
.
28 Ekim 2007 Pazar
yaşamın kıyısında

nemrut-gülşah banda
Sayısal Gece deyince aklımda cılız bir ışık yandı, arada "acaba bu sefer olur mu yahu" diyerek loto oynadığım haftalarda çekiliş anını yakalamak için arada bakardım, program sunucusu hanım olmalı, yanında ya Hakan Yılmaz ya Ziya Kürküt'le, her sefer değişik mekanlarda yaparlardı programı, ama bir türlü gözümde canlandıramadım onu. Nedense manken filan diye düşünüp dikkat etmemiş olacağım. Oyun ve senaryo yazarlığı konusunda ise, allah allah, hiç bilgi sahibi değilim. diğer başlıklara baktım ki şöyle bilgilere ulaştım: Yazdığı Nemrut isimli oyun, Antalya Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenmiş, ayrıca Kadıköy Deneme Sahnesi'nde de oynanmış. Tiyatro eleştirmenleri metni çok güçlü bulmuşlar. Tuncer Cücenoğlu, Bakırköy Belediyesi Kültür Müdürü'yken düzenlemeye başladıkları Bakırköy Belediyesi Yunus Emre Özgün ve Uyarlama Oyun Yazma Yarışması'nda Başarı Ödülü alan(1998) Nemrut ve Banda için; “İşte böyle bir yarışmada Nemrut ödülü almayı başardı...Üstelik bir çok profesyonel yazarın oyununu da gerilerde bırakarak... Hayran olmuştum oyuna... Bazı oyunları ister istemez kıskanıyorum...'Keşke bu oyunu ben yazmış olsaydım' dediğim oyunlar da oluyor arada bir...İşte Nemrut o oyunlardan biridir...” demiş üstelik. Nemrut ayrıca 2005 yılında Uluslararası Brest Festivali En İyi Oyun Ödülü'nü de almış. Merakla dersi beklemeye başladım ben de..
Cumartesi günü, Gülşah hanım derse geldi. Genç, gözlerinin içi pırıl pırıl, yüzü gülen bir hanım. Onu manken sanmama şaşırmamalı, fiziği de çok düzgün :) 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dramaturji bölümü mezunu. Daramaturji sözlük anlamı olarak tiyatroda sahnelenecek olan metnin dramatik yapisini inceleyip analiz etme ve bu analizlere getirilen yorumların dramatik yapiya uygun olup olmadığını kontrol etme sürecine verilen isim, bu işi yapan kişiye de dramaturg adı verilir (Murathan Mungan da dramaturji eğitimi almıştır). Ancak dramaturji sadece tiyatro metinleri için geçerli bir çalışma alanı değildir. Harekete dayanan, hareketten esin alan bütün sanatlar için uygulama alanı olan bir çalışmadır. Neyse, bunların da ışığında çok zevkli zaman geçirdik kendisiyle, 3 hafta sonraki dersimize de katılacağı blgisini verince; sanırım benim gibi diğer katılımcıların da aklından tiyatro metni yazmak geçmiştir.
İki saat süren sohbetimizde, kendisinin "yazının matematiğinden" çok hoşlandığını, yazdığı metinlerin sahnede canlanmasından büyük zevk aldığından bahsetti. Tiyatronun çok çıplak, çok basit ama bu yüzden de çok etkileyici olduğundan; bir tiyatro metni yazmanın en ekonomik şekilde, yazıyla sayfalarca anlatılan şeylerin ve duyguların, iniş çıkışların nasıl bir hareketle ya da bir konuşma ile aktarılabileceği üzerine kafa yormak gerektiğini söyledi. Sonra bize neden burada olduğumuzu sordu. Hemen herkes, kendince birşeyler yazdığını ve bu kursta öğreneceği şeylerle kendine yeni pencereler açmak amacında olduğunu söyledi. Bunun üzerine soru çatallaştı, neden yazıyorsunuz? Bizi yazmaya iten "rahatsızlığın" kökeninde ne var? Hayatın içindeki karşıtlıklardan ve karşı karşıya olduğumuz çatışmalardan konuştuk sonra, doğumla beraber başlayan, öleceğimizi bilerek yaşamanın karşıtlığından başlayarak. Sonra da kalemin nasıl güçlü bir şey olduğu, bir yazmaya başlayınca alıp insanı nasıl uzaklara götürebileceği üzerine konuştuk (gerçekten ben bile burada farkediyorum, kafamda bir şeyle oturuyorum, yazarken bakıyorum başka yerdeyim, tabii benim edebi bir metin yazma kaygım yok, şimdilik, ama doğru bir tespit). Derken bir metin yazmanın kurallarından bahsettik, yazının matematik kısmı yani. Bu şekilde ifade edildiğinde bana çok duygusuz geldi önce, sanki yazı dediğin bir sel gibi akarsa duygunu karşındakine ancak o şekilde geçirebilirmişsin diye düşünürmüşüm meğer gizli gizli. Değil ama, seni yazmaya iten, dürten, "hişt bana bak beni ortaya çıkar, yaz, şekillendir, kurtul" diyen şeyin ancak belli bir planla en doğru ifadesine ulaşacağı bir gerçek. Bunun için de, öncelikle yazmak istediğiniz şeyi (temayı) belirlemek, bunu hatta tek kelimeyle belirlemek, en büyük mesafeyi aldırıyormuş insana. Misal, intikam; misal, korku gibi. Sonraki aşama ise, bu temanın nerede geçtiği, hangi tarihte (zamanda) ve nerede (coğrafya olarak)? Bu soruların cevapları ile konu işlenmeye başlanabilir. Ve, ben bu tema, bu zaman ve bu coğrafyada kiminle ilgileneceğim aşaması, yani Karakter. En sonra da, çatışmalar, bu karakterin kendi içindeki ve dışındaki çatışmalar, bu karakterin etrafındakilerle, zamanı ile, coğrafyası ile çatışmaları, etrafındaki karakterlerin hem kendileri hem etrafındakilerle olan çatışmaları vesaire.. Bu süreçte kullanılan her ayrıntı önemli, örneğin bir tiyatro sahnesinde bir silah varsa, sonunda patlamasa bile mutlaka çekilmeli, yoksa yeri yok. Bazı şeyleri ise gösterilmese bile kokusu salınmalı etrafa, mekanda gezdirilmeli. Böyle bakınca ne enteresan değil mi? Durup seyrettiğim tüm tiyatro oyunlarını düşündüm önce, oyunun başlamasından önce salona geçip koltuğunuza oturup etrafa baktığınız o anı düşünün. Oyun hakkında hiç birşey bilmeseniz bile, sahnedeki dekor size baştan birşeyler fısıldar. Örneğin bir oda, döşemesi size hangi dönem ve neresi olduğuna dair ipuçları verir. Şehir mi, köy mü, klasik mi, modern mi, eşyalar yeni mi, döküntü mü, fakir bir ev mi, zengin mi, yoksa eskinin şatafatı seçilen ama şimdi pek de öyle olmadığını hissettiren bir yer mi? Yazıyla sayfalarca anlatacağınız bu soruların cevaplarını tiyatro size en ekonomik haliyle, sadece dekorla birdenbire vermektedir işte. Üstelik daha oyun başlamadan!
