derken pıt diye trabzandaki sağ kolumda bir keskin acı hissediyorum. Telaşla bir bakıyorum ki kolumun ortasında bir delikte kanca gibi bişey sallanmakta, ucunda da bal gibi petek gibi garip bişey var. “Bu ne yahu” diyerek çekip atıyorum ve inmeye devam ediyorum merdivenlerden. Derken birden aklımdan şu düşünceler atlılar gibi geçiyor: “Nneydi bu? Köprüdeki balıkçılardan birinin olta ucu mu? Arı mı?Allaaaaaaaaaaah, arı! Beni hiç arı sokmadı ki be! Ya allerjim varsa? Ya şişersem Martin Şort gibi* mazallah !Karaköy’de motorda arı ne arar ya?” Bu sırada merdivenler bitmiş ilerlemeye devam ediyorum, başımı çevirip koluma bakıyorum ve o sırada korku filmlerindeki gibi birşey oluyor, kolumdaki deliğin etrafındaki kızarıklık milim milim yayılmaya başlıyor ve aynı zamanda da şişmekte, ağzım açık seyrediyorum bu doğa olayını, durdum bakıyorum koluma, insanlar (tebaaam) yanımdan farketmeden langır lungur, çarpa çarpa, sürtüne ite geçiyor. Derken başımı kaldırıyor ve aynı işyerinde çalıştığım bir arkadaşımı görüyorum, hemen yanına gidip diyorum ki “beni sanırım arı soktu, allerjim var mı bilmiyorum, ayılıp bayılırsam götüreceğiniz yerde anlatırsın”. Ben böyle deyince kız bir telaşlan, bir panikle.. “ay bayılacak mısın yaniiiiii” diyerek o dakika oracıkta kendisi bayılacak diye korkuyorum vallahi. Yan yan gülümseyerek “hayır yavrum, şanslıysam bayılmayacağım, hadi gidelim” diyorum. Taksiyle gidiyoruz, bayılmıyorum, derhal eczaneye uğruyorum, kalfa daha eczaneyi süpürüyor, “arı soktu beni” deyince gülüyor, oturtup amonyak sürüp pamuk basıyor koluma. Zonkladı bir gün boyunca, şişi indi ama. Şimdi motordan inerken aklıma her gelişinde gülüyorum, ah sivri akıllı arı sen nereden geldin düştün karaköy’e diye.

* Martin Şort ne alaka diyenlere not: Martin Short’un 1991 yapımı “Pure Luck” diye bir filmi vardır Danny Glover ile, sevdiğim bir filmdir.. 1981 yapımı “La Chevre-Keçi” isimli Fransız filminin Amerikan versiyonu (Fransız versiyonunda Gerard Depardieu ve Pierre Richard oynuyordu). Filmin konusu şöyle: Ünlü ve zengin bir işadamının sürekli kör talihinden şikayetçi kızı, Meksika’ya yaptığı bir gezide kaybolur. İşadamı da kızını bulmak için bir dedektif tutar, ama dedektif başarısız olur. Bunun üzerine adamın son ümidi, gene kızı kadar başı dertten kurtulmayan bir muhasebeciden yardım istemektir. Böylece iki kör talihli belki birbirlerini mıknatıs gibi çekeceklerdir :) Film boyu bu kör talih olaylarından bolca görürüz, bunlardan biri de zavallıcığın arı tarafından sokulmasıydı, anında balon gibi şişmişti ve filmin burasını dehşetle hatırladım beni de arı sokunca. (Filmin sonunda baba haklı çıkıyor, Meksika’nın derinliklerinde bir hastanede buluyorlar birbirlerini, hafif hafızalarını kaybetmiş bir halde ve kafaları sargılı bir şekilde iskeleye doğru yürüyorlar ve iskele çökerken film bitiyordu). Aslında hiç modası geçmeyecek bişey karatalihli olmak :) bi de çizgi film vardı, kara bi civciv kafasında yarım yumurta kabuğu ile başına gelen her türlü garabete "ama bu haksızlık, öyle değil mi" diyerek karşılık veriyodu. biz çocukken saftık valla, ben de bi müddet hayatta başıma abuk bişey geldiğinde "ama bu haksızlık, öyle değil mi" dersem herşeyin yoluna gireceğine inandım sanırım. zaten ne demişler, filmlerle gerçek hayatın tek farkı arka planda müzik çalmaması. yani sanki arkada müzik çalsa, herşey daha güzel olacak. ama bu haksızlık, öyle değil mi?

18 Kasım 2007 Pazar

konfeti


Bir aşk biterken, iki sevgili ayrılırken görünmez konfetiler yağar üstlerine. Kimi bu konfetilerin kandan olduğunu söyler, ama aslında beraber yaşanmış anların sıkıştırılmış halleridir o konfetiler. Sonra, bu görünmez konfetilerin üzerine basılarak ayrı yönlere yürünür gidilir..

Aradan zaman geçer, bir başkasını öpmek istersiniz ayakkabınız sıkar. İçine çünkü önceki aşkınızı ilk öptüğünüz anın konfetisi kaçmıştır. Başka biri ile ilk kez birlikte uyanırsınız ki, saçlarınızda önceki aşkınızla ilk uyanışınızın anısının konfetisi, saçınız kaşınır. Ceketinizin cebinde, nice zaman sonra elinizi acıtan başka bir konfeti bulursunuz, beraber ilk içmenizin anısı. Nasıl olduysa bu görünmez konfetiler üzerinize yağdığı zaman bulduğu boşluklara girmiştir işte. Çantanızı boşaltırken karşınıza birlikte sebepsiz gülüştüğünüz günlerin anısı çıkar, bir de birlikte ağladığınız ilk gün. İşte bunu kimseye anlatamazsınız, oturur ağlarsınız.

Nasıl anlatabilirsiniz ki ondan ayrılmak sol kolunuzdan ayrılmak gibiydi diye. Hani şu acemi sol kolunuz. Ne kadar uğraşsanız kalem tutamayan ve sıkışmadıkça çatal bile idare edemeyen sol kolunuz. Ve sonra nasıl diyebilirsiniz ki sol kolunuzun yeniden çıktığını, ona yeniden alıştığınızı. Kim anlar?

