.
kırmızı defter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kırmızı defter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Şubat 2008 Salı
yüzyirmibeş
küt diye kafama düştü. ne oluyoruz derken bir baktım kalbim pırpır. dur yahu derken gözlerimden ışıklar çıkmaya başlamaz mı? havai fişek mi patladı kuyruklu yıldıza mı tosladım ne oldu anlamadım. o sırada aklım da izin dilekçesini dayadı burnuma, neymiş yıllardır izin yapmamışmış da, yaz geçmiş kış geçmiş, anası ağlamışmış, aman iyi, git dedim savdım. onu savmanın rahatlığı içindeyken kalbim bir daha hop etti, deli mi ne, çıkıp ağzımdan nereye gidecekse. başımı çevirdim, onu gördüm, gülerek bana bakıyordu, gözleri ışıl ışıldı, öyle güzeldi ki, içim ısındı, güldüm ben de, "iyi ki varsın" dedim ona. unutmuşum böyle gülmeyi ne zamandır. şaştım ben de, içime kurulmuş bu bayram yerinde, kaygısız zıplayarak dolaşıp tüm oyuncaklara binmek istiyorum, seninle. seni dürtüp beni şaşırtan herşeyi sana göstermek, sana bakmak, seninle gülmek istiyorum. sonra içip ağlayabiliriz de, sonra. şimdi başımın içindeki şu (b)hoşluğun tadına varayım hele.
24 Ocak 2008 Perşembe
oraya hiç gitmedim
Kadın pencerenin önüne oturmuş, okuma lambasının ışığı altında kitabını okuyor, bir yandan da kırmızı şarabını yudumluyordu. Köpeği Eşkıya ise şöminenin önüne uzanmıştı. Arada başını kaldırdıkça evin önündeki bembeyaz basılmamış karlardan oluşan manzarayı görüyordu bahçe lambasının ışığında, uzakta ise bir gelin gibi süslenmiş ormanın ağaçları. Müzik setinden gelen Yann Tiersen’in müziği odadaki huzuru tamamlıyordu.
Birden Eşkıya başını kaldırdı, sanki bir şey duymuştu. Kadın aldırmadı, kulağına bir ses çalınmamıştı; ama Eşkıya aniden ayağa fırlayıp bir kere havladı. Kadın elindeki kitabı kapattı ve “ne oldu oğlum” dedi ona, Eşkıya ona baktı dikkatle ve ayağa kalkıp arkasını dönüp tin tin tin salon kapısına kadar gitti. Kadın gözleriyle izledi onu, kapıya vardığında Eşkıya tekrar geri dönüp baktı ve “hav” dedi gene. Anladı kadın, herhalde dışarı çıkmak istiyor diye düşündü. O da kalktı, sokak kapısına kadar gitti atkısını aldı, paltosuna elini uzatmıştı ki, Eşkıya’nın heyecanla sokak kapısını tırmalamaya başladığını gördü, şaşırdı. Hiç böyle sabırsızlık yapmazdı ki. “Tamam oğlum, çıkıyoruz şimdi” dedi sakinleşmesi için, paltosunu da giydi, kapıyı açtı. Açmasıyla birlikte Eşkıya hoplaya zıplaya koşmaya başladı, bahçe lambasını da geçti gitti, neredeyse gözden kaybolmuştu. Kadın bir an durakladı, bir tuhaflık vardı sanki, kapıyı çekti ve o da bahçeye doğru birkaç adım atmıştı ki Eşkıya’nın sesini duydu, yanına çağırır gibi. Durdu bir an, başını kaldırıp derin bir nefes aldı, kar yoktu ve hava öyle güzeldi ki, soğuğa rağmen bu tablo gibi manzaranın içinde olmanın tadını çıkardı, sonra yürümeye başladı. Bahçe lambasının ötesinde, işte orada durmuş havlıyordu Eşkıya. Birden sanki onun olduğu yerde başka bir şey de varmış gibi hissetti, adımlarını hızlandırdı. Belki bir tavşandı, ormandan gelmiş, orada donmuş kalmıştı. Köpeğe yaklaştıkça tavşan olamayacak kadar büyük bir şeyin yanında olduğunu farketti, o sırada Eşkıya onun geldiğini görünce havlamayı kesmiş, o şeklin yanına kıvrılmıştı. Yanlarına geldiğinde karların arasında yatan çocuğu görünce şaşırdı önce, hemen eğildi elini çocuğun alnına koydu, henüz sıcaktı. “Aferin oğlum” dedi Eşkıya’ya ve o yanında heyecandan hoplayarak dönp dururken dili dışarıda çocuğu kucakladı, eve geri yürüdü. Kuş gibi hafifti çocuk, uyumaya devam ediyordu, yürüken yüzüne baktı onun tanıdığı biri mi diye, ama çıkaramadı. Eve girdiklerinde ateşin yanına uzattı çocuğu, gidip buzdolabindan buz aldı tekrar yanına döndü, hiç telaşlanmadığına şaşırarak, onun ellerini yanaklarını ovmaya başladı. Ne de güzel bir yüzü vardı, nasıl gelmişti acaba buraya? O ovarken Eşkıya yanında pür dikkat durmuş izliyordu, o bile nefes almaktan korkar gibiydi. Derken müzik tam “J’Y Suis Jamais Alle” olunca, çocuk gözlerini açtı, sanki bir rüyadan uyanmış gibiydi. Şömine ateşinin ışığında ona şevkatle ve gözlerinde sevgiyle bakan kadını, yanında sessiz duran ve ona dikkatle bakan köpeği gördü, fondaki müzikle beraber öyle güzel bir tablo oluşturuyorlardı ki, öldüğünü düşündü, ağlamaya başladı. İşte o zaman kadın sarıldı ona, birlikte hafifçe sallanmaya başladılar, onun gözlerinden yaşlar akıyor, kadın ona alçak sesle “geçti bebeğim, geçti, güvendesin” diyordu.