Buraya kadar okuduysanız, size bir de Nemrut oyunundan kısa bir tirad aktarıyorum:
NEMRUT - (Sinirli, çaresiz) Yüceliğim, büyüklüğüm küçücük aciz bir Topal yüzünden tehlikededir. Hissediyorum, yakınımda, sesini duyuyorum... Soluk alışını duyuyorum çok yakınımda... Benim olan toprakların üzerinde, beni yok etmek için çırpınıyor.
(Bağırır) Topal! Topal! Çık ortaya... Çık karşıma... Alamayacaksın canımı bu bedenden... Bu beden ebedidir... Ölüm yoktur onun için...
(Çaresiz) Lakin halkın kafasını çelmiştir. Kullarım karşı durmaya çalışmıştır, onlara can veren Nemrut'a. Ben düşemem babamın düştüğü gaflete... Kolay değil Nemrut'un gücünü silmek, yok etmek, ayak altında ezmek. Düzen yeniden kurulacak. Topal'ın canı alınacak ve düzen yeniden Nemrut'un dilediği gibi olacak. Başka kimsenin dilemeğe hakkı yoktur çünkü buralarda. Hak benim... Düzen benim... Can benim... Uzak dur iktidarımdan yarım adam, uzak dur!
(Hiddetle kapıya yeltenir, yardımcılarına seslenir. 1. ve 2. yardımcıları girer.)
Buraya gelin! Buraya gelin! Sakın kimse saraya sokulmasın. Dışardan kimse, halktan kimse içeri alınmasın! Demir odaya kimse yaklaştırılmasın! Sarayın yakınından bile geçirilmesin kimse! Şimdi çekilin karşımdan. (Çıkarlar.)
Topal! Topal! Bulacağım seni! Çocuk olmadan, çocuk doğmadan çıkmalısın huzuruma! (Tahtına oturur) Zaman geçiyor! Zaman durmuyor! Çık ortaya Topal! (Bir an) Ne yaparım ben böyle? Demir bir odada kıskıvrak? Kim sokmuştur beni bu hale? Kimden korkarım ki çevirdim etrafını demir zırhla? Yeni candan mı korkarım? Yoksa Topal'dan mı? Değil... Kullarımdan mı? Değil... Ölümden mi? Hayır! Ölüm bana değil, kullarımadır. Kullar ölür, Nemrut sağ kalır.
(Kafasını elleri arasına alır.) Nemrut! Ne yaparsın sen burada? Nemrut! Neden girdin bu demir sandığa? Yoksa, Nemrut'un zulmünden mi korkarsın? Ne dedim ben? Kimedir Nemrut'un zulmü? Bana mı? Kim kapatmış beni buraya? Nemrut mu?
Sanırım bütün metinlere başka bir gözle bakacağım artık :) Bu kurallara uygun bir metin yazarım sonra belki, belli mi olur?
İlgiliye Notlar: Nemrut oyunu, konusu ve eleştirileri için buraya ve buraya tıklayabilir, Kadıköy Deneme Sahnesi'nin Nemrut oyun prova videosunu buradan izleyebilirsiniz.
26 Ekim 2007 Cuma
yakamoz

Berlin'de faaliyet gösteren Dış İlişkiler Enstitüsü tarafından düzenlenen ve 60 ülkeden yaklaşık 2 bin 500 kelimenin değerlendirildiği yarışmada, Türkçe "Yakamoz" sözcüğü, 3 kişilik jüri tarafından dünyanın en güzel sözcüğü olarak belirlendi. Enstitü tarafından yapılan açıklamada, jürinin yakamoz sözcüğünü, "kelimenin orijinalliğini, anlamını ve kültürel önemini göz önünde bulundurarak" birinciliğe layık gördüğü bildirildi. Türk Dil Kurumu'na göre yakamoz sözcüğü, "Denizde balıkların veya küreklerin kımıldanışıyla oluşan parıltı" ve "Biyolojik ışık üretme özelliğine sahip, akıntı ve rüzgârlarla sürüklenen ve bir şeye dokunduğunda ışık veren deniz hayvanı" anlamına geliyor. Yarışmada ikinciliği, Çincede "horlamak" anlamına gelen "Hu lu" kelimesi kazanırken, üçüncülüğü de Afrika'da kullanılan Luganda dilinde "düzensiz" anlamına gelen "Volongoto" sözcüğü elde etti.