16 Kasım 2007 Cuma

şurdan burdan-4

-ilk haberimiz Yaşamın Kıyısında filminde esas oğlan Nejat'ın babasına verip de ısrarla "oku" dediği Selim Özdoğan'ın Demircinin Kızı romanı Türkçe basılmış. merak edenlere ben duyurmuş olayım. İstiklal Kitabevi'nin bastığı kitabının tanıtımından öğreniyoruz ki, Fatih Akın'ın sevimli filmi Im Juli(Temmuz'da) nin de yazarı Selim Özdoğan'mış.


-9 Eylül 2007 tarihli yazımda bahsedip de herkesi meraklara düşürdüğüm Pizza Hut'ta kahvaltı olayını sonunda bağlıyorum. Haftaiçi her gün 5.90 YTL'ye zengin kahvaltı tabağı ve 1.50 YTL'ye de sınırsız çay uygulamasına da başlamışlar. Haftasonları 9.90 YTL'ye açık büfe kahvaltı servisi de devam. ancak her Pizza Hut'ta bu hizmet yok. Hafta içi kahvaltı tabağı, hafta sonu da açık büfe kahvaltı veren restoranlar: Acıbadem, Bağdat Caddesi, Kozyatağı, Süreyya Plajı, Bahçeşehir Prestige ve 7. Cadde/Ankara. Hergün kahvaltı tabağı veren restoranlar ise Beşiktaş, Atakule/Ankara ve Balçova Kipa/İzmir. şimdi bu bölüm gerçekten kültür hizmeti oldu, Pizza Hut'un kendi sitesinde bile yok. sevildiğinizi bilin :)




-Mercan Dede son albümünü çıkarmış. ismi 800. bu yılın Mevlana'nın 800. doğum yılı olarak kutlanması nedeniyle bu albümünde barış temasını işlemiş. Mercan Dede, bu sefer her zamanki mistisizmini rapçi Ceza ile harmanlamış. şarkılar genelde 6 dakikadan uzun, müzikler gene etkileyici ama birden Ceza çıkıp sözleri rap formunda söyleyince ilk dinlemede biraz şok geçirmeniz olası. şarkılardan birinde Yıldız Tilbe'nin de vokali var. "Tutsak" isimli bu şarkının sözlerini de Yıldız Tilbe yazmış. oldukça arabesk nağmeleri olan bu şarkı, enteresan.



ey gökyüzü aydınlık mısın benim kadar ve karanlık
hasret yakarmış, kavuşmak varmış
güneşten sıcak, sudan çıplak
sanırım hiçbirşey yok aramızda aşktan başka



vay hayat, ey hayat



denizde vardı oltam bir balık tuttum zannettim
baktım hepsi rüyaymış mekanım yanmış bir orman
ve tek seçimse çaresizlik ona inanma
göz gördüğünden korkmaz
eski bensem bir çiçek olsam da solmam
anlatsın bilen kimse
hep çeken bilir demişler çekense susmuş
hep konuşmuş çekmeyen kim varsa
anlatsın derdi çeken hüzün kaplı yüzlerinde
karışmakta dertler
ellerinde kürekle kazma
ve der ki şeytan yazma
ben olsam neyle anlatırım neyle anlarım
ben anlatmazsam hangi sazla mürekkebim elimde kağıdım aynam
gönlü saydam olan anlar ancak
işte sayfam hergün intihar peşinde ve umutlar peşinde
bu dünya kapkaranlık ışık başka yerde herkes peşinde
herkes sandığı kadar iyi olsaydı keşke
en azından ay beklerdi üstümde yalnız gecede


başka seveceksin başka şekilde başka biçimde
güneşten sıcak sudan çıplak
hiç kimsenin kalbi/şansı yok
bu benim kendi alın yazım
seveceğim başka yolu yok
seveceksin başka yolu yok



naklen mutluluk istiyoruz (hahaha) di mi
naklen huzur istiyoruz
naklen sevgi
niye varız

aşktan başka



şarkıyı kaç kere dinledim bu sözleri yazmak için şaşırdım. ortadaki "bir oltam vardı" diye başlayan italik bölümü Ceza seslendiriyor. sözleri bilip takip edince rap hoş bişey yahu. ah, bir de naklen mutluluk istiyoruz'dan sonraki hahaha benden değil, Yıldız Tilbe orada gülüyor, konuşur gibi. peşinden "di mi" diyor. var ya onun o arızalı halleri, kaydı gözümün önüne canlanıyor duyunca. alem kadın.



bence başarılı bir albüm, şarkıların podcast'larını doublemoon'un sitesinden şuraya tıklarsanız, dinleyebilirsiniz. ayrıca, radikal'de yayınlanan Mercan Dede ve 800 söyleşisi için de buraya tıklayabilirsiniz.




- İhsan Oktay Anar'ın son kitabı "suskunlar"ı bitirdim bu hafta. çok güzeldi, Anar'ın uzun cümleleri, tınıları kulağınızda şındırdayan kelimeleri ile bir zaman tünelinde Osmanlı'ya gitmek gibiydi. kendinize bir iyilik yapın, okuyun. Radikal Kitap'ta yayınlanan İhsan Oktay Anar ve Suskunlar yazısı için de buraya tıklayabilirsiniz.



-kitap kurtları ve iflah olmaz alışverişkoliklerin vazgeçilmez adresi (kendimi tarif ettiğim anlaşılmıyor değil mi) ideefixe.com'da sanal kitap fuarı başladı. oldukça avantajlı fiyatlarla sunulan kitapların yanısıra, yazarların önerileri, kitap listeleri, söyleşileri de var ama benim için bu fuarı daha özel kılan, fuar nedeniyle düzenlenen bilgi yarışması. burada çeşitli romanlardan rastgele seçilmiş parçaları veriyorlar, siz kitabın ne olduğunu bulmaya çalışıyorsunuz. geçen yıl büyük ödül araba idi. bu yılki ne acaba deyip baktım ki, siteden kendisinin seçtiği 50 kitap verilecekmiş en çok doğru yanıtı bulan kişiye. allah allah, arabalar mı pahalandı kitaplar mı?? bu yılki sorular biraz zor sanki. yarışmaya katılmasanız bile, ilginç olabilir.