Meraklısına Not: hayata geri dönmek için "J'Y Suis Jamais Alle"den güzel bir şarkı olamaz bence. ne zaman dinlesem yaşadığıma şükrettiğim bu şarkıyı buradan dinleyebilirsiniz.
Birden Eşkıya başını kaldırdı, sanki bir şey duymuştu. Kadın aldırmadı, kulağına bir ses çalınmamıştı; ama Eşkıya aniden ayağa fırlayıp bir kere havladı. Kadın elindeki kitabı kapattı ve “ne oldu oğlum” dedi ona, Eşkıya ona baktı dikkatle ve ayağa kalkıp arkasını dönüp tin tin tin salon kapısına kadar gitti. Kadın gözleriyle izledi onu, kapıya vardığında Eşkıya tekrar geri dönüp baktı ve “hav” dedi gene. Anladı kadın, herhalde dışarı çıkmak istiyor diye düşündü. O da kalktı, sokak kapısına kadar gitti atkısını aldı, paltosuna elini uzatmıştı ki, Eşkıya’nın heyecanla sokak kapısını tırmalamaya başladığını gördü, şaşırdı. Hiç böyle sabırsızlık yapmazdı ki. “Tamam oğlum, çıkıyoruz şimdi” dedi sakinleşmesi için, paltosunu da giydi, kapıyı açtı. Açmasıyla birlikte Eşkıya hoplaya zıplaya koşmaya başladı, bahçe lambasını da geçti gitti, neredeyse gözden kaybolmuştu. Kadın bir an durakladı, bir tuhaflık vardı sanki, kapıyı çekti ve o da bahçeye doğru birkaç adım atmıştı ki Eşkıya’nın sesini duydu, yanına çağırır gibi. Durdu bir an, başını kaldırıp derin bir nefes aldı, kar yoktu ve hava öyle güzeldi ki, soğuğa rağmen bu tablo gibi manzaranın içinde olmanın tadını çıkardı, sonra yürümeye başladı. Bahçe lambasının ötesinde, işte orada durmuş havlıyordu Eşkıya. Birden sanki onun olduğu yerde başka bir şey de varmış gibi hissetti, adımlarını hızlandırdı. Belki bir tavşandı, ormandan gelmiş, orada donmuş kalmıştı. Köpeğe yaklaştıkça tavşan olamayacak kadar büyük bir şeyin yanında olduğunu farketti, o sırada Eşkıya onun geldiğini görünce havlamayı kesmiş, o şeklin yanına kıvrılmıştı. Yanlarına geldiğinde karların arasında yatan çocuğu görünce şaşırdı önce, hemen eğildi elini çocuğun alnına koydu, henüz sıcaktı. “Aferin oğlum” dedi Eşkıya’ya ve o yanında heyecandan hoplayarak dönp dururken dili dışarıda çocuğu kucakladı, eve geri yürüdü. Kuş gibi hafifti çocuk, uyumaya devam ediyordu, yürüken yüzüne baktı onun tanıdığı biri mi diye, ama çıkaramadı. Eve girdiklerinde ateşin yanına uzattı çocuğu, gidip buzdolabindan buz aldı tekrar yanına döndü, hiç telaşlanmadığına şaşırarak, onun ellerini yanaklarını ovmaya başladı. Ne de güzel bir yüzü vardı, nasıl gelmişti acaba buraya? O ovarken Eşkıya yanında pür dikkat durmuş izliyordu, o bile nefes almaktan korkar gibiydi. Derken müzik tam “J’Y Suis Jamais Alle” olunca, çocuk gözlerini açtı, sanki bir rüyadan uyanmış gibiydi. Şömine ateşinin ışığında ona şevkatle ve gözlerinde sevgiyle bakan kadını, yanında sessiz duran ve ona dikkatle bakan köpeği gördü, fondaki müzikle beraber öyle güzel bir tablo oluşturuyorlardı ki, öldüğünü düşündü, ağlamaya başladı. İşte o zaman kadın sarıldı ona, birlikte hafifçe sallanmaya başladılar, onun gözlerinden yaşlar akıyor, kadın ona alçak sesle “geçti bebeğim, geçti, güvendesin” diyordu.
Meraklısına Not: hayata geri dönmek için "J'Y Suis Jamais Alle"den güzel bir şarkı olamaz bence. ne zaman dinlesem yaşadığıma şükrettiğim bu şarkıyı buradan dinleyebilirsiniz.