Sonra yarışmaya katılan diğer kelimeleri merak ettim :)
Derken radikal gazetesinde caner fidaner’in bir yazısında şunu buldum:
…. bir yanlış tümce daha: 'Mehtaplı gecede, saatlerce yakamoz seyrettik'. Hayır sevgili okur, mehtap ve yakamoz birarada seyredilemez! Çünkü "yakamoz", denizdeki ışıklardır ama, dışarıdan denizin üzerine düşmez, denizin içinden gelirler. Bu ışıkların müsebbibi, denizleri kendine mesken tutmuş tekgözeli bir grup canlıdır. Boyu bir milimetreyi geçmeyen bu canlılara bilimciler "noctiluca scintillans" adını takmışlar, ışık yayma özelliklerine de 'fotofosforesans' demişler. Bu minik canlı sürülerinin yaydığı ışığı görebilmemiz için ortalığın karanlık olması şart. Yani sevgili okur, mehtap olmayacak ki, yakamozu seyredebilesin! Denizler ve balıklarla ilgili birçok başka sözcük gibi 'yakamoz' da Türkçe'ye Elence'den gelmiş. Bu dilde "diakaio" fiili 'yanmak, tutuşmak' anlamına geliyor, "diakamos" ise bizim 'yakamoz'un kardeşi oluyor. Doğanın, izleyende çok hoş duygular uyandıran bu gösterisinin biyolojik kökenini öğrenmek, umarım seni düş kırıklığına uğratmamıştır sevgili okur. Sen sen ol, yakamoz seyretme olanağı bulduğunda bütün bu yazdıklarımı unut, mayon yanında olmasa da gece karanlığında yakamozlu denize girmeyi sakın ihmal etme... Eh, yanında sevdiğin de varsa, unutulmaz bir anıya sahip olabilirsin!..
Meraklısına bağlantılar:
24 Ekim 2007 Çarşamba
şurdan burdan-3
22 Ekim 2007 Pazartesi
Türkan Şoray, Müjde Ar vs.
"....Ben mantığıyla hareket edebilen kızlardan değilim. Bu konuda MüjdeAr’dan bile gurursuzumdur. Türkan Şoray olmayı hep başkalarına bırakırım. Tabii Türkan Şoray olmayı seçen kızlar, film sonunda hak ettikleri temiz sevgiyi bulurken, ben zavallı bir Müjde Ar müsveddesi olarak –üstelik göğüslerim de hiçbir vakit onunkiler kadar dolgun olmamıştır- filmin bitiminde, “son” yazısı yüzümün üstüne düştükten sonra bile ağlamaya devam ederim.

Bana kalırsa kadınların kendilerine kurdukları en büyük tuzak, filmlerden rol seçmektir. Özellikle yetmiş sonrası kuşağın. Çünkü karşılarında birbirini tutmayan iki karakter vardır: Müjde Ar ve Türkan Şoray. Türkan Şoray, eşsiz güzelliğiyle karşımızda bir anıt gibi durmaktadır işte. Gururlu, mağrur, çelik iradeli, aşkından ölse bile hatalarından dolayı bir adamı hayatından çıkarırken ardından dönüp bakmayan, kimseyi üzmeyen, ölürken verdiği son nefeste hayatı film şeridi gibi gözlerinin önünden geçerken pişman olacaki vicdan azabı duyacak tek bir şey bulamayacak olan Türkan Şoray.
Selvi Boylum Al Yazmalım’da yıllar yılı otobanlarda yolunu gözlediği Kadir İnanır’ı arka odalara çekilip elini ısıra ısıra ağlayacak kadar severken, “doğru, ilkelerime uygun olanı yapacağım” diye adamı kamyonuna bindirip dibine baka baka yollayan Türkan Şoray. Ya da yıllar sonra tam bir hanımefendi olarak büyük bir salonun haşmetli merdivenlerinden inerken, yıllar önce kendisine haksızlık eden adama sadece bir bakışıyla hatasını anlatan Türkan Şoray. Kim Türkan Şoray olmak istemez ki?
Müjde Ar’ın güzelliği çekicilik bölümünde yer alır daha çok. İntikam almak üzere, o da Türkan Şoray gibi büyük salonların dev merdivenlerinden inse de, onun inişine Türkan Şoray’ınki gibi asil bir anlam yüklemeyiz. Kimbilir hangi fabrikatörün yeni “dalgası”dır diye düşünürüz. Anıttan çok bir insandır. Zaafları, hırsları vardır. Mahallemizin fırfırlı etekli, dalga dalga göğüslü kızıdır o. Ama hep düşer, ayağı zaaflarına takılır. Çünkü aşık olur. Ama Türkan Şoray gibi gururlu olamaz o. Gidenin arkasından koşar, “dur” der, küçülür gözümüzde. Kendisine ne kötülükler yapmış adamı affeder. Bir de ateşli ateşli sevişirler bu barışma anının üstüne utanmadan. Zaten o hep sevişir. Başarıları da başarısızlıkları da hep birileriyle sevişmesinden kaynaklanır. Ama Türkan Şoray öyle mi? Olsa olsa iğfal ederler onu. O da “bu utançla yaşayamam” deyip sevgilisinden ayrılır. Yada evli ise kendisiyle yatmak isteyen adamı öldürür, hapse girer. Kocası ona “orospu” der, ama yirmi yıl sonra hatasını anlayıp geri döner adam.Müjde Ar’ın acısı da, hayatı da daha gerçekmiş gibi gelir hep bana. Aşkı için günah işlemeyi, gururundan vazgeçmeyi göze almış kadınlardır, ama nedense Türkan Şoray’a anıt muamalesi yaparken Müjde Ar’ı seyrederken hep “aşüfte” diye geçiririz içimizden. Müjde Ar, pişman olacağı şeyler yapar çünkü. Vicdan azabı çekmeyi, suçluluk duygusunu, ayıplanmayı, belki de en önemlisi kendini ayıplamayı göze almıştır.
Selvi Boylum Al Yazmalım’ı seyrederken Türkan Şoray’a hep “aptal” derim. Ben olsam Kadir İnanır’la giderdim. Her şey aşktır çünkü.
…
İkisinin durumu da aşk ve intikam arasında gidip gelir. Ama Türkan Şoray’ın intikamı bile asildir. O durur ve bekler. Hayat ona güzellik, saygınlık ve kandini deli gibi seven başka bir adam verir. Yıllar sonra esas adam geri geldiğinde bütün kadınların bir erkekte olmasını istediği şeye sahiptir artık: gerçek, saf bir pişmanlık. Bu adamı bütün kadınlar affeder, çünkü onun kadına bakışında bir kadını yücelten bir ifade vardır. Müjde Ar’ın intikamı ise tehlikelidir. Beklemez, harekete geçer. Hayattan güzellik, güç, biraz hafif meşrep bir hava ve kendisini şehvetle isteyen adamlar alır. Esas adamın gelmesini beklemez. Gider alır onu. Kendisini bıraktığına pişman edip gücünü gösterecektir. Adamı nihayet avucuna aldığında da gidip onunla yatar. Ah ne kadar da gurursuzdur. Kadınların yüz karasıdır. Ama sevgilisi olacak bu cibilliyetsiz adamda da şeytan tüyü vardır.