15 Kasım 2007 Perşembe

yaşayan en seksi erkek 2007


bugün gazetelerde bir haber: Amerika'da yayımlanan haftalık magazin dergisi People, bu yılın "Yaşayan En Seksi Erkeği" (Sexiest Man Alive) olarak 37 yaşındaki Matt Damon'u seçti. en seksi erkek seçilmesine şaşırdığını söylemiş Matt, haksız sayılmaz, ben de şaşırdım :) hangi filminde seyretttiysem bende pek iz bırakmadan geçip gitmiş, bu silik adamı hangi gerekçelerle seçmişler biliyor musunuz? dergi, Damon'u seçme sebebi olarak dış görünüşünün yanında inanılmaz bir espri yeteneğinin olması ve çok alçak gönüllü olmasını göstermiş. ayrıca çok iyi bir aile babası olan (1 yaşında Isabella adında bir kızı varmış) Matt Damon ödülü önce kabul etmek istemese de daha önce Brad Pitt ve George Clooney'e de verilen ödülü almaya karar vermiş. bu gerekçelerle bir kadın oyuncu herhalde en seksi kadın seçilemezdi diye düşündüm. haksız mıyım?

bu yılki sıralamaya giren diğer isimler arasında Patrick Dempsey, Ryan Reynolds, Brad Pitt, James McAvoy, Johnny Depp, Dave Annable, Will Smith, Javier Bardem, Shemar Moore, Ben Affleck, Adrian Grenier, Will Yun Lee ve Justin Timberlake de yer almış. aynı dergi ''yaşayan en seksi erkek'' olarak ilk kez 1985'te Mel Gibson'u seçmiş. derginin bu sıfata layık gördüğü diğer ünlüler arasında, 1997 ve 2006'da George Clooney, 1995 ve 2000'de Brad Pitt, 1996'da Denzel Washington ve 2003'te Johnny Depp bulunuyor. bakın bunlara hiç itirazım yok, ama Matt olmamış yahu.
şimdiye kadar oynadığı filmler şunlar:

The Bourne ultimatom (2007) hala vizyonda
Ocean's 13 (2007)
The Departed (2006)
The Good Shepherd (2005)
Syriana (2005)
Ocean's Twelve (2004)
Bourne Supremacy, The (2004)
Brothers Grimm, The (2004)
Eurotrip (2004)
Jersey Girl (2004)
Stuck On You (2003)
Confessions of a Dangerous Mind (2002)
Bourne Identity, The (2002)
Third Wheel, The (2002/I)
Gerry (2002)
Ocean's Eleven (2001)
Finding Forrester (2000)
All the Pretty Horses (2000)
Legend of Bagger Vance, The (2000)
Talented Mr. Ripley, The (1999)
Dogma (1999)
Rounders (1998)
Saving Private Ryan (1998)
Good Will Hunting (1997)
Rainmaker, The (1997)
Chasing Amy (1997)
Glory Daze (1996)
Courage Under Fire (1996)
School Ties (1992)
Good Mother, The (1988)
Mystic Pizza (1988)
ayrıca bugüne dek aldığı tüm ödüller 1997-1998 arasında Good Will Hunting filmiyle. bu filmin de senaryosunu bana göre başka bir yavan adam olan Ben Affleck'le yazmışlardı.
yani, uzun lafın kısası, People dergisi, olmamış bu sene. artık önümüzdeki maçlara bakacağız :)

14 Kasım 2007 Çarşamba

botero da istanbul'da

geçen hafta gazetelerde Türkan Şoray giysilerinden oluşan bir serginin açıldığını görmüşsünüzdür. Sultan'ın filmlerde kullandığı giysilerin sergilendiği bu etkinlik, aslında Artistanbul 2007'nin içinde yer alıyormuş (Artistanbul'un hemen girişinde yer alan ve Gönül Paksoy'un küratörlüğünde gerçekleşen "Türkân Şoray-Beyaz Perdeden Kostümler" adlı sergide, Şahin Paksoy'un hazırladığı 'Şoray yüzleri'nin üzerinde, oyuncunun çeşitli filmlerinde giydiği başlıklar, atkılar ve takılardan yaptığı bir seçki bulunuyor, ayrıca Es Konsept standında da Türkân Şoray fotoğraflarının kullanıldığı, İsmet Doğan imzalı "İstanbul'un Orta Yeri Sinema" serisinden de iki çalışma yer alıyormuş). bunu atlamış olabilirsiniz. hatta Artistanbul'a bu yıl Kolombiya'lı ünlü ressam Botero'nun da geleceğini hepten kaçırmış olabilirsiniz. dün akşam bir arkadaşım aradı, "bilsen bilsen sen bilirsin diye aradım" dedi "botero geliyormuş ya da gelmiş, duydun mu?". bu arkadaşımla ben İspanya aktarmalı Küba seferimi birlikte yapmış, Madrid sokaklarında kaybolmuş, orada ilk kez gördüğümüz bir heykelin kimin tarafından yapıldığını öğrenip dükkanlarda Botero posteri aramıştık (bulduk hem de çok güzeldi, ufak ufak 25 Botero resmi vardı posterin üzerinde, şimdi çerçevelenmiş bir halde çalışma odamda karşımda durmakta). hayır, duymamıştım, araştırayım dedim. bugün bir baktım ki, ayol Artistanbul açılmış Karaköy'deki 5. antrepoda (İstanbul Modern'in yanı), 18 Kasım'da da bitiyormuş. Botero'nun kendisi katılamamış sergisine, zaten 4 resmi gelmiş iki de karakalem çalışması. sergilenen tabloların ikisi de şimdiden satılmış. insanları olduklarından iri ve abartılı resmetmesiyle tanınan ve bu anlayışı Leonardo Da Vinci'nin "Mona Lisa"sına bile uygulayan Kolombiyalı ressamın kendisi gelemese bile eserleri böylece ilk kez Türk sanatseverlerle buluşmuş oldu. son yıllarda ise, dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan sergilerinde görülen tabloları ise rahat ve kıyak yaşamdan doygun, etine buduna, tırnakları kırmızı ojeli 1950'lerden kalma burjuva hanımların keyifli tablolarından farklı. Botero, New York'tan Paris'e Atlantik üzerinden uçarken, "New Yorker"da okuduğu Irak'taki Ebu Garib cezaevi üzerine bir yazıdan ve gördüğü fotoğraflardan sonra geçirdiği vicdan sarsıntısı ile harekete geçerek hostesten istediği kağıtlara cebindeki kalemiyle hızlı bir biçimde konularını çizmiş ve Ebu Garib resimlerinin ilk hazırlık eskizlerini böyle yaratmış. sonra da Ebu Garib serisini yapmaya başlamış. savaşın ve işkencenin yüzünü gösteren bu tabloları ilk gördüğümde çok etkilenmiştim. bu tablolardan istanbul'a gelen yok, ama aşağıdakilerden daha fazla örneği şurada, burada ve burada görebilirsiniz.





işte bunlar da klasik Botero karakterleri, dans edenler, tombul Mona Lisa ve aile pozları.