22 Ocak 2008 Salı
kardan yorgan
Meraklısına not: Yukarıdaki resim Kanadalı sürrealist bir ressam olan Rob Gonsalves'e aittir, onun bu resmini görünce düşündüklerim işte böyle bir öyküye dönüştü. Onun ilham verici diğer resimlerini görmek isterseniz buraya ve buraya tıklayabilirsiniz, ama yazıyı okuduktan sonra, lütfen. Kapıyı vurup çıktığında, şaşkınlıktan bir an donakaldı, heryer bembeyaz karla kaplanmıştı. “hay allah” diyerek bu havada onu koruması biraz şüpheli olan eski paltosunun yakalarını kaldırdı. Ceplerini araştırdı telaşla, eldiveninin teki sol cebindeydi ama öteki yoktu, gene de şükür diye düşünerek eldivenin tekini geçirdi eline. Gözlerini kısıp yolun iki yanına bakındı, geri dönse miydi acaba? Yok, geri dönemezdi hemen. Şimdi geri dönerse bir daha bu kapıdan çıkamayacağını da biliyordu. Evin içinde, ne kadar gitmek isterse istesin, onu çeken bir bataklık vardı sanki. Oysa şu anda soğuk havaya, yağan kara ve nereye gideceğini bilmemesine rağmen kendini ferahlamış hissediyordu. “oh be bitti işte, bu kadarmış, niye bu kadar ertelemişim, neden bu kadar korkmuşum” diye düşünerek güldü, sonra derin bir nefes alıp yolun sağına dönüp yürümeye başladı.
Kasabanın bu tarafına daha önce gitmişti elbette ama şimdi karın ve içinde hissettiği ferahlığın etkisiyle her gördüğü farklı geliyordu ona. Karların küçük küçük toplar yaptığı ağaçlar, dantel gibi görünen çalılar, normalde pek de güzel bulmadığı evler gözüne bu sefer çok güzel görünüyordu. Yürüdükçe keyiflendi, hafifledi ve bir şarkı tutturdu, yürüdü. Giderek hava kararmaya ve kasabanın evlerinin arası açılmaya başladı, kasabaının sınırı sayılacak yerden sonra orman başladı yolun iki yanında. Orman, kar altında evlerden daha büyülü görünüyordu.
Kasabanın bu tarafına daha önce gitmişti elbette ama şimdi karın ve içinde hissettiği ferahlığın etkisiyle her gördüğü farklı geliyordu ona. Karların küçük küçük toplar yaptığı ağaçlar, dantel gibi görünen çalılar, normalde pek de güzel bulmadığı evler gözüne bu sefer çok güzel görünüyordu. Yürüdükçe keyiflendi, hafifledi ve bir şarkı tutturdu, yürüdü. Giderek hava kararmaya ve kasabanın evlerinin arası açılmaya başladı, kasabaının sınırı sayılacak yerden sonra orman başladı yolun iki yanında. Orman, kar altında evlerden daha büyülü görünüyordu.
Yolun kenarındaki karlar ayağının altında gıcırdarken o bir yandan da geride bıraktığı evi düşünüyordu. “oh olsun” diyordu içinden, başını sallayarak. Şimdi hava kararıp da dönmeyince anlarlardı kıymetini, ona yaptıklarına pişman olup önce camlarda beklerlerdi dönmesini, sonra telaşlı bir halde yollara düşerlerdi aramak için. Annesini böyle perişan, saçı başı dağılmış bir halde onu ararken düşünmek hoşuna gitti, güldü. Oh olsundu işte, ne diye ısrar ediyorlardı onunla gece dışarı çıkmasını engellemek için? Zaten küçücük kasaba, ne olabilirdi ki? Ama annesi anlamıyordu hiç, tutturmuştu onunla görüşmeyeceksin diye. Tamam, arkadaşının bazı garip huyları vardı, bunlardan annesine bahsetmemişti bile, ama kimin yoktu ki? Böyle düşünerek yürürken iyice uzaklaştığını farketti kasabadan. Saat de iyice geç olmalıydı, yürüken üşüdüğünü de çok farketmemişti ama ayaz iyice artmıştı. Birden ormandan bir kuş öttü uzun uzun, ürktü biraz. Eldivensiz eline baktı, kıpkırmızı olmuştu, elini öyle görünce şimdi ne olacak diye düşündü, nereye gidecekti ki şimdi? Hem bu yürüyüş ona çok iyi gelmişti, hissettiği bu hafiflik ve uzaklaşmışlık da onun kendine olan güvenini yerine getirmişti, “artık gidebileceğimi biliyorum” diye düşündü, bu yüzden dönebileceğine karar verdi. Ormana baktı, sanki uzakta bir ışık seçer gibi oldu, acaba oradan kestirme bir yol var mıydı kasabaya? Vardı muhtemelen, ağaçların arasına girdi, artık giderek daha fazla hissediyordu soğuğu iliklerinde. Kar yağmıyordu neyse ki, sessizdi ağaçların arası, basılmamış karlara basmak gene de eğlenceliydi, ah bir de bu kadar üşümese ve karnı da zil çalmaya başlamamış olsaydı.. “Eve dönünce önce annemi öpeceğim sarılıp” diye geçirdi içinden, “kavga etmeyelim artık” diyecekti, “üzmeyelim birbirimizi”.. Yol birden bir açıklığa çıktı, hiç bozulmamış karlar bembeyaz, yeni yıkanmış, mis kokan yorganlar gibi seriliyordu önünde. İleride de bir evin ışıkları mı vardı ne, hayal meyal gördü. Yorgan kelimesini düşününce uyku bastı birden, yorulduğunu farketti, “azıcık yatsam uyusam bu yorganı üzerime alsam, sonra gidip o eve bakarım” dedi içinden bir ses, o da karşı koymadı, uzandı yere ve çekti bembeyaz yorganı üzerine, soğuğu hisssetmiyordu artık, hemen düş görmeye başlamasına şaşırdı.