Şimdi aynaya bakınca, yıllardır gözlerimi Türkan Şoray’ın gözlerine, saçlarımı Müjde Ar’ın saçlarına benzetmeye çalıştığımı bir anda fark ediyorum ve anlıyorum ki, bunun sebebi sözlerimi hangisininkine benzeteceğime bir türlü karar verememiş olmam. Türkan Şoray olmak isterken Müjde Ar’ınkinden başka replik açığı bulamayıp susmam.
Bir adamın bütün kötülüklerini sırf adamda şeytan tüyü var diye göz ardı eder mi insan? Evet, ben erkek seçmekte çok kabiliyetsizim.... "
Seray Şahiner'in Can Yayınlarından çıkmış Gelin Başı adlı öykü kitabındaki son öyküden alıntıladım bu bölümü. 1984 doğumlu genç bir yazar Seray, Gelin Başı da ilk kitabı. öyküleri ise kadın duyarlılığı ile dolu, ince, hassas.. ben sevdim, kendime yakın buldum. yukarıdaki bölümü sevenler burayı ve burayı da tıklasın lütfen. bu arada, siz ne dersiniz?
20 Ekim 2007 Cumartesi
karadeniz notları-2



herhalde orada bir toplu taşıma olayı yaşamadan döneceğimi düşünmediniz :)) sanırım 3-4 yıl öncesine kadar şehir içi ulaşımda otobüsler dışında taksi dolmuşlar çalışırdı. normal taksi olarak da çalışan bu dolmuşları 3-4 yıl önce kaldırıp, yerine beyaz minibüsler koydular. işte bu minibüslerden birinde yukarıdaki flamayı görünce, tamam dedim, işte bu tam benlik !! viking gemisi şeklinde bir Karadeniz Fırtınası-Trabzonspor flaması. aklıma vikinglerin laz olduğuna ilişkin rivayet geldi. acaba doğruluk payi var midur :)) tabii herşey bu kadarla kalmadı. ayasofya'dan dönerken minibüse bindim (hemen her hat 1 YTL) bir yaşlı amcanın yanına oturdum. biraz gittikten sonra amca cebinden bir ayna çıkardı. sonra da öbür cebinden bordo-mavi plastik bir tarak. bakıyorum ne yapacak diye, adam başladı bıyıklarını taramaya. taradı taradı taradı taradı, meydan'a geldik, ben indim. hadi arabada ruj süren, allık süren hanım görmüştüm, saçını tarayanı da, ama bıyığını tarayan bir erkeğe ilk rastladım. burada kaydı olsun :) acaba bana bişey mi demek istedi, onu da anlayamadum.
bu arada, karadeniz'le ilgili değil ama yazmam gereken bir şey daha var. daha önce Kadıköy'deki Süreyya Sineması onarılıyor ve Devlet Operası'na verilecek demiştim ya. olmuş o iş, ilk gösteri 28 ekim'de Yunus Emre Oratoryosu ile perdeleri açılıyor. biletleri Devlet Opera ve Balesi internet gişesinden alınabilir. haftada 3 gün gösteri olacakmış Kadıköy'de, ne güzel. hem bu gece de AKM'de gala konseri ile sezon açılıyor Devlet Operası'nda, orada olacağım. sezon açılış (gala) ve kapanış konserleri çok güzel olur, karışık program yapılır, en sevilen klasik parçalar yorumlanır, neredeyse bütün sanatçılar çıkarlar, neşeli olur bu konserler. 3 kasım'da da Pavarotti'yi anma konseri düzenlenmiş. aklınızda olsun, opera ve bale gösteri biletleri tam bir ay öcesinden çıkıyor satışa, diyelim gösteri 3 kasım'da, tam 3 ekim'de satışa çıkıyor yani, popüler gösterileri takip etmek istiyorsanız o günlerde iki tıktık yapmanız gerekir, yoksa bilet bulmak mümkün olamıyor.
uzatmayalım lafı, gene ayasofya'dan bir görüntü ile bitireyim istedim. yağmurlu ve kapalı havaya rağmen resimlerim güzel çıkmışlar, kıyamadım kenarda kalmasına.
17 Ekim 2007 Çarşamba
karadeniz notları-1
trabzon bir kere çok kalabalıklaşmış. yaşayanlar da aynı şeyi söylüyorlar, sadece kendi civar ilçe ve köylerden değil, bölgenin nispeten az gelişmiş diğer illerinden de çok göç alan bir şehir haline gelmiş. yollar şantiye gibi, uzun sokak geçen yılki beyoğlu misali, kazılmış kambur kumbur bir yol olmuş, trafiğe kapatılacakmış son haberlere göre (uzun sokak şehir merkezinde alışveriş yapılacak dükkanların olduğu tek yönlü bir sokaktı). tanjant yolu çok gelişmiş (bu isim de hiç yakışmıyor bir karadeniz kentine, ne biçim isim bu). şehrin yolları eskiden çok dardı, tamam, ama şimdi heryerde alt geçitler-üstgeçitler-viyadükler-deniz doldurulup yapılmış dört şeritli yollar derken, şehri ne uçakta alçalırken ne gezerken tanıyamadım. referans noktası olarak kaydettiğim bir takım yerler yok olmuş! şehri adeta yeniden inşa etmişler gibi. hatta etmeye devam ediyorlar :) şehir plancılığından hiç anlamayarak yıllar boyu gelişmenin sonucu belki de.
neyse, güzel şeyler hala var. misal, akçaabat'a giderken karayolları binasının karşısına dağlara bir yörük restoranı açmışlar. sümela manastırının yapıldığı topraklar tabii burası diyerek inanılmaz dik bir yokuşla çıktığınızda, çok güzel bir manzara sizi ödüllendirmeye hazır. "bu ne dik yokuştur" dediğim görevli "kışa doğru asansör yaptıracağız yerden, 40 metre" diye gururla cevap verdi bana. "aa ne güzel izmir'deki gibi" dediğimde ise adam beni google yerine koydu "izmir'de mi var? hangi semtte? nasıl ya?" diye soru bombardımanına tutuldum.