13 Kasım 2007 Salı

kaldırımların Picasso'su (Pavement Picasso)

Önce bu resme bakın.



Şimdi de buna bakın.





Bu nedir dediğinizi duyar gibiyim, ikisi de aynı resim ama ikincisine yanlış açıdan bakıyorsunuz :) Durun anlatıyorum. Bu değişik bir sanatçının eseri, kaldırıma tebeşirle boyayarak yapılmış üç boyutlu bir çalışma. Adamın adı Julian Beaver. İngiliz. Kendisine Kaldırımların Picasso’su diyorlar. Bir röportajında, kaldırımları tebeşirle boyayarak sanat eserine dönüştürmeye nasıl başladığı sorusuna şu yanıtı vermiş:

15 yıldır, belki daha uzun bir zamandır dünyayı geziyorum. Ne iş yaptığımı sorarsanız, bir sokak ressamıydım. İki boyutlu resimlerin yanı sıra ünlülerin portrelerini yapıyordum. Önümden gelip geçenler de yerde duran şapkama para atıyorlar, beğendiklerini de satın alıyorlardı. Üç boyutlu resimler yapma hikayem Londra sokaklarında dolaşırken başladı. Bir gün yürüdüğüm bir sokakta çalışma vardı. Çalışma yapılan yerde bir heykel duruyordu. Heykelin etrafı dikdörtgen şeklinde tuğlalarla örülen bir alanla çevrelenmişti. Bu tuğlalar aklımda hemen üç boyutlu bir görüntü canlandırdı. "Bu alanı maviye boyayarak bir yüzme havuzu oluşturabilir miyim?" diye düşündüm. Böylece belirli bir mesafeden bakıldığında maviye boyadığım alan havuz gibi gözükecekti. İşte bundan sonra üç boyutlu çalışmaya başladım. İlhamı tuğladan aldım. (Baksanıza millet tuğladan bile ilham alabiliyor)

Peki bu resimleri kaldırıma nasıl aktarıyor? Önce çizeceği resimlerin küçültülmüş hallerini kağıt üzerinde tasarlıyormuş. Sonra… Kağıda çizdiğim oranları birebir kaldırıma aktarmam gerekiyor. O yüzden başta halatlar yardımıyla formu oluşturuyorum, sonra boyama ve gölge verme geliyor. Bu işi yaparken tebeşir, pigment ve bir de rahat çalışabilmek için vücudumu yasladığım bir taburem var. Hepsi bu. (Hepsi bu diyor adam ya, inanamıyorum)
Bu işin tekniği sorulduğunda da şu yanıtı veriyor: En önemli şey resme nereden baktığınız. Yani fotoğraf makinesini koyduğum yerden bakmazsanız resmi anlayamazsınız. Bu çok önemli. Üç boyutlu çizimlerdeki oranları doğru hesaplamanız önemli. Bu işin en sevdiğim yanı; hatalarınızı kolayca, bir ıslak süngerle düzeltebilmeniz.

Ve Beaver ondan sonra ABD, Japonya, Rusya, Singapur, Meksika ve birçok Avrupa ülkesinde üç boyutlu çalışmalar yapmış. Geçenlerde de Beaver, World Card'ın davetlisi olarak Kanyon, Beşiktaş Meydanı ve Cevahir'in kaldırımlarına o çok meşhur üç boyutlu resimlerini yapmaya İstanbul'a gelmiş. Bu haftasonu Milliyet’in ekinde görene kadar haberim olmamıştı. Basın haberlerinde taradım, bu yazı dışında haber yok. Aşağıya iki resmini daha ekliyorum, ilkinin adı Batman ikincinin Boat (Gemi). Bir de buraya tıklarsanız, Birmingham’daki bir kaldırıma yaptığı yer resmini aşama aşama izleyebilirsiniz. Nasıl ama, etkileyici değil mi?



12 Kasım 2007 Pazartesi

hassas mevzu

biraz önce radikal'de şu haberi gördüm:

Yönetmen Fatih Akın, bir Fransız gazetesine verdiği demeçte Türkiye'de milliyetçiliğin yükseldiğini, yer yer faşizmin ortaya çıktığını söyledi.
Pazar günleri yayınlanan ‘Journal du Dimanche' adlı gazeteye konuşan Akın, Fransa'da Çarşamba günü gösterime girecek ‘Yaşamın Kıyısında' filmi hakkındaki soruları yanıtladı. Hem Türk hem Alman kimliğine sahip olmanın gururunu taşıdığını anlatan Akın, özellikle de Türkiye'ye her dönüşünde kendinde yeni şeyler keşfettiğini, bu nedenle de her geçen gün daha fazla Türkiye’de vakit geçirmek istediğini söyledi. Türkiye'de adeta bir ‘Matrix evreni’ ile karşılaştığı savunan Fatih Akın, “Milliyetçilik çok güçlü. Kafkaesk bir bürokrasi var. Ayrıca filmin çekimleri sırasında o inanılmaz anı yaşadık. Türk figüranlar, bir siyasi eylemci tutuklandığı sırada alkışladı. Faşizm, İstanbul sokaklarında kol geziyor” diye konuştu.
Fransa’da çok sevilen ve yakından tanınan Akın’ın son filmi ‘Yaşamın Kıyısında', 14 Kasım Çarşamba günü tüm ülkede toplam 24 salonda gösterime girecek.


bunun üzerine sizinle paylaşmaya karar verdim. bu Pazar günü, Kadıköy Haldun Taner Sahnesi’nde Tozlu Çizmeler adlı oyunu izledim. Oyunla ilgili olarak Şehir Tiyatroları resmi web sitesinden aldığım bir bölümü aktarıyorum: Engin Uludağ’ın yönettiği Tozlu Çizmeler, 1. Dünya savaşı ve İstanbul’un işgalinin Türk insanı üzerindeki etkilerini anlatıyor. Yorgun, yenik ve bekleyiş içindeki Osmanlı subayı Rıfkı’nın işgal güçleri ile mücadele için arkadaşlarıyla birlikte yola çıkışının anlatıldığı Tozlu Çizmeler’de, işgal güçleri ve bu işgal karşısında sinen halk ve Anadolu’da büyümeye başlayan bağımsızlık hareketi İsmet Küntay’ın kalemiyle hayat buluyor. Oyunda Levent Üzümcü (Rıfkı), Ertuğrul Postoğlu (Rüştü Çavuş), İbrahim Can (Ömer Lütfü), Yıldıray Şahinler (Yüzbaşı Scott), Kutay Kırşehirlioğlu (Azmi Bey), Aslıhan Kandemir (Safiye), Caner Çandarlı (Yüzbaşı Cevat), Emre Narcı (Harun Bey), Ayşegül İşsever (Hacer), Rahmi Elhan (Başçavuş/Çoban), Münir Kutluğ (Haşim Ağa), Murat Derya Kılıç (Kahya), Süleyman Baçlın (İdris Dayı), Ozan Gözel (Sivil-Stavro) ve Cem Uras (Nizamettin) rol alıyor.