4 Ocak 2008 Cuma
yüzüncü
Al işte, kaç yaşına geldin hala kahve köşelerinde, ellerinle yüzünü gizlemeye çalışıp omuzlarını titretmeden ve burnunu çekmeden ağlıyorsun. Etrafta gören var mı diye bakıyorsun ıslanmış gözlük camlarının arkasından, sonra çantanda mendil arıyorsun, o karışıklıkta bulmak mümkün mü ki? Bir bakıyorsun ki çantandaki tek mendil paketinin içindeki mendiller naylonlarından sıyrılmış çantaya dağılmışlar. Kiminin üsrtünde tütün tanecikleri, kimi de nereden olduysa kara kara lekelenmiş.. küfrediyorsun içinden, en temiz gibi görüneni alıp içini açıyor sonra burnunu temizliyorsun sessizce. Ama bunun görünüşü kurtarmadığını biliyorsun, burnunun ucu kızarmış olmalı, ağlayınca hep kızarır. Onu düşününce de titrer. Titrer mi hala? Deniyorsun, titremiyor. Oysa onu sevmeye ilk başladığın günlerde nasıl titrerdi, değil mi?
Sen ise İstanbul’un keşmekeş trafiğinde, şirket otomobilinin direksiyonundasın. Kafandaki karışık düşünceleri sadece etrafa küfretmek için bölüp, durmadan sigara içerek gidiyorsun. Hayatın berbat, arada kendine acıma krizlerine giriyorsun. Evlisin, üç çocuğun var, iki kız bir erkek. Erkek olan daha birbuçuk yaşında. Şu anda üç yıldır birlikte olduğun ve öncesinde iki yıl körkütük aşık dolaştığın sevgilinle beraberken doğdu oğlan. Zaten kız da eşinin hamileliğini duyunca çıldırmıştı, ama sen ondan baskın çıktın çıldırmakta, yerlerde dizlerinin üzerine kapanıp elinde baba yadigarı gümüşlü tabancan kendini vurmak istediğini söyleyip ağladın soluksuz kalıp titreye titreye uyuyana kadar. Kız dayanamadı tabii, affetmiş gibi yapmaya başladı. Biliyorsun eşşeklik senin yaptığın, kız yerden göğe haklı, ama ne yapalım oldu bir kere. Oğlanın doğduğunu da kıza söyleyemedin bu yüzden, ertesi gün de kalp krizi geçirip ölümün eşiğinden döndün, bir hafta hastanede yattın. Kızı hastaneye çağırdın gene de, karın başka bir hastanede yeni doğmuş bebeğiyle yatıyordu, sense başka bir hastanede, o yanındayken tanıdıkların geldi, onu da herhangi biri sandılar, sohbet olsun diye konuşurken “yoksa oğlanın heyecanından mı oldu” diye şakalaştılar güya. İyileşip çıktın hastaneden ama hep kendine dikkat etmen gerekiyormuş artık, ne demekse. Sonraki günlerde en güvendiğin iş arkadaşın, senden aldığı hatır çeklerini tefecilere, mafyaya kırdırdığını sonradan öğrendiğin arkadaşın, aniden ortadan yok oldu. Önce işini kaybettin, sonra paranı ve itibarını.. derken eve hacizler gelmeye başlayınca alıp iki kızı, bebeği, hanımını annene taşındın. Kadıncağız, bir yıl olmuş babanı kaybedeli, yalnız yaşıyordu, yüklendi sizi de. Şimdi hala annendesiniz, mahkemeler devam ediyor. Sana parasal destek olan başka bir arkadaşının yanında ona yardım için çalışmaya başladın. Hem cep harçlığını veriyor, hem bankalara olan taksitlendirilmiş borçlarını ödüyor, helal olsun. Kızla da hala berabersiniz ama artık işe başladığından beri ya geç ya da çok yorgun dönüyorsun, pek görüşemiyorsunuz. Annenin de etkisi var tabii, eskiden kıza gidip kalırdın geceleri, artık kalamıyorsun. Her gece gene de ona gidiyorsun, bir çay içip yüzünü görmek için. Son zamanlarda farkındasın bir kopukluk var, artık seni eskisi kadar çok aramıyor, öpmüyor, güzel sözler söylemiyor, sarılmıyor. Çok korkuyorsun, korkunun da bir faydası yok biliyorsun ama. Ellerin buz gibi oluyor onun seni bırakabileceğini düşününce, dişlerini sıkıyor bir yumruk atıyorsun direksiyona, bir sigara daha yakıp hırsla çekiyorsun içine.