restoranda ise otantik dekorların arasında ister balık çeşitleri, isterseniz köfte yiyebiliyorsunuz. bu arada, trabzon'da ve akçaabat'ta köfte porsiyonla değil, gramla satılır. "köfte istiyorum" derseniz, garson size "yarım kilo mu olsun bir kilo mu " diye sorar, aynısı döner için de geçerli, bu sefer sorusu "100 gram mı olsun, 150 mi?". siz de utanır 100 gram isterseniz, doyamayabilirsiniz haberiniz olsun. tatlı olarak da elbette hamsiköy sütlacı.

bir başka yeni keşfim, trabzon'a gitmeyi ve nerede kalacağını düşünenlere. meydan'daki eski özgür otel yıkılıp boyner mağazası olalı çok oldu. usta otel yenilenmiş. benim önereceğim yer ise, karadeniz teknik üniversitesi turizm meslek yüksek okulunun uygulama oteli. havaalanına yakın, şehre de 5 dakika mesafede, tatil köyü gibi bir tesis. geceliği ise (hizmette sınır yok, gidip sordum) tek kişi 35, çift kişi 55 YTL oda+kahvaltı. bu sivillere uygulanan fiyat. kamu personeli için bu fiyatlar 30 ve 45 YTL imiş. havuzu, fiyatları çok uygun deniz kıyısında restoranı ve kafeteryası, terası ile çok hoşuma gitti burası. trabzon'da denize girilebilecek eli yüzü düzgün bir yer. aklınızda olsun. işte burada okulun ve tesislerin tanıtımı olan bir video gösterisi var ve sanırım biraz eski, şu anda sizi temin ederim çok daha güzel ve canlı görünüyor.
sevgili hep aklıma düşürdü, bu sabah yağmura aldırmayıp ayasofya'ya gittim, sabah kahvaltısına. Ayasofya, 1250-1260 yılları arasında Trabzon'da 1204 yılında yeni bir devlet kuran Komnenos ailesinden Kral I.Manuel tarafından yaptırılmış, geç dönem Bizans kiliselerinin en güzellerinden biri. içinde fazla bir şey kalmamış olmasına rağmen, görkemli bir bina hala.


üstteki fotograf güney kapısı, yani kara tarafındaki kapı. üzerindeki kabartmalara adem ile havva'nın cennetten kovuluş hikayesi canlandırılmış. pek net göremiyorum diye üzülmeyn, aslında da pek seçilmiyor. ama bakın sağ tarafa doğru bir yerde ağaca sarılmış yılanı görebilirsiniz.

işte bu ayasofya'nın bahçesinde de çok güzel bir kafeteryası var, yöresel kahvaltı alabilirsiniz benim aldığım gibi. bakın hem yöresel bir şey de konduruvermişler bahçeye, bu yapının adı serander. karadeniz yayla köylerinde çok görülen bu yapı, genelde kiler ya da tahıl ambarı olarak kullanılan tahtalardan yapılan dört direkli küçük evdir. ayasofya'dakinin altına da 4 küçük masa yerleştirmişler. bu yağmurlu günde pek hoşuma gitti doğrusu.

kahvaltıda ise, hem klasik kahvaltı tabağı varmış, hem kaygana, hem de kuymak.. klasik tabağı unut diyorum servis yapan yeşil gözlü laz kızına, bana kaygana ile kuymak getir. yanında da odun ateşinde pişmiş ekmek ile çay. bir baksanıza şuna !! kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı :)

bir başka öneri de şehirde gezerken nefeslenecek bir yer arayanlara. maraş caddesinde (maraş, trabzon'un kardeş şehridir ve maraş'ta da bir trabzon caddesi var) ziraat bankasını geçince sokağın hemen içinde Trabzonspor Klübü müzesinin hemen yanında cafe bordo-mavi. bugünlerde pek popüler. orada nefeslenmeden önce, belki de sonra, bankanın diğer tarafndaki sokağın hemen başındaki muharrem ustadan da döner yemelisiniz. yok, illa karadeniz pidesi tadacağım diyorsanız, yakınlarda ankara'da da kocaman bahçeli bir yer açan çardak pideye yürümelisiniz, beş dakika sürmez, orası da uzun sokağın hemen başında.
daha fotograflarım var, artık diğerlerini de başka zamanlarda sizlerle paylaşmayı planlıyorum.
bu arada, bütün blog arkadaşlarımı çooook özledim. gidip bir bakayım, herkes ne alemde :)
11 Ekim 2007 Perşembe
iyi bayramlar

umutlarınızın açıldığı, keyifli anları sevdiklerinizle paylaştığınız, özlediğimiz bayramlar tadında şeker gibi bir bayram geçirmeniz dileklerimle; hepinizin bayramını kutlarım.
ben yokken kendinize iyi bakın, sevgiler.
not: şiirin adı pandora'nın kutusu, can yücel'e ait.
9 Ekim 2007 Salı
depresyonun kaynağı

8 Ekim 2007 Pazartesi
korku filmleri mi? bırrrr....