Ilk perdede dağılmış Osmanlı ordusunun , işgal altındaki İstanbul’daki evine dönen bir subayı olan Rıfkı’yı tanıyoruz. Rıfkı’nın babası da askermiş ve şehit olmuş. Rıfkı ise bu şekilde eve dönmüş olduğu için öfkeli, yaşadığı çaresizlikten dolayı kızgın.. birşeyleri beklediğini farkediyoruz. Gene subay olan bazı arkadaşları direniş için yavaş yavaş toplanmaya başlıyorlar. O sırada, Rıfkı’nın evinin bahçesinde toplanmışlarken, dışarıdan “Teslim olun, etrafınız sarıldı” uyarısıyla beraber arkadaşları kaçıyor ama Rıfkı yakalanıyor. İste aşağıdaki fotograftaki sahne.



Rıfkı gözlerinden şimşekler çıkararak ellerini kaldırmış, teslim oluyor; etrafında silahlı 4 ingiliz askeri. Bu görüntü ile ilkperde bitti, perde kapandı, seyirciler alkışlamaya başladı. Alkışların başlamasıyla, önlerde oturan bir genç ayağa kalkıp bağırmaya başladı: “bir Türk askeri esir alınıyor, siz bunu alkışlıyorsunuz, bunu asla kabul edemem, bunu alkışlayamazsınız, hayır hayır” diye. Seyirciler aldırmadan alkışlamaya devam ediyorlar ve ona “aaa deli mi ne? perde bitti oyuncuları alkışlıyoruz, sen ne diyorsun” filan diyorlar. Genç adam sonra kalkıp gitti, hepten mi çıktı arkalara mı geçip 2. yarıyı seyretti bilmiyorum.

10 Kasım 2007 Cumartesi

sarı otobüs


Bugün yaratıcılık seminerimizde öncekilerden tamamen değişik bir gün yaşadık. Sabah saatimizde fotograf sanatçısı Tufan Kartal bize fotograf sanatı ile ilgili önemli uygulama bilgileri verdi. Kendi fotograflarının yanısıra usta fotografçıların çektiği fotograflar üzerine konuştuk. Özellikle beni gibi amatör fotograf meraklıları için bir profesyoneli dinlemek ilginç bir deneyimdi. Bu sunum sırasında tabii fotografta nasıl yaratıcı olunabileceğinin ipuçlarını da aldık. Şimdi geldi mi bana bir fotograf çekme arzusu? Elimde makinem ve diğer yaratıcı aparat, sokaklarda ya da dağda kırda dolaşıp bir şeyleri görüntülemek istedi canım. Bu arada aklıma eski çektiğim fotograflar geldi, D.Ö. dönemden kalma (dijital makinemdan önceki dönem), o dönemlerde de belki çok sanatsal olmayan ama benim çok hoşuma giden fotograflarım vardı, filmleri nerededir acaba diye sürekli onu düşündüm. Yukarıdaki fotograf da, Tufan Kartal'ın ödüllü bir fotografı, Piyer Loti kahvesinde ilk karın yağdığı bir sabah çekilmiş.

Sonra sunum bittiğinde, bugünkü programın 2. bacağı olarak gene bir fotograf sanatçısı olan Yelda Baler’in Sarı Otobüs’le 2004 yılında yaptığı geziyi anlatacağı bir sunum daha olacağından o sunumu da izlemek üzere kaldık. Ne iyi yapmışız! Salona girdiğimizde bizi bir tütsü kokusu ve arabesk bir müzik karşıladı. Yelda hanım o gezi hatırası olarak aldığı her şeyi kutulara doldurup getirmiş fotografların çekildiği ülkelerin tam ambiyansını yakalamak için, müzik cdlerini dinleyerek, baharat kutusunu koklayarak, Hindistan’dan aldığı işlemeli pullu kumaşlarını, hatta o gezi sırasında satın alıp kullandığı yerel giysileri ve takıları da giyip çıkararak son derece dinamik ve zevkli bir gösteri sundu bize. Sunum hiç arasız iki buçuk saat sürdü ama bir an bile heyecan ve tempo düşmedi. Sarı Otobüs, 1990’dan beri devam eden bir proje. Her yıl 10 kişi sarı bir otobüse binip İstanbul’dan Katmandu’ya kadar, İran-Pakistan-Hindistan ve Nepal’den geçerek, gidiş dönüş yaklaşık 60 günde 20.000 km yol yapıyorlar. Otobüs dediysem öyle sıradan bir otobüs değil, bir yaratıcılık harikası, şöyle ki içine 12 kişilik yatak düzeni ve sekiz kişilik çalışma masaları yerleştirilmiş, sahra mutfağı, lavabosu, su deposu ve üstünde bir de çekim platosu bulunan özel bir araç. Bu yolculuklara ait anılarını, projenin mimarı ve rehberi Özcan Yurdalan 5 kitaplık bir seride anlatmıştı; Ahşap Fanus-İran yolculuğu, Mavi Çöl-Pakistan yolculuğu, Naure Çarkı-Suriye Yolculuğu, Namaste-Hindistan yolculuğu ve Sagarmatha Eteklerinde-Nepal yolculuğu. Bu kitapların ikisini daha önce okumuştum, ancak fotograflarla görmek ve canlı canlı dinlemek de apayrı bir keyifmiş doğrusu. Bakın bir röportajında Özcan Yurdalan Sarı Otobüs’ün hikayesini nasıl anlatıyor: Bir turist olarak gezmek var, bir de seyyah gibi. Eğer gerekli önlemler alınmazsa turizm, yerli kültüre, ekonomiye ve çevreye çok ciddi zararlar verir. Aynı zamanda turist olarak o faaliyete katılan insanın, kendini geliştirmesinin önüne bir takım engeller koyar. Dolayısıyla söz konusu olan turist gibi gezmek değildir. Önemli olan seyyah gibi gezmektir. Kendi başına, plansız programsız, nerede ne zaman yatıp kalkacağı belli olmadan... Bu ikisinin arasında bir yerde işte bizim bu Sarı Otobüs. Bu ne tam turist gibi gezmek, ne de seyyah gibi gezmek. Birbirini tanımayan 10 - 15 kişi, bu Sarı Otobüs’e binip, her yıl bir kez Katmandu’ya kadar gidip geliyor. Bu süre boyunca da 20 bin km yol yapıyoruz, aşağı yukarı dünyanın yarısı.