Ah keşke kendisi anlasa diye hıçkırıyorsun yeniden, nasıl olacaksa diye ekliyorsun peşinden acı acı. Kaç gündür eve geç gidiyorsun, alışık değil böyle üstüste çıkmalarına, şaşırıyordur herhalde. Dün gece de güya kısa program diye çıkıp, geceyarısı döndün eve; dönerken de içinden dönmemek geldi o ayrı, sabahın köründe kalkıp işe gitmek olmasa.. kapıyı açınca evi dinledin, bunu hep yapıyorsun, sanki sen yokken eşyalar kendi aralarında konuşup oynaşıyorlar da sen kapıyı açınca susup eski yerlerine koşuşup yerleşiyorlarmış gibi. Yalnız yaşamak böyle garip yapıyor insanı işte. Yakında kendi kendime ya da eşyalarla konuşmaya başlarsam tam olacak diyorsun içinden. Evde çıt yok, ama lavaboda dibinde azıcık çayı ile bir çay fincanı sana bakıyor kocaman gözleriyle. O zaman anlıyorsun ki gelmiş demek, beklemiş. Şaşırarak üzülmediğini farkediyorsun. Aşkın karşıtı nefret değil, kayıtsızlık. Sahi sen ondan vazgeçmeye ilk ne zaman başlamıştın? Ne kadar uzun sürdü fakat.. onu görmediğin zaman hayata, ona, basiretsizliğine kızmak kolay. Geçen gece iki yıl önce yazdığın birşeyi okuyup gene aynı acıyla gözyaşlarına boğuldun. Beden bir süre sonra ruhun çektiği acılara karşılık vermeye başlıyor. Sen o zamandan beri düşünmedin belki bir daha ama geçen gece bedenin hatırladı; ağlarken insanın soluğunun kesilebileceğini, battaniyeler altında, ateşler içinde dişlerinin takır takır birbirine vurabileceğini ve tir tir titreyebileceğini. Sanki o geceymiş gibi hissettin hepsini yeniden, sanki az sonra yanına gelip “seni böyle görmeye dayanamıyorum, ölmek istiyorum” diye ağlayacakmış gibi. Bundan üç gün sonra ortak bir arkadaşın doğumgününe gidecekmişsiniz galata köprüsünün altında ve herkes gülüşüp konuşurken siz masada karşılıklı birbirinize bakıp tek söz etmeden ağlayacakmışsınız gibi. Ya da sen daha ağladığını farketmeden motorda, vapurda, otobüste, minibüste, işyerinde masanda, yolda yürürken kendi kendine yaşlar gözlerinden akmaya başlayacakmış gibi. Sahi sen hayatında bu kadar ağlamamıştın hiç. Ne oldu yani, unuttun mu sen şimdi, bağışlamış mısın yani? Hadi be. Gündüz herşey kolay, sen geceden haber ver. Bazen katran gibi sarar insanı, yapış yapış, insanı dibe çeker. Ne düşünsen eline, üstüne bulaşır. Gündüz düşündüklerin ne kadar mantıklı olsa da, hepsi geceleri domino taşları gibi yıkılır kilometrelerce. Yatsan uyuyamazsın, birşey yapmaya kalksan tat alamazsın, ağlasan kanamazsın. Katran gibi sarar insanı, yapış yapış, gece. Çareler uzak görünür, sen ise koskoca evrende bir hiçsindir. Her yerin sızlar, yatarsın.. sabah olur, neyse ki güneş doğar. Dönersin kendine. Ne kabus geceydi dersin. Gündüz kolay geçer, günışığı oynaşır her yerde, insanlar telaşla yapacakları birşeyler varmış gibi, bunlar çok mühimmiş gibi, dünyayı kendileri döndürüyormuş gibi oradan oraya gider gelirler, bakarsın. Ayrıklığın ayrıcalık değildir, bilirsin. İşte şimdiki gibi, kafede burnunun ucu kırmızı, yaşlı gözlerle otururken olduğu gibi. Saate bakıyorsun, öğle tatili bitmek üzere, kalkıp hesabı ödeyip yürüyorsun. Hala aklında düşündüklerin, ayakkabılarının ucuna bakarak yürüyorsun. Hafif yağmur atıştırıyor, yollar ıslak, karşıdan son hızla gelip köşeyi durmadan dönmeye niyetlenmiş bir arabayı farketmiyorsun. Son duyduğun bir fren ve çarpma sesi, son hissettiğinse içinin nihayet boşaldığı ve artık acı duymadığın oluyor. Arabadan telaşla fırlayan adamın yere attığı sigarayı, yanına çömelip elleri başının arasında ağlamaya başladığını da görmüyorsun, çünkü sen o sırada beyaz ışıklarla yıkanıyorsun.