Korkuyla haşır neşir bir çocukluğum olmadı, ilkokuldayken beni gece evde yalnız bırakıp gezmeye gittiğinde annem-babam, yaşıtlarım bunu çok korkunç bulurken ben hiç korkmazdım. Korku filmleri ile tanışmam televizyondan oldu, televizyon ekranının ve yayın kurallarının elverdiği ölçüde korkunç sayılan filmlerdi bunlar. Ben gene de filmler yerine kitapları tercih ederim, herşeyi sizin hayalgücünüze bırakan, milim milim sözcük sözcük gererek ilerleyen kitaplar..bırr.. neyse, bir gece karanlık salonda yalnız başıma 1961 yapımı Dehşet Saati (Edgar Allan Poe’nun Kuyu ve Sarkaç öyküsünden uyarlama) filmini seyretmeye başladım. konusu şöyle geçiyor kaynaklarda: Kötü şöhrete sahip bir İspanyol Engizisyon işkencecisinin oğlu olan Nicholas Medina eşini yeni kaybetmiştir ve babasının annesini öldürme anılarını zihninden atamamaktadır. Nicholas'ın İngiliz karısı Elizabeth'in ölümünün üstünde bir sır perdesi vardır ve bu yüzden Elizabeth'in erkek kardeşi Francis olayı araştırmak için Medina şatosuna gelir. Azap çekmekte olan Medina, Elizabeth'in diri diri gömüldüğüne inanmaktadır ve karısının ona seslendiğini duyduğuna emindir. Aslında Elizabeth ölmemiştir ve bu, sevgilisi Dr. Leon'la birlikte Medina'yı delirtmek için kurdukları planın bir parçasıdır. Medina'yı çizginin ötesine iterek amacına ulaşır. Artık kendisini babası sanmaya başlayan Nicholas, Engizisyon cübbesi giyerek Francis'i bir masaya bağlar ve çelik bıçaklı devasa bir sarkacı, çaresiz kurbanının üstüne yavaş yavaş inecek şekilde ayarlar… Fiziksel olarak stilize, yaratıcı bir şekilde görüntülenmiş, kanlı sahnelere yer vermeyen bu korku filminde Corman, başta kâbus kabilinden zindanlar ve işkence odası olmak üzere, etkili ve klostrofobik bir korku atmosferi kurmuştur. daha bismillah, girişte deniz kıyısı, karanlıklar, tam kayalıkların kenarında devasa bir şato, yıldırımlar çakıyor, rüzgar uğulduyor filan. bu sahnede kendi kendime şunu dediğimi hatırlıyorum: haha-korkalım diye herşeyi bir arada kullanmışlar, korkmayacağım-haha. fakat filmin devamında gördüğüm şeyler karşısında tırnak yemek, yastığa sarılmak, koltuğa tırmanmak yetmez hale gelince; kalkıp korka korka televizyonu kapattığımı hatırlıyorum. ne garip filmdi yarabbim. hala korkuyorum sanırım, bu yüzden aklıma ilk bu film geldi. şimdi düşününce, belki de o kadar korkunç değildi diyorum ama o zaman bana çok korkunç gelmişti.

Sonra Pet Sematary – Hayvan Mezarlığı. Stephen King’in aynı adlı kitabından uyarlanmış film. çocukların çok sevdiği kedileri ölür, evin yakınındaki kızılderili mezarlığı için de oraya gömülenlerin geri döndüğü konusunda söylentiler vardır, çocuklar bu yüzden kediyi mezarlığa gömerler. Kedi geri gelir, ama huyu değişmiş vahşileşmiştir. bu arada çocuklardan biri trafik kazasında ölür. acıdan çıldıran baba, çocuğunu da alıp mezarlığa götürerek gömer… kader ağlarını örmeye başlar tıkır tıkır tıkır...

ve üçlemenin son filmi Saw-Testere. Ama illa ki birincisi.
Bu yazıyı yazarken aslında gerilim-macera türünü daha çok sevdiğimi farkettim. Old Boy mesela sevdiğim filmlerden biriydi. Ayrıca Tarantino’lar, tüm filmleri favorim. Kill Bill hem film hem film müziği olarak en beğendiğim çalışmalardandır. bir de reha erdem'in, Korkuyorum Anne diye bir filmi vardır ki, korku filmi değil şenlikli cümbüşlü bir filmdir, izlemeyenlere tavsiye olunur.
ve bu filmlere ait linkleri bulmaya çalışırken kaan oktay'ın şöyle bir çalışmasına rastladım. konuyla ilgisi nedeniyle ekleme gereği duydum, bu korkulu konudan böyle bir çıkış yapmak iyidir:))
KORKU FILMLERINI TANIMA REHBERI
Listelere geçmeden sizin için hazırladıgımız kısa ve eğlenceli “Korku Filmlerini Tanıma Rehberi”:
1 - Eğer filmde genç bir kız ve o kızın sevişme sahnesi varsa, gece olmadan o kız mutlaka ölecektir.
2 – Filmin bir sahnesinde "Kimse var mı?" diye bağıran karakteri büyük bir “sürpriz” beklemektedir. “Sürpriz”in elinde balta veya tabanca vardır ve soruyu soran bahtsız arkadaşın nerede olduğunu biliyordur. Aynı şekilde "Sen burada bekle ben bir bakıp geleyim" diyenler hiçbir zaman geri gelmez.
3 - "Galiba bu sefer öldü artık kaçmama gerek yok" diye düşünen kurbanlar, katilin son bir defa dirilip izleyicilerin yüreğini hoplatacağını gözardı etmektedir… Artık kimse bu tür sürprizlere şaşırmaz zannetseniz de, o sahne filmin en heyecanlı bölümüdür aslında.
4 - Filmin son sahnesinde, katilin vücudundaki 82 kurşun yarasına ve kopmuş kafasına bakarak kesin öldü zannetseniz de katil mutlaka son bir titreme yapar… Stüdyo bir iki yıl sonra filmin devamı çekmeye karar verirse diye…
5 - İri göğüslü genç kızlar katilden kaçarken mutlaka takılıp düşerler. (yer çekiminden olsa gerek!)
6 - Zavallı kurban katilden kaçabilmiş ve arabaya ulaşabilmiş ise arabanın motorunun ilk seferde çalışmayacağından emin olabilirsiniz. Araba ancak katil kapıyı açmak üzereyken çalışır ama o durumda bile katilin arka koltuğa atlamasına engel olunamaz.
sizin eklemeleriniz var mı?