Bu gezilere literatürde overland deniyormuş. Gerçekten de bir ülkeyi görmek ile yaşamak birbirinden çok ayrı kavramlar. Sarı Otobüs yolcuları gittikleri her ülkede halkın arasında dolaşıp karşılıklı bir etkileşim içinde yaşayarak yapıyorlar gezilerini. Her ihtimale karşı gitmeden aşılarını yaptırarak tabii :) belki bir gün ben de katılırım aralarına, belli mi olur.. Sarı Otobüsle ilgili değişik yazılar için buraya, buraya, buraya, buraya ve buraya tıklayabilirsiniz.

6 Kasım 2007 Salı

gecelere akmak

Sevgili Ekmekçikız geçen gün gecelere akmak diye bir yazı yazmış, pek eğlenceliydi. Benim de aklıma gecelere akmak deyince yaşadığım bir olay geldi.

Sene 2002. eski işyerinde şube yöneticisiyim. Orada şube yöneticilerine her yıl nisan ayında şube performansı oranında bir çek verilirdi, yönetici/yöneticilerin de bu çekin bir kısmı ile şube performansını sağlayan çalışanlarına bir yemek ısmarlaması ya da benzeri bir organizasyon yapması adettendi. Ben çalışma arkadaşlarıma sordum, “nereye gidelim siz seçin” diye. Bunlar aralarında konuşmuşlar, anlaşmışlar, geldiler ve dediler ki “biz Fatih Ürek’e gitmek istiyoruz”. Haydaaa. İyi de, o zaman Fatih efendi Maçka’da Zevk-i Sefa’da çıkıyor, nasıl gideriz, evleriniz çok uzak, gece uzun filan. Ayarlarız dediler, peki dedim ben de. Zilli Shakira kemerleri hazırlandı, evlere servis yapacak minibüs ayarlandı, rezervasyonlar yapıldı, bir cumartesi akşamı biz hazırlandık, işyerinin önünden minibüse binip yola çıktık. Çocuklar nasıl mutlu, nasıl şen, laylaylom Zevk-i Sefa’nın önüne geldik. Millet Jaguar’larla Mercedes’lerle geliyor biz minibüsten iniyoruz, üstelik in in bitmiyoruz. Neyse, girdik içeriye, en ön masayı hazırlatmışlar bize, geçtik oturduk. Program başladı, önce tanınmamış bir popçu (şimdi Murat Boz olabilir gibi geldi bana), sonra Mezdeke Grubu derken hava ısındı, bizimkiler de. Sandalyeleri arkaya itip masanın başında kalktılar oynuyorlar. Birden ortalık karıştı. Meğer o akşam Galatasaray’ın maçı varmış ve şampiyon olmuşlar, kutlamaya da Fatih Ürek’e gelmeleri tutmasın mı? İçeriye hem futbolcular hem onlar kadar kalabalık kameralı mikrofonlu gazeteciler doluşuverdi. Zaten sıkışık bir yer, yanımıza hemen bir masa sığıştırdılar, iyice hıngırhışık bir yer oldu. Ama program tam hızıyla devam ediyor, Fatih Ürek çıktı, sevinç çığlıkları attı sonra meşhuuur yılan dansı, kameralar kayıtta, bizimkiler sandalyelerin üstünde oynuyorlar, futbolcuları çeken her kamera bizi de alıyor ister istemez, önce yüzümü ellerimle sakladım sonra baktım ki battı balık yan gider. Futbolcuları Fatih Ürek sahneye çıkartıp oynattı filan, derken birden ortalık karardı ve bir “hepi börtdey” müziği çalmaya başladı bangır bangır, kim ne demeye kalmadı bir baktım benim için hazırlanmış bir pasta, minibüste saklaya saklaya getirmişler fark etmemişim, Nisan sonu benim doğumgünüm, Fatih Ürek sahneden “ay kimin doğumgünü, ben de pasta istiyoruuum” diye bağırıyor. Pasta masamıza geldi, tüm kulüp alkışlıyor bize bakıyor filan, ben yerde delik arıyorum, bulsam girip kaçacağım. Fatih Ürek bu esnada göbeğini hoplata hoplata koşarak masaya geldi, “senin doğumgünün mü ay öpücem” dedi. Öpme diyorum ama gürültüden duyulmuyor, öptü beni. Öpmekle kalmadı, yanak yanağa bir resmmiz çekilsin diye fotografçıyı çağırdı, flaşı dolana kadar öyle yanak yanağa kalmak ve gülümsemek zorunda kaldık. Neyse resim çekildi de, Fatih sahneye döndü. Eğlence devam, eller havaya, beller kıvrılsın, vur patlasın çal oynasın.. Bu arada biz saatin farkında değiliz, ama bir kısım arkadaşlar birbirlerine yaslanıp uyumaya başlamışlar bir baktım ki. Minibüs şöförünü aradık gelsin bizi toplasın diye, adam gelince arayacak, bir türlü gelmez. Bizim masa uyuklar, millet ayakta eğlenir, bekliyoruz. Şöför geldiğinde saat 3’tü. Minibüse geri doluştuk tam mevcutlu olarak, ama olay burada bitmedi. Sanki akşam iş çıkışı gibi, deli bir trafik, sanırsınız tüm İstanbul ayakta, arabalar korna çala çala gidiyor, ellerinde Galatasaray bayrakları, biz dehşet içinde camdan bakıyoruz, köprü kilit. Bu hali gören arkadaşlar direkt uyku moduna geçtiler. Minibüs ilk beni bıraktı evime, gün aydınlanmıştı, sabah ezanını okudu müezzin uzaklardan, eve girerken çocuklara baktım, hepsi perişan.. şöför hepsini tek tek eve bırakmış, Pendik’te oturan arkadaşlar 7’de eve varmışlar, şöför “bir daha beni aramayın” demiş, sonradan öğrendim. O haftaki bütün magazin programlarına çıktığımızı da sonradan öğrendim. Genel Müdürlükten ya da Bölge Müdürlüğünden telefon bekledim bütün hafta yusuf yusuf, ama kimse seyretmemişti anlaşılan. Ah, sonraki yıl mı? Bu sefer ben söyledim nereye gideceğimizi, Park Orman’a gidip havuzbaşında brunch yaptık efendi efendi. Gecelere akmak mı? Mersi, kalsın.