Sen ise İstanbul’un keşmekeş trafiğinde, şirket otomobilinin direksiyonundasın. Kafandaki karışık düşünceleri sadece etrafa küfretmek için bölüp, durmadan sigara içerek gidiyorsun. Hayatın berbat, arada kendine acıma krizlerine giriyorsun. Evlisin, üç çocuğun var, iki kız bir erkek. Erkek olan daha birbuçuk yaşında. Şu anda üç yıldır birlikte olduğun ve öncesinde iki yıl körkütük aşık dolaştığın sevgilinle beraberken doğdu oğlan. Zaten kız da eşinin hamileliğini duyunca çıldırmıştı, ama sen ondan baskın çıktın çıldırmakta, yerlerde dizlerinin üzerine kapanıp elinde baba yadigarı gümüşlü tabancan kendini vurmak istediğini söyleyip ağladın soluksuz kalıp titreye titreye uyuyana kadar. Kız dayanamadı tabii, affetmiş gibi yapmaya başladı. Biliyorsun eşşeklik senin yaptığın, kız yerden göğe haklı, ama ne yapalım oldu bir kere. Oğlanın doğduğunu da kıza söyleyemedin bu yüzden, ertesi gün de kalp krizi geçirip ölümün eşiğinden döndün, bir hafta hastanede yattın. Kızı hastaneye çağırdın gene de, karın başka bir hastanede yeni doğmuş bebeğiyle yatıyordu, sense başka bir hastanede, o yanındayken tanıdıkların geldi, onu da herhangi biri sandılar, sohbet olsun diye konuşurken “yoksa oğlanın heyecanından mı oldu” diye şakalaştılar güya. İyileşip çıktın hastaneden ama hep kendine dikkat etmen gerekiyormuş artık, ne demekse. Sonraki günlerde en güvendiğin iş arkadaşın, senden aldığı hatır çeklerini tefecilere, mafyaya kırdırdığını sonradan öğrendiğin arkadaşın, aniden ortadan yok oldu. Önce işini kaybettin, sonra paranı ve itibarını.. derken eve hacizler gelmeye başlayınca alıp iki kızı, bebeği, hanımını annene taşındın. Kadıncağız, bir yıl olmuş babanı kaybedeli, yalnız yaşıyordu, yüklendi sizi de. Şimdi hala annendesiniz, mahkemeler devam ediyor. Sana parasal destek olan başka bir arkadaşının yanında ona yardım için çalışmaya başladın. Hem cep harçlığını veriyor, hem bankalara olan taksitlendirilmiş borçlarını ödüyor, helal olsun. Kızla da hala berabersiniz ama artık işe başladığından beri ya geç ya da çok yorgun dönüyorsun, pek görüşemiyorsunuz. Annenin de etkisi var tabii, eskiden kıza gidip kalırdın geceleri, artık kalamıyorsun. Her gece gene de ona gidiyorsun, bir çay içip yüzünü görmek için. Son zamanlarda farkındasın bir kopukluk var, artık seni eskisi kadar çok aramıyor, öpmüyor, güzel sözler söylemiyor, sarılmıyor. Çok korkuyorsun, korkunun da bir faydası yok biliyorsun ama. Ellerin buz gibi oluyor onun seni bırakabileceğini düşününce, dişlerini sıkıyor bir yumruk atıyorsun direksiyona, bir sigara daha yakıp hırsla çekiyorsun içine.
Ah keşke kendisi anlasa diye hıçkırıyorsun yeniden, nasıl olacaksa diye ekliyorsun peşinden acı acı. Kaç gündür eve geç gidiyorsun, alışık değil böyle üstüste çıkmalarına, şaşırıyordur herhalde. Dün gece de güya kısa program diye çıkıp, geceyarısı döndün eve; dönerken de içinden dönmemek geldi o ayrı, sabahın köründe kalkıp işe gitmek olmasa.. kapıyı açınca evi dinledin, bunu hep yapıyorsun, sanki sen yokken eşyalar kendi aralarında konuşup oynaşıyorlar da sen kapıyı açınca susup eski yerlerine koşuşup yerleşiyorlarmış gibi. Yalnız yaşamak böyle garip yapıyor insanı işte. Yakında kendi kendime ya da eşyalarla konuşmaya başlarsam tam olacak diyorsun içinden. Evde çıt yok, ama lavaboda dibinde azıcık çayı ile bir çay fincanı sana bakıyor kocaman gözleriyle. O zaman anlıyorsun ki gelmiş demek, beklemiş. Şaşırarak üzülmediğini farkediyorsun. Aşkın karşıtı nefret değil, kayıtsızlık. Sahi sen ondan vazgeçmeye ilk ne zaman başlamıştın? Ne kadar uzun sürdü fakat.. onu görmediğin zaman hayata, ona, basiretsizliğine kızmak kolay. Geçen gece iki yıl önce yazdığın birşeyi okuyup gene aynı acıyla gözyaşlarına boğuldun. Beden bir süre sonra ruhun çektiği acılara karşılık vermeye başlıyor. Sen o zamandan beri düşünmedin belki bir daha ama geçen gece bedenin hatırladı; ağlarken insanın soluğunun kesilebileceğini, battaniyeler altında, ateşler içinde dişlerinin takır takır birbirine vurabileceğini ve tir tir titreyebileceğini. Sanki o geceymiş gibi hissettin hepsini yeniden, sanki az sonra yanına gelip “seni böyle görmeye dayanamıyorum, ölmek istiyorum” diye ağlayacakmış gibi. Bundan üç gün sonra ortak bir arkadaşın doğumgününe gidecekmişsiniz galata köprüsünün altında ve herkes gülüşüp konuşurken siz masada karşılıklı birbirinize bakıp tek söz etmeden ağlayacakmışsınız gibi. Ya da sen daha ağladığını farketmeden motorda, vapurda, otobüste, minibüste, işyerinde masanda, yolda yürürken kendi kendine yaşlar gözlerinden akmaya başlayacakmış gibi. Sahi sen hayatında bu kadar ağlamamıştın hiç. Ne oldu yani, unuttun mu sen şimdi, bağışlamış mısın yani? Hadi be. Gündüz herşey kolay, sen geceden haber ver. Bazen katran gibi sarar insanı, yapış yapış, insanı dibe çeker. Ne düşünsen eline, üstüne bulaşır. Gündüz düşündüklerin ne kadar mantıklı olsa da, hepsi geceleri domino taşları gibi yıkılır kilometrelerce. Yatsan uyuyamazsın, birşey yapmaya kalksan tat alamazsın, ağlasan kanamazsın. Katran gibi sarar insanı, yapış yapış, gece. Çareler uzak görünür, sen ise koskoca evrende bir hiçsindir. Her yerin sızlar, yatarsın.. sabah olur, neyse ki güneş doğar. Dönersin kendine. Ne kabus geceydi dersin. Gündüz kolay geçer, günışığı oynaşır her yerde, insanlar telaşla yapacakları birşeyler varmış gibi, bunlar çok mühimmiş gibi, dünyayı kendileri döndürüyormuş gibi oradan oraya gider gelirler, bakarsın. Ayrıklığın ayrıcalık değildir, bilirsin. İşte şimdiki gibi, kafede burnunun ucu kırmızı, yaşlı gözlerle otururken olduğu gibi. Saate bakıyorsun, öğle tatili bitmek üzere, kalkıp hesabı ödeyip yürüyorsun. Hala aklında düşündüklerin, ayakkabılarının ucuna bakarak yürüyorsun. Hafif yağmur atıştırıyor, yollar ıslak, karşıdan son hızla gelip köşeyi durmadan dönmeye niyetlenmiş bir arabayı farketmiyorsun. Son duyduğun bir fren ve çarpma sesi, son hissettiğinse içinin nihayet boşaldığı ve artık acı duymadığın oluyor. Arabadan telaşla fırlayan adamın yere attığı sigarayı, yanına çömelip elleri başının arasında ağlamaya başladığını da görmüyorsun, çünkü sen o sırada beyaz ışıklarla yıkanıyorsun.