7 Ekim 2007 Pazar
kırkıncı gönderi
bu kutlama mesajlarından sonra, ne yazacağımı unuttum :)) yok şaka, haftasonumu yazacaktım. eminim bir sürü arkadaşım yaratıcılık kursunda neler olup bittiğini ve ilk ders sonrası ne yarattığımı çılgınca merak ediyordur :) anlatacağım şimdi. cumartesi sabahı kalkıp derse gittim. müze erken bir saat olmasına rağmen kalabalıktı. önce akgün ve derse katılacaklarla beraber bahçede oturduk, herkes kısaca kendini tanıttı. sonra salona geçtik. akgün seminerin amacından ve metodolojisinden bahsetti. bu seminer sonunda bir şeylere farklı gözle bakabilme yeteneği üzerinde çalışacağımızı, bunun için bir yolculuğa çıkacağımızı ve bu yolculukta bizden önce yolculuk etmişlerin de derslerinden faydalanacağımızı söyledi. sonra bir fotograf, iki obje ve bir filmin başını izleyip, bunların neler olabileceğini hep birlikte keşfetmeye çalıştık. keşif sürecinde herkes kendinde oluşan çağrışımı sesli bir şekilde grupla paylaşıyor ve fikir geliştiriliyor ya da başka bir fikir öne sürülüyor, akgün de bizi sorularıyla motive ve provoke ediyor:) neler üzerine konuştuğumuzdan bahsetmeyeceğim şimdilik, çünkü belki ileride katılmayı düşünen olursa, kopyacılık yapmasın :) işte böyle, zevkli bir paylaşım oldu, devam edecek.
dersten sonra sınıftan dört kişi ve akgün'le beraber gene bahçede oturduk. saat 15'de bu seminerin ikinci kurunu alanların dersi olacakmış, yani ikinci üç aylık grup. bu arada müzede 13.30'da olan kukla gösterisinin hazırlıkları yapılıyordu ve bahçeye kocamaan bir doğumgünü masası kurulmuştu, müzede çocuklara doğumgünü partisi organizasyonu da yapılabiliyormuş. bunun çocukları cümbür cemaat mcdonalds'a götürmekten daha anlamlı olduğundan konuştuk. sonra ekipteki katılımcılardan Güneş'in yüzücü ve dalgıç olduğunu, İzmit'te bu konuda dersler verdiğini öğrendik. Güneş ayrıca o zamana kadar duymadığım bir sporla da uğraştığını anlattı: su altı ragbisi. derinliği 3,5 ila 5 metre arasında değişen bir havuzda, içinde tuzlu su olan bir topla biri kaleci olan 6 kişilik gruplarla, nefes tekniğine dayanarak oynanan bu sporun ligi bile varmış Türkiye'de! hem bayan-hem erkek hem de. lig olduğuna göre en az iki takım var yani dedim ben, o da daha fazla takım olduğunu hatta Trabzon'un bile bir takımı olduğunu söyleyince ağzım açık kaldı. Dahası var, Türkiye su altı ragbi takımı geçende Avrupa'da yapılan bir şampiyonada dereceye girmişler, hiç haberimiz yok. bu sporla ya da su altında yapılan başka sporlarla ilgilenen arkadaşlar olursa, Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu burada, İzmit'teki Barrakuda Su Sporları Kulübü burada.
Sonra kalktık, iki arkadaşı yolda bırakmak üzere arabama bindik. müze sokağı tek yönlü, Göztepe'deki daracık arnavut kaldırımı döşeli bir sokak. sağlı sollu her yere de park yapılmasın diye bücür demir babalar koymuşlar. geri geri giderken, bu babalardan birine çarptım. kurtarayım derken bir miktar kanırtma da oldu tabii. sağ arka kapımda bir göçük oluştu. bu oluşum esnasında yoldan geçen bir adamcağızın nedense dili tutuldu :) elini bağırmamak için ağzına koymuş, başını çok üzgün ve konuşamayacakmış gibi, bir felaket tablosuna bakarcasına arabaya bakarak iki yana sallıyor, nolduuu diye bağırıyorum ben arabanın içinden, adam da ses yok, sadece başını sallıyor. indim baktım olan olmuş, kapı da açılıp kapanabiliyor, canım sağolsun diyerek çıktım gittim. bu tavırdan da anlayacağınız üzere ilk vukuatım değil :) bu arada, ilk yaratıcılık dersi sonrası yarattığım şeyin faturasını tamirciden öğrenince yazarım :))
şu andaki arabam ikinci. ilkini sattığımda arkadaşlarım "boyanmadık bir tavanı kaldıydı, değil mi" demişlerdi. bu arabamla ise bu babaya kadar maşallah bir vukuatım olmamıştı. hmmm, yarışmadan dönerken biri arkadan çarpmıştı, hata ondaydı, o sayılmaz :) ilk vukuatım otomatik vitesli sıfır kilometre vw polo arabamı ilk kullanmaya başladığım gün başıma geldi. ehliyet çalışmalarını tabii ki doğan görünümlü şahin arabalarla yapan bir kuşaktan olduğum için, otomatik arabayı zaptetmekte bir miktar sorun yaşadım önce. sonra da yollar boyu gidip gidip en sonunda terler dökerek vardığım annemin evinin garajına girerken dar dönemeci alamayıp dönüş duvarına bindirdim. gözümden gözlüğüm uçtu. bir film sahnesi yaşıyorum sandım, duvara çarpık bir araba, ben içindeyim. attım kendimi dışarı, yaşıyorum ! ama arabanın ön tarafından alttan pembe bir sıvı akmakta. bu ne ya diye düşünürken, gürültüye çıkan alt kat komşumuz handan teyze "aaaaaaa ne o, kan mı" diye dördüncü kat penceresinde fenalıklar geçirirken, ben "hakkaten ha, o kan olamaz değil mi" diye düşünmekteydim. tarih: 1 ocak 1999. doğrudan çekici çağırdık gidip servise bırakıp arabayı, ağır roman filmine gittik. ben filmde durup durup ağladım. sinirden. sonra arabayı 3 yıl kullanmadım, araba garibim evin bahçesinde durdu. komşular arada hiç değilse öne arkaya çıkarmamı, böylece