Meraklısına not: O resim hala duruyor ama tarayıp buraya koymaya elim elvermedi (zaten tarayıcım da yok hehe). Kuzenim bana evim genelde kırmızı diye gidip kırmızı peluş bir çerçeve almıştı, onun içinde duruyor resim.

yoğun istek (!) üzerine eklemedir. vay be, gençmişim yahu :)

5 Kasım 2007 Pazartesi

haftasonu ve çanta

Geçmiş olsun mesajlarınıza çok teşekkür ederim, geçti şükür. zaten sanırım mikropların ömrü o kadardı :) sesim hala kırçıllı çıkıyor ama enerjim yerine geldi ve lime lime, her oturduğumda bedenimin dağıldığını düşünme hislerim geçti. gerçi haftasonu dinlensem belk daha iyi olurdum ama duramadım. cumartesi önce seminerime gittim, bu hafta sonu konumuz "zaman"dı. zaman ve onu algılayışımız üzerine konuştuk. sonra sem'le buluşup, o gün gazetelerde kurtulduğunu okuyup çok sevindiğimiz taksim akm'ye pavarotti'yi anma konserine gittik. bu konsere italyan kültür derneği de destek vermiş ve orkestra şefi ile tenorlardan birini italya'dan getirmişler konuk olarak. misafir italyan tenor yanında 7 Türk tenor da konsere katılarak, ünlü aryaları söylediler. konserin başında ve sonunda barkovizyondan pavarotti'nin fotografları ve aryaları ile yapılan gösteri çok hoştu. çıkınca taksim, kaktüs. kaktüs, beyoğlu'nun en az değişen yerlerinden biri herhalde. şimdi cihangir'de de bir şube açıyorlarmış, tadilatı devam ediyormuş. beyoğlu'ndaki de duracakmış ama. pazar günü annemle bir akrabamıza hasta ziyaretine ve oradan da bir nikaha gittik maltepe'ye. maltepe sahilde yapılan yeni maltepe kültür merkezi'ne hiç gitmemiştim; bir tek nikah salonu değil, kütüphanesi, konferans salonu da olan büyük bir bina. manolya nikah salonu ise çok modern, insani bir nikah dairesi olmuş. nikah dairesinin insanisi mi olur diye soracak arkadaşlar, acaba hiç üsküdar nikah daiesine gittiniz mi diye sormak isterim size. ne girişi giriş, ne çıkışı çıkış, içiçe hıngırhışık bir yerdir. maltepe'deki hem bu açıdan ferah ve sıkıntı vermeyen bir yapı olmuş hem nikah salonu konseptini modernleştirmişler. nasıl mı? nikah masası yüksekçe bir stand üzerinde duruyor, beyaz lake ve etrafı beyaz güllerle süslenmiş. masanın arkasında yüksekte bir ekrandan evlenecek çiftin eski fotograflarından oluşan bir barkovizyon gösterisi ile çifti bekliyorsunuz. fotograflar doğumdan başladığı için arada matraklıklar da oluyor. neyse, sonra müzikle beraber masanın arkasındaki asansör kapısı açılıyor ve heyecanlı çiftimiz çıkıyorlar. o sırada nikah masası ikiye ayrılıyor ve yürüyerek öne kadar gelip misafirleri selamlıyor, ardından birleşen masaya oturuyorlar. biz annemle erken gitmişiz, önceki çiftin nikahına da katıldık, ben tanımadığım bu insanların fotograflarını izlerken hayatlarını kafamda yazdım, sonra karşımda görünce de pek duygulandım. sonra gece de denzel washington ile russell crowe'un son filmi american gangster'i seyrettim. şubat 2008'de vizyona girecekmiş Türkiye'de. dürüst bir polis (crowe) ile amerika'nın vietnam'da savaşta olmasından faydalanıp oradan eroin getiren ve hiç dikkat çekmeyen bir suç baronunun (washington) gerçek öyküsü. denzel washington'un tüm filmlerini seyrettim hemen hemen ve beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı, hep iyidir filmleri. bu da iyiydi, ancak filmin ilk yarısının temposu biraz ağırdı, ay hadi deyip durdum içimden. sonra neyse açıldı ve bomba gibi bir son 40 dakika sundu film. yönetmen ridley scott. polis-mafya filmlerini sevenlere duyurulur.
bu arada sizinle Can Dündar'ın eski bir yazısını paylaşmak istiyorum, 17 ekim 2004'de yazmış, hayalgücü ve yaratıcılık üzerine ilginç bulduğum bir yazı. bakalım siz beğenecek misiniz?



ÇANTA

Genç yönetmen yeni filmi için yüzü düzgün, kamera karşısında rahat, düş gücü gelişkin bir kadın oyuncu arıyordu.
Gazeteye ilan vererek adayları davet etmişti.
Gün boyu peş peşe girdiği mülakatlardan yorgundu.
O, kendine yeni bir kahve koyarken, sıradaki oyuncu adayını içeri aldılar.
Alımlı genç kız, yüzünde meraklı bir tebessümle deneme kamerasının karşısına oturdu ve yönetmenle sohbete başladı.
Adı Emile Muller'di.
Kısa hasbıhalden sonra yönetmen değişik bir şey denemiş olmak için "Çantanızı açıp bana içindekileri birer birer anlatır mısınız?" dedi.
Genç kız arkadaki çantaya uzandı.
Fermuarını açtı.
Önce eline gelen iri kırmızı elmayı çıkarıp anlattı:
"Bu elmayı sabah tezgah başında meyvelerini parlatırken gördüğüm manav hediye etti. Çok iştahlı bakmış olmalıyım."
Sonra bir kitap çıkardı.
Henüz kitabın ilk sayfalarında olduğunu ve okuduğu satırlardan çok etkilendiğini anlattı. Romanın baş kahramanının dalaverelerinden söz etti.
Ardından bir gazete çıkardı:
İş aranıyor ilanını orada okumuştu. Listede, başvuracağı başka işler de vardı.
Sonra makyaj çantası, ajandası ve not defteri...
Yönetmen, bu sonuncudan rasgele bir sayfa çevirip okumasını isteyince defteri açıp mahcup bir edayla okudu genç kız...
Özel duygulardı okudukları...
Derken çantanın gizli bölmesine attı elini...
Oradan iki fotoğraf çıkardı.
Biri uyuyan genç bir adam fotoğrafıydı:
"Sevgilim" diye açıkladı:
"Fotoğraf çektirmeyi hiç sevmez de... Ancak uykudayken çekebiliyorum fotoğrafını..."
İkinci fotoğrafın annesinin evlenmeden önceki hali olduğunu söyledi. O halini şimdikinden daha çok seviyordu.
Genç kızın, çantadan çıkarıp büyük doğallıkla anlattığı her bir nesne, bir yapbozun parçaları gibi onun hayatından kesitler sunuyordu.

* * *


Bu oyun, 15 dakika kadar sürdü.
Sonunda yönetmen Emile'e teşekkür etti.
Çıkarken kapıdaki görevliye telefonunu bırakmasını söyledi.
"Arkadaşlar gelecek hafta sizi arar" dedi.
Emile çıkarken, yönetmenin asistanı girdi içeri...
Dışarıda bekleyen daha pek çok aday vardı.
Yönetmen gerindi.
Kısa bir mola vermek istediğini söyledi.
Hala aradığını bulamamıştı.
Yeni bir kahve doldururken karşısındaki sandalyeye asılı çantaya ilişti gözü...
Biraz önce içindekilerin birer birer anlatıldığı çantaydı bu...
Telaşla asistanını uyardı:
"Giden kız çantasını unutmuş, hemen koşup yetiştirsene..."
Asistan kız sandalyeye baktı ve "Yoo... O benim çantam" dedi.
Yönetmen, koltuğundan ok gibi fırlayıp kapıya seğirtti.
Aradığı oyuncuyu bulmuştu.


* * *

20 dakikalık bu siyah - beyaz Fransız filmini geçen hafta, 10. Avrupa Filmleri Festivali'nde izledim.
Kısa filmin adı, filmdeki kızın adıydı:
"Emile Muller"
Yönetmeni:
Yvon Marciano...
Konusu:
"Hiçbir güç, düş gücü kadar güçlü değildir".

2 Kasım 2007 Cuma

hem gribim hem mimlendim

Gribal enfeksiyon nedeniyle bu haftayı rölantide geçirdim. bi kutu nuropren, bi kutu kalsiyum sandoz, bi şişe iliadin sprey (mucizevi bişey), bolca limon-mandalina-hatta greyfurt, yarım kavanoz bal, iki bobin tuvalet kağıdı harcadım. şimdi fena değilim. bu enfeksiyonun da bir ömrü var neyse ki, ne demişler: ilaç alırsan 7 günde, almazsan bir haftada geçer :) sesim hala karga gibi, yüzümün rengi atık, ama fena değilim gene de. dün rapor aldım işe gitmedim. rapor almak için sabah evden çıktım, acıbadem kozyatağı'na mı gitsem diye düşünürken, evin yakınındaki sağlık ocağı aklıma geldi. oraya gittim ilk kez. sabah olduğu için pek kalabalık değildi. herkes elinde ssk ya da bağkur cüzdanlarıyla oturuyordu. ben de ikisi de yok. gişedeki görevli kıza "sağlık cüzdanım yok, parayı peşin mi ödemem gerekiyor" diye sordum, bu arada etrafta pos makinesi arıyorum, ama yok. kız "TC kimlik numerooonuz?" dedi. cep telefonuma kaydetmiştim bu numarayı neyse, söyledim. elime bir kağıt verdi üzerinde 12 yazıyor, "3 numaralı odaaa" dedi. peki. gidip 3 numaralı odanın önünde beklemeye başladım. iki kişi sonra bana sıra geldi, muayene oldum, raporumu aldım, bana bir de aspirin c yazdı doktor. çıktım gittim, ilk kez TC vatandaşı olmanın böyle bir yönü olduğunu yaşamış oldum, bedava sağlık hizmeti. neyse, dün yattım evde. palahniuk'un gösteri peygamberi kitabını bitirdim. bu kitap bence şimdiye dek okuduğum en iyi palahniuk kitabıydı. sonra kalkıp palahniuk'un web sayfasına girdim. ağzım açık kaldı. hiç böyle yazar sayfası görmemiştim. her kitabında Amerikan sistemini, kapitalizmi, tüketim toplumunu yerden yere vuran saldırgan palahniuk; kendi web sayfasında üzerinde kitaplarının adı olan tişörtler satıyor! bunun dışında anıları, kitapları üzerine yazılanlar, eleştirileri, başka metinleri, metin yazma ipuçları, üye olursanız değişik atölye çalışmaları filan da var. ilginçti.

bugün işe gittim. penceremden gün kapkara görünüyordu. ama önce Devlet Opera'sından bana mail gelip de Aralık ayında Kadıköy Süreyya Opera'sında Folklorama oynayacak haberini alıp, ona bilet alınca pek bir mutlu oldum. üstüne bir de İzmir'deki kadim dostum Vladimir'in kolisi gelince, keyfim bin kat arttı. koliden bir kutu çikolata ile beraber bir sürü film, bir sürü mp3 cdsi ve daha bir sürü şey çıktı. gerçi Vladimir bu kolileri hazırlarken evde bayağı yer açıldığını söyledikçe, eline geçen atmaya kıyamadığı şeyleri de bana yolluyor hissine kapılmıyor değilim :) oburluğun gözü kör olsun, kutudan çıkan kremini şekerini yerken dişim kırılıyordu az kalsın! neyse, sağolsun varolsun, vallahi Vladimir'cim ellerin dert görmesin, bak şimdi senin mp3'leri dinliyorum bi yandan.

derken bir baktım sevgili artemis beni mimlemiş. iki tane özlü söz yazacakmışız. valla aradım taradım, not aldığım sözlere baktım, size de olur mu bilmem, bir gün bir sebeple birşey hoşunuza gider not alırsınız ama sonra bakınca acayip gelir size, hatırlayamazsınız onunla ne yakınlık kurduğunuzu filan, öyle oldum ben de. sonra gene elime ilk geçen iki sözü seçtim. sonra arada necefli maşrapa niyetine özlü sözler koymayı da aklımın kenarına not ederek onları ekliyorum:






şimdi mim dalgası gereği, topu sevgili hep'e, sevgili gulteneinen enkelini'ye ve yaklaşık bir aydır yazar tıkanması yaşayan sevgili sem'e atıyorum.