3 Ocak 2008 Perşembe
yılın ilk karı
yılın ilk karı yağıyor. lapa lapa değil, hızlı hızlı uçuşuyor beyaz tanecikler, yerler ıslak, herhalde tutmaz bu gidişle. işyerinden öğle arası için çıktığında, penceresinden daha önce görmesine rağmen karın yağdığını, şaşırdı yeniden. oysa tam mevsimi. birden çocukça bir neşeye kapıldı, diliyle bir kaç tane kar tanesi yakalamak geldi içinden, ama işyerinin önünde olduğunu hatırlayıp vazgeçti. ah şu kalıplarımız. akşam eve giderken yaparım diye güldü, sanki akşam da böyle güzel yağacağının garantisi varmış gibi. hayatta ne çok şeyi telafisi olacakmış gibi ertelediğini, bir türlü verdiği kararları bile uygulayamadığını, hep aynı hatayı sanki yeniymişçesine nasıl yapmaya devam ettiğini düşündü, içi sıkıştı. 20 metre filan uzaklaşınca, gene de caddenin üstündeyken, koca şehrin valisinin konağının karşısında, valinin korumalarının kulübesini geçince, durdu, açtı kollarını, başını havaya kaldırdı, dilini dışarı çıkardı uçuşan kar tanecikleriyle dalga geçer gibi.
****
Meraklısına Not: Eski yazdığım bir şiirden iki dize buna tam uydu: "amaaan be, boşver herkes ne düşünürse düşünsün/zaten sen ne yaparsan herkes istediğini düşünür". bunun da üstüne size iki ilgili okuma parçası. biri Radikal'den, Perihan Mağden'in Sınır İhlalleri yazısı, biri de Behçet Necatigil'in Sevgilerde adlı şiiri. anafikiri bulunuz.
4 Aralık 2007 Salı
öylesine
Biraz önce sigara içmeye çıktım. Başımı kapının pervazına dayadım, ayakkabılarımın ucuna bakarak sigaramı içiyordum. Aklıma sabah düşündüğüm şey geldi, motordan inmiş karaköy’de vidacılarla civatacıların derme çatma dükkanlarının olduğu daracık sokaktan yürüyordum. Dükkanların çoğu açılmıştı, dükkan çalışanlarının kimi çayını karıştırıp karşısındakine laf atıyor kimi dükkanın önünü suluyordu. Önümde bir adam yürüyordu, yüzünü göremedim ama orta yaşlarda birisiydi, lacivert kabanı vardı ve kareli bir atkısı. Ellerini pantolonun ceplerine sokmuştu. Omuzlarını kısmış başı önde yürüyordu, bir kış sabahıydı ama o kadar da soğuk değildi, olsaydı ben de üşüyor olurdum mutlaka. Ben üşümüyordum. Ama adamın hali birden içime dokundu, kısılmış omuzlarında benimkine benzer bir yük mü var diye onun için o kadar üzüldüm ki, bir an içimden çamura suya bakmadan bir sonraki adımımı atmayıp olduğum yerde dizlerimin üstüne çökerek bağıra bağıra ağlamak istedim; etrafta vidalar, civatalar, metal zincirler, lastikler, envai çeşit adını bilmediğim alet edavat arasında.. ama ayaklarımın yürümeye devam ettiğini farkettim, şaşırdım. İşte ayaklarımın ucuna bakarak bunları düşündüm sigara içerken az önce. Sonra gözlerimi kapatıp sigaradan bir nefes çektim, yaparım bunu arada, bakarım ne hissediyorum diye. Gözlerimin kenarının yaşardığını, bir damlanın fokurdadığını hissettim. Çay ocağından Türkay seslendi: niye kara kara düşünüyorsunuz, dünya üzülmeye değmez. Gözümün kenarında damlayamayan gözyaşı ile, yan yan güldüm ben de. Masama dönüp bunu yazdım. Yazarken işyerindeki penceremin karşısındaki sıra sıra apartmanlardan birinin camına güneş vurdu, güneş gözüme girdi. Hişt dedi bana dünya, öyle duydum.