altındaki çimenlerin güneş görüp kurumayacağını söylediler. aldırmadım. işim yakındı ve ben taksiyle gidip geliyordum. şimdi düşününce çok komik geliyor ama valla öyle oldu. "sana bir araba lazım" derlerdi, ben de "var zaten" derdim. fakat bu demelere dayanamayan bir arkadaşım, Allah razı olsun, beni illa ki İstanbul trafiğine çıkarma yoluna baş koyarak bir gün kapıma dayandı. o gün çıkıp Acıbadem'den Anadoluhisarı tepelerindeki Güzelcehisar'a gittik, hep ben kullandım. kullandıkça hoşuma gitti. dönüşte, eve dönen sokağın kenarında bir araba beni sıkıştırınca kaldırıma biraz yanaşmışım, sürtme sonucu bammm diye (valla bu sesle) sol ön lastiğim patladı ve fıss diye saniyede araba sola oturdu. zavallı arkadaşım, "boşver olur böyle şeyler sen aslanlar gibi kullanıyosun du bakiym şurda lastikçi var di mi" diyerek lastikçiye gidip yanında tekeri döndüre döndüre gelen lastikçiyle geri döndü. bu ikinci ilk gün maceramdı. ertesi gün işe arabayla gittim ve ondan sonra kullanama diye bir sorunum olmadı. başka sorunlarım oldu ama. misal bir sabah, gözcübaba kavşağında yandan gelen içi hatun dolu beyaz bir toyota ile karşılaştım. ben durdum o geçsin diye, o durdu ben geçeyim diye. o durdu diye ben ilerledim, ben durdum diye o ilerledi. biz ağır çekimde gibi çarpıştık, var mı böyle bişey? indim arabadan, onlar da indiler, başı bağlı teyzeler filan, sürücü de ben yaşlarda bir hatun. "bişeyiniz var mı, iyi misiniz" diyorum, onlar dizlerine vura vura dövünüyorlar "uy ne oldi niye oldi" diye. ben bıraktım kazayı, "teyze nerelisiniz" diyorum. rizeliymişler. benim de trabzon'lu olduğumu duyunca dövünme cümlesi "uy ha bu da güzel bişe, neden oldi" olarak değişti. neyse, polis çağırdık ve teyzeleri gidecekleri yere gönderdik. sürücü hatunla gidip kahvaltı yaptık sonra. şimdi orada ışık var.
misal, kendimi iyi hissetmediğim bir gün erken çıktım işten, eve gidip yatacağım hiç halim yok. sahrayıcedit mezarlığı dönüşünde, önündeki minibüsü yan sokaktan çıkıp geçmek isteyen bir hatun sürücüyle arabalarımız öpüştü bu sefer. kadın indi nasıl bağırıyor, hiç takatim yok ses çıkarmıyorum. polis hemen geldi, emniyet'e çok yakın bir noktaydı, kadın polislere de yüksek sesle anlatmaya başladı, kapısı göçmüş de (yalan), burası dönüşmüş de, suç bendeymiş de, burada aslında levha olması lazımmış da, Ankara'ya gidecekmiş saçları ıslakmış beklerken inşallah üşütmezmiş de filan. polis durdu "Allah kocana sabır versin be kadın, dur da işimizi yapalım" dedi. şimdi o dönemeçte levhalar var.
misal, katıldığım Miras bilgi yarışmasından dönerken, Maslak yanyolda önümdeki durdu ben de durdum ama arkamdaki duramadı, arkadan vurdu bana. bu sefer bir hışım ben indim aşağıya, arka arabadaki sürücü elleri yukarıda "evet suç bende ne deseniz haklısınız, işyerinde kötü bir gün geçirdim, aklım patrondaydı" diyerek bana doğru gelince ben bişey diyemedim tabii.
bunlardan başka Allaha şükür kayıtlı vukuatım yok. istanbul şartlarına göre kendimi iyi bir sürücü sayıyorum, amma velakin dün bücür babaları göremedim ne yapayım.
6 Ekim 2007 Cumartesi
yedi gerçek
"Yedi gerçek öğrendim" dedi öğrenci.
"Yirmi yıldır buradasın, sadece yedi gerçek mi öğrendin?"
"Evet, yedi gerçek öğrendim..."
"Say" dedi başrahip,
"birincisi...""Dostluklar ikiye ayrılır: Kalıcı dostluklar ve geçici dostluklar. Hayatta bir zorluk ortaya çıktığı anda bozulan dostluklar daha çoktur, kalıcı dostluklar çok azdır..."
"İkincisi" dedi başrahip.
"İnsanların çoğunluğu kalplerini ve beyinlerini geçici değerlere ayırmışlar. Bu değerler uğruna kendi gerçek niteliklerinden taviz vermekten, kötü şeyler yapmaktan çekinmiyorlar..." "Üçüncüsü" dedi başrahip.
"İnsanlar, amaçlarına ulaşmak için birbirlerini ezmekten çekinmiyorlar. Oysa başkasına kötülük yaparak elde edilen her şeyin geldiği gibi ellerinden gideceğini anlamıyorlar..."
"Dördüncü" dedi başrahip.
"İnsanlar gerçekte bir anlamı ve önemi olup olmadığını hiç düşünmedikleri fakat değerli ve anlamlı saydıkları şeyler yüzünden birbirlerine zarar veriyorlar... Bu şekilde hayatı birbirlerine zehir etmeye alışmışlar."
"Beşinci" dedi başrahip.
"Herkes yanlışın nedenini, başarısızlığın nedenini başkalarında arıyor.Kimse, başına ne geldiyse aslında kendi yüzünden geldiğini anlamıyor, kendi suçunu, yanlışını kabul edip düzeltmiyor..."
"Altıncı" dedi başrahip.
"İnsanlar helal lokmanın ve bölüşmenin değerini bilmiyor. En lezzetli lokmanın helal lokma olduğunu unutuyorlar. Vicdanları ve mideleri arasında kaldıkları zaman midelerini tercih ediyorlar..."
"Yedinci" dedi başrahip.
"İnsanlar bir şeye dayanmadan yaşama gücünü bulamıyorlar. Bu yüzden çoğu zaman anlamsız şeylere sarılıyor, güveniyorlar. Asıl sarılmaları ve güvenmeleri gereken belki de tek duygunun sevgi olduğunu anlamamakta ısrar ediyorlar..."
"Güle güle" dedi başrahip..
4 Ekim 2007 Perşembe
Karınca Yuvasındaki Zil Sesi
Günlerini oyuncakçı dükkanlarının