15 Mayıs 2009 Cuma

Gizli aşk bu

Çarşamba sabahı elimde günün ilk çayı, internette bir yandan gezerek gazeteleri okuyordum. Milliyet’te yazarlar sütununa bakarken Ece Temelkuran’ın “Gizli Aşk Bu” isimli bir yazı yazdığını gördüm, ki severim kendisini, tıklayıverdim nedir bu diye (geçen yıl Uğur Mumcu’nun oğluyla evlenmişti, gizli aşkı da nedir yani). Yazının ilk kelimleri ile beraber, ben de mırıldanmaya başladım şu şarkıyı:

Gizli aşk bu, söyleyemem derdimi hiç kimseye
Zevke veda, neşeye de, veda artık herşeye
Arzular bir bir hayal oldu, baharımın gülleri soldu
Gönlüm hicran, hasret, gamla doldu

uzun zamandır ne düşündüğüm ne de dinlediğim bu şarkıyı mırıldanmak öyle hoşuma gitti ki. Sonra aynı gazetede Asu Maro’nun yazısını görmeyeyim mi? ilk paragrafa bakar mısınız : “Hani bir kuş sürüsü geçer baktığın gökyüzünden bir akşamüstü. Bakarsın hepsi aynı yöne gider. Bir tanesi arada şaşkın şaşkın başka bir yöne seyirtir. O kuş âşıktır işte!”

öğle tatilinde gidip aldım kitabı. Oturdum yemek yerken okumaya başladım. Sonra iş çıkışı otobüste, eve gelip üstümü değiştikten sonra iliştiğim kanepede giderek yayılarak okumaya devam ettim. Bitmesine az kalınca “aaaa ne bu canım” diye attım elimden. Aslında bitsin istemediğim için. Hani şu eski filmlerde hasta olduğunu sevgilisine söylemeyip de, dimdik durmaya çalışarak “nayır nalan ben seni aslında hiç sevmedim ki” diyen, sevgilisinin arkasından da yere yığılarak ağlayan jönler gibiydim. Heyhat! Bu çabalarımın bir faydası olmadı. Dün öğlen arasında bitirdim. Hazırlıklıydım ama gene de bir damla gözyaşım şinitzelime damladı. Yemek sonrası çayımı içerken yeniden karıştırdım kitabı, bir daha mı başlasam diye. Çok güzeldi çok. Eski filmleri seviyorsanız, tam bu havalarda, lütfen atlamayın. Bugün de iki kitap gazetesinde yazarı Özen Yula ile yapılmış söyleşi vardı: “okumak istediğim kitabı yazdım” diyor. Ne mutlu ona, ben de tam okumak istediğim kitabı okudum. Ah bir de elimde olaydı da Mediha Demirkıran’dan “Gizli Aşk Bu” şarkısını da ekleyebilseydim.

06 Mayıs 2009 Çarşamba

kitap humması



Bu fotograftaki kadın, Emily Dickinson. Amerikalı kadın şair. hayatı Massachusetts'de Amherst kasabasında geçti. 1830-1886 yılları arasında yaşadı, hiç evlenmedi, 56 yaşında öldü. 1862'de, henüz 32 yaşındayken ne olduysa karar verdi, eve kapandı. hayatının son 24 yılında evden dışarı çıkmadı. yaşarken yedi şiiri yayınlanmıştı, ölümünden sonra odasında 1800'e yakın şiir bulundu ve hemen hepsi yayınlandı. döneminin en orjinal şairlerinden biri sayılır. dileyen burayı tıklayarak şiirlerinden örneklere ulaşabilir, amma benim asıl bahsetmek istediğim şiiri şu, Nazmi Ağıl tarafından Türkçeleştirilmiş:



Bir kitap kadar elverişli değildir hiç bir gemi
Uzak ülkelere götürmek için bizi.
Ve hiç bir atın şaha kalkmış
Bir sayfa şiire ulaşamaz hızı.
En yoksullar bile katılabilir bu tura
Kaçak yolculuk etmelere son,
Ne kadar hesaplı şu
Insan ruhunu taşıyan fayton!


kitaplar üzerine yazılmış en güzel şiirlerden biri bence. Mart ve Nisan aylarında dört kız arkadaş kitap hummasına tutulduk. herşey bir sabah içimizden birinin "aaaa sabitfikir'de kitap şenliği başlamış, 2-3-4-5 liraya kitaplar var" diye mail atmasıyla başladı. zincirleme reaksiyon şeklinde devam eden bu etkinlik, günler boyu 4 kişi beraber/ 2 kişi beraber/ 1 kişi gizli/ 3 kişi beraber verilen siparişler şeklinde devam etti. herkesin gözü öbürünün listesinde kaldı. fiyat ucuz ya, "amaaan merakıma değer mi, alayım gitsin" ya da "ay ne güzelmiş benim kütüphanemde de olsun" diyerek, çoğunlukla sanırım birbirimizi motive ederek çığ gibi büyüdük. bir sürü liste havada uçuştu, her sipariş sonrası ödeme tabloları hazırlandı, herkesin herkese borcu oldu filan filan. hakikaten güzel kitaplar aldık, şimdi tam gaz okumaya devam ediyoruz. herhalde bu yıl acil-yeni çıkan-dayanamayacağım yazarlar dışında kitap almayacağım. ve kesinlikle yeni bir kütüphane çözümüne ihtiyacım var :)
kitapsız kalmayın ve kitap armağan edin sevdiklerinize dostlar! şimdi lütfen yukarıdaki şiiri yeniden okuyun.
Meraklısına Not: Emily Dickinson'la ilgili Türkçe wiki sayfası burada, biyografisi ve şiirlerinden örnekler (ingilizce) burada, Müze evi'nin sayfası burada. 16 Mayıs Cumartesi günü Müze civarında yıllık şiir yürüyşü yapılacakmış, ne güzel. Burgazada'da da Sait Faik'in öyle bir anma töreni olur, bu haftasonu olabilir hatta, haberi olan var mı?

04 Mayıs 2009 Pazartesi

223

işte bazen kendimi bu resimdeki hatun gibi hissediyorum. yani ortadaki. (böyle deyince de temel fıkrası gibi oldu, hani iki yanında ineklerle resim çektirmiş de, memlekete yollarken arkasına "ortadaki benum" yazmış ya). gerçekten, özellikle iş hayatı insana bu hissi nasıl sık veriyor anlatamam. tüm gün boyunca aybaşında hazırlanan bir raporu hazırlamak için, bugün izne başlayan ve giderken tüm verileri (ve herşeyleri aslında) darmadağınık bırakan bir arkadaşın arkasından söylene söylene uğraştım. bazı excel tablolarının formülasyonları bile bana karşıydı yahu, elle girdim filan, sonuç: gözlerim kaydı, aklım boşaldı, rapor hala bitmedi. güya güzel bir yazı yazacaktım dönüş şerefine. bu sıkıntılı günün üstüne işte ancak bir yanında astronot, bir yanında zuzaylı biriyle böyle oturup kalırsın. yarın devam. raporda hala kayıp olan 25 bin doları arıyorum, bulan haber versin :)


doğumgünümde "döndüm" dedikten sonra, sürpriz bayramla haftasonunun tadına baktım. cumartesi akşamüstü Süreyya'da Güldestan adlı dans ve müzik gösterisini izledim. pazar günü de Şehir Tiyatroları'nda Maskeliler adlı oyunu (bu yılın çeşitli tiyatro ödüllerinde ismi yılın prodüksiyonu, en iyi erkek oyuncu ve dekor dallarında geçmişti) izledim.
Güldestan, modern dansın en güzel yorumlandığı gösterilerden biri. koreografisi ve yönetmenliğini Beyhan Murphy, müziklerini Mercan Dede yapmış ve çok etkileyiciydi. geçtiğimiz yıllarda AKM sahnesinde sergilenmiş bu oyunu şimdi Süreyya'nın sahnesinde izlediğimizde gösterinin görkeminden birşeyler kaybetmiş olduğunu buruklukla farkediyorsunuz, ancak modern dans da çok güzel uçuşan dansçılar da. 2003 yılından beri, yılda sadece bir-iki kez oynuyorlar; rastlarsanız kaçırmayın.
Maskeliler'e gelince, tek perdelik bir oyun bu. İsrailli genç bir yazar olan Ilan Hatsor'un oyunu. bir kasap dükkanı dekorunda, Filistinli 3 erkek kardeşin öyküsü. ağabey İsrail tarafında bulaşıkçılık yapmaktadır, ortanca kardeş Komitecilere katılıp dağa çıkmıştır, en küçük kardeş de köylerinde kasabın yanında çalışmaktadır. ortanca kardeş (Levent Üzümcü), küçük kardeşe (Serdar Orçin) ağabeylerinin (Mehmet Gürhan) İsrail ajanı olmakla suçlandığını söyler ve oyun bu şekilde başlar. yaklaşık bir buçuk saat boyunca kardeşlerin arasındaki konuşmalar ve hesaplaşmalar giderek artan bir tempoda devam eder ve sürpriz bir sonla oyun sona erer. Duygu Sağıroğlu'nun kasap dükkanı dekoru çok ince detaylarla hazırlanmıştı, içeride kafeslerde iki canlı tavuk bile vardı! oyun boyunca kafes içinde ordan oraya atladılar ama neyse ki ötmeye kalkmadılar. Maskeliler, etkileyici ve düşündürücü bir oyun. umarım gelecek sezon gene oynar ve savaş ile insanlık halleri üzerine düşündürmek üzere daha çok kişiyle buluşur.

Öyle böyle derken, tiyatro sezonu kapandı, Mayıs sonunda Süreyya'daki gösteriler bitiyor, 6 Mayıs Hıdrellez, hava hala soğuk kardeşim. yarın İstanbul 14 derece olacakmış. tedbirli olmakta fayda var, üşümeyelim üşütmeyelim aziz dostlar.
Meraklısına Not: Maskeliler oyunu ile ilgili burada ve burada haberler var. Güldestan'la ilgili haberler için ise burayı ve burayı tıklayabilirsiniz.

30 Nisan 2009 Perşembe

döndüm


uzun zamandır ihmal edilen bir arkadaşınızı yeniden aramadan önce hissettiğiniz o tedirginliği duyuyorum şu an. ne tuhaf şey şu günlük yahu. sanki yakamdan paçamdan çekiyor her gün, Canım Ailem dizisindeki Mertcan gibi koca yanaklarını şişirip alt dudağını aşağıya sarkıtıp "hani bana ilgi, hani bana gülücük" diyor. madem öyle, bundan güzel gün olamaz yeniden başlamak için. bugün benim doğumgünüm. henüz sarhoş ve barda değilim (işyerinde ve dardayım hahaha). iyi ki varım, siz de iyi ki varsınız. herkese baki selam sevgiler.
Not: Şu bahar gelsin ayol.

12 Mart 2009 Perşembe

Modigliani

önce bu fotografı gördüm bir yerlerde....


hafızamda ziller çaldı sonra, aşağıdaki resmi aradım buldum. Modigliani.


Modigliani ile ilgili ansiklopedik bilgiler (ingilizce) burada, eserlerinden örnekler burada ve web müzesi burada, hayatını konu alan filmle ilgili bilgiler burada (Andy Garcia oynamış Modigliani'yi) ve Modigliani Neden Öldü başlıklı yazı da burada.

10 Mart 2009 Salı

Unutulmaz 3 Bas Konseri

Istanbul’da bugün kasvetli, tuhaf bir hava var. Sabahtan beri karanlık, ara ara yağışlı, öğle vakti duş gibi yağan yağmurun altında kaldım ve ıslandım. Üstümden başımdan sular aka aka gidip kendime Benetton’dan üstü kırmızı kirazlarla kaplı bir şemsiye aldım yağmurdan istifade. Cuma günü vitrinde görmüş ve çok beğenmiştim, yağmur da bahanesi oldu. Yağmur dışında bir de her yer parti bayraklarıyla dolu; turuncu, beyaz, mavi, beyaz, kırmızı.. Dün akşam takside haberleri dinliyordu şöför, hani şu çiftçi vardı ya Mersin’de Başbakanımıza “Ne olacak bu çiftçini hali” demişti de, “ananı da al git” demişti Başbakan; şimdi gene Başbakan Mersin’e gidiyor diye adamın kapısında 3 gün koruma beklemiş de, gösteri günü gözaltına almışlar adamı, sağlama almışlar işi. Bilsem ben gider doldururdum adamın yerini, o derece sinir oldum yani. Sonra adamla konuştular, adam “tüm ürünlerim bahçede, toplayamadım, satamadım, benim başıma gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir” diyordu. Adalet mi dediniz? Beni bile politize ettiniz kardeşim ya.


Aslında ben size bir konser anlatacaktım, dün gittik sevgili Sem’le. Süreyya Operası’nda, 3 Bas Konseri. İzmir Opera’dan Tevfik Rodos, Ankara Opera’dan Tuncay Kurtoğlu ve İstanbul Opera’dan Zafer Erdaş, Cemile Cabbarova’nın piyanosu eşliğinde aryalar ve şarkılar söylediler. Bazen solo, bazen hep birlikte seslendirdikleri aryalar sırasında teatral yeteneklerini gösteren 3 Bas’ın konserini locadan izleyenler arasında Hıncal Uluç da vardı. Zafer Erdaş’ın “Buram Buram Anadolu” albümünü ilk onun şu yazısında görmüş de merak edip almıştım, alış o alış, hala dinlemekten en zevk aldığım albümlerden biridir. Konser çıkışı Hıncal’ın yanına gidip geçmiş olsun diledim ve “Zafer Erdaş’ın ismini ilk sizin yazınızda okumuştum, şimdi sizinle onu birlikte dinledik, ne güzel” dedim, meşhur kahkahasından attı bana. Doğrusu şimdiye kadar izlediğim konserler arasında en iyilerinden biriydi bu konser, daha önce İzmir’de gerçekleştirmişler, demek ki sırada Ankara var (Ankara’lılar, takip edin kaçırmayın diyorum). Zafer Erdaş’ı türkü albümünden sonra çeşitli opera ve gösterilerde izleme şansını bulmuştum, ancak kıvırcık saçlı bir Jean Reno olanTevfik Rodos ile sınıfın muzip (ve kapı gibi) çocuğuna benzeyen Tuncay Kurtoğlu’nu ilk kez dinledim. Cemile Cabbarova da 1978 doğumlu akça pakça bir Azeri hanım, kırmızı tuvaleti ve siyah saçlarına iliştiriverdiği kırmızı kurdelesi ile pek hoştu; Yardımcı Doçent ünvanına sahip olan sanatçı şimdilerde İzmir Opera’da repetitör olarak çalışıyormuş. Ünlü operalardan aryalardan sonra Türkçe bölüme geçtiklerinde önce Köroğlu’nu, ardından Adnan Saygun’un Bozlağını dinledik, derken Çökertme, üstüne Zafer Erdaş da Karahisar Kalesi’ne başlamaz mı? Karahisar Kalesi beni ağlattı, döndüm Sem’e baktım, o da ağlıyor, “ben bu türküye hiç dayanamam” dedi, güldüm ben de “sanki ben dayanabiliyorum” dedim. Keşke programda daha çok Türkçe şarkı olsaydı, insan doyamıyor. Konser sonu 2 bis yapıldı; ben "baştan alalım" diye laf attım sahneye, ön sıradan bir hanım da "evet evet" diye destek çıktı bana; bisin birinde “Ah bir zengin Olsam”ı söylediler ki krizin etkilerini herkesin hissettiği bu ortama ne kadar uygun olduğu aldığı alkıştan belliydi :) İkinci biste ise Saraydan Kız Kaçırma’nın meşhur üçlü bölümünü yeniden söyleyerek neşeli ses oyunlarını yaptılar. Tadı damağımızda kalan bir konserdi uzun lafın kısası, iyi ki sanat var! Çok yaşayın sanatçılar!

Kendime ilave mesaj: ve Karahisar Kalesi’nde söylendiği gibi, "Kesme ümidini kadir Mevla’dan." Çok ihtiyacım varmış bunu duymaya.

Meraklısına Not: Süreyya Operası’nda iki çeşit etkinlik var, Devlet Opera ve Balesi’nin etkinliklerine buradan, Kadıköy Belediyesi’nin etkinliklerine ise buradan ulaşabilirsiniz. Etkinlik biletleri tam bir ay önce satışa çıkıyor ve izlemek istediğiniz etkinlik için çıkış gününe en yakın zamanda harekete geçmenizi öneririm. İstanbul’lular, “Şen Dul” opereti başladı, neşeli ve hareketli birşeyler seyretmek isterseniz bence takibe almanızda fayda var. Ayrıca 3 Bas’ın İzmir’de verdikleri konserle ilgili Sabah Gazetesinde yayınlanan bir yazı için de buraya, kaçıran İzmir’liler dövünsün, kaçıran İstanbul'lularla beraber.

02 Mart 2009 Pazartesi

tanios kayası


"Benim doğduğum köyde kayaların birer adı vardır. Gemi Kayası, Ayı Kafası Kayası, Pusu Kayası, Duvar Kayası, hatta İkizler Kayası vardır. Bu sonuncusuna Gulyabani Memeleri de denir. Asker Taşı denileni çok önemlidir; vaktiyle birlikler asileri kovalarken bu kayanın ardında pusuya yatarlarmış; buradan daha fazla hürmet gören, efsanelerle bunca dolu bir başka yöre yoktur. Yine de çocukluk günlerimin manzaraları rüyama girdiğinde gözümün önüne bir başka kaya gelmektedir. Heybetli bir koltuk görünümünde, kalçaların konduğu yer sanki oturula oturula yıpranmış gibi çukurlaşmış, yüksek ve düz bir arkalığı olan ve her iki yana kolçak gibi sarkan bir kaya. Sanıyorum insan adı taşıyan tek kaya odur: Tanios Kayası!"


İşte bu satırlar sevgili Serap'la EvvelZamanİçinde'nin kitap etkinliği çerçevesinde sevgili Emrah'ın bana gönderdiği kitap olan Amin Maalouf'un Tanios Kayası'nın başlangıç paragrafından. Galiba en sona ben kaldım. Kitap işyerime Cuma günü ulaşmış ama ben bir eğitimde olduğum için ancak Pazartesi elime geçti. Paketin içinden ayrıca iki tane Sıcak Çikolata poşeti çıktı, hemen aldım birini yaptım içtim. Herhangi bir not olmadığı için Emrah bu kitabı ne zaman okudu, okurken neler düşündü, nesini sevdi bilemiyorum. Emrah'a, Serap'a ve EvvelZamanİçinde'ye tekrar teşekkür ediyorum.
Kitapla ilgili bilgiye ve okuyucu yorumlarına buradan ulaşabilirsiniz. Ayrıca sevgili Serap'ın da bu kitapla ilgili yazdıkları burada.

Not: Mimler aklımda, sevgili Öykücü sana çok teşekkürler. Ben de yazacağım :)