22 Kasım 2007 Perşembe
huysuz ve tatlı kadın
Yaşlı adam yattığı yerde kımıldandı, susamıştı. Karısının geceden başucuna koyduğu sürahi de boşalmış. Bitkince “Makbule” diye seslendi ama cevap alamadı. Herhalde mutfaktaydı karısı. O hastalanıp yatağa bağımlı hale geldiğinden beri vaktinin çoğunu mutfakta geçiriyordu zaten. Çocukların da ağzından girip burnundan çıkmış, bir de ufak televizyon aldırmıştı mutfağa; şimdi de yemekti bulaşıktı temizlikti derken kadının yavaş yavaş sığınağı haline gelmişti mutfak, biliyordu adam. “oturmuş şimdi o aptal kadın programlarından birini izliyordur” diye düşündü adam yüzünü buruşturarak. Halbuki yanında otursaydı da iki çift laf edebilselerdi.. zaten eskiden beri oturup iki çift laf edebilmişlikleri de yoktu ya, neyse. Iyi ki emekli ikramiyesiyle alabilmişlerdi bu evi, “insanın başını sokacak bir evinin olması gerçekten ne büyük bir saadet” diye düşündü. Üstelik ev de cadde üstündeydi, gerçi aldıklarında pek işlek bir yer sayılmazdı ama şimdi yaşadıkları şehrin önemli arterlerinden biri olmuştu. Evdeki yatağını camın önüne taşıma fikri de onundu. Böylece kimsenin arkadaşlığına ihtiyaç duymadan camdan gelen geçene bakarak oyalanabilecekti. Başını çevirip baktı camdan dışarıya, kış mevsimi olmasına rağmen yazdan kalma bir gün gibiydi hava. Içi cız etti, şimdi giyinip sokaklarda düşmüş yapraklara basa basa yürümek vardı diye düşündü. Sonra da “acaba dışarıdakilerin kaçı bunun farkındadır? Sanki ben daha önce farkındaydım da” diye geçirdi aklından, gülümsedi acı acı. Camın önündeki trafik de sıkışmıştı iyice, haftasonu ya, herkes arabasıyla çıkmıştı herhalde. Havaya baktı tekrar, masmaviydi gökyüzü, birden içine sevinç doldu, gözleri nemlendi, usuldan mırıldanmaya başladı: “aşk gibi, sevda gibi, huysuz ve tatlı kadın”…. O sırada camın önündeki arabalardan birinin içindeydim, onu bir ben gördüm, şarkısına eşlik ettim, sonra yoluma gittim ama onu unutmadım.
meraklısına not: bu şarkıyı çok severim.
meraklısına not: bu şarkıyı çok severim.
18 Kasım 2007 Pazar
konfeti

Bir aşk biterken, iki sevgili ayrılırken görünmez konfetiler yağar üstlerine. Kimi bu konfetilerin kandan olduğunu söyler, ama aslında beraber yaşanmış anların sıkıştırılmış halleridir o konfetiler. Sonra, bu görünmez konfetilerin üzerine basılarak ayrı yönlere yürünür gidilir..
Aradan zaman geçer, bir başkasını öpmek istersiniz ayakkabınız sıkar. İçine çünkü önceki aşkınızı ilk öptüğünüz anın konfetisi kaçmıştır. Başka biri ile ilk kez birlikte uyanırsınız ki, saçlarınızda önceki aşkınızla ilk uyanışınızın anısının konfetisi, saçınız kaşınır. Ceketinizin cebinde, nice zaman sonra elinizi acıtan başka bir konfeti bulursunuz, beraber ilk içmenizin anısı. Nasıl olduysa bu görünmez konfetiler üzerinize yağdığı zaman bulduğu boşluklara girmiştir işte. Çantanızı boşaltırken karşınıza birlikte sebepsiz gülüştüğünüz günlerin anısı çıkar, bir de birlikte ağladığınız ilk gün. İşte bunu kimseye anlatamazsınız, oturur ağlarsınız.
Nasıl anlatabilirsiniz ki ondan ayrılmak sol kolunuzdan ayrılmak gibiydi diye. Hani şu acemi sol kolunuz. Ne kadar uğraşsanız kalem tutamayan ve sıkışmadıkça çatal bile idare edemeyen sol kolunuz. Ve sonra nasıl diyebilirsiniz ki sol kolunuzun yeniden çıktığını, ona yeniden alıştığınızı. Kim anlar?
Aradan zaman geçer, bir başkasını öpmek istersiniz ayakkabınız sıkar. İçine çünkü önceki aşkınızı ilk öptüğünüz anın konfetisi kaçmıştır. Başka biri ile ilk kez birlikte uyanırsınız ki, saçlarınızda önceki aşkınızla ilk uyanışınızın anısının konfetisi, saçınız kaşınır. Ceketinizin cebinde, nice zaman sonra elinizi acıtan başka bir konfeti bulursunuz, beraber ilk içmenizin anısı. Nasıl olduysa bu görünmez konfetiler üzerinize yağdığı zaman bulduğu boşluklara girmiştir işte. Çantanızı boşaltırken karşınıza birlikte sebepsiz gülüştüğünüz günlerin anısı çıkar, bir de birlikte ağladığınız ilk gün. İşte bunu kimseye anlatamazsınız, oturur ağlarsınız.
Nasıl anlatabilirsiniz ki ondan ayrılmak sol kolunuzdan ayrılmak gibiydi diye. Hani şu acemi sol kolunuz. Ne kadar uğraşsanız kalem tutamayan ve sıkışmadıkça çatal bile idare edemeyen sol kolunuz. Ve sonra nasıl diyebilirsiniz ki sol kolunuzun yeniden çıktığını, ona yeniden alıştığınızı. Kim anlar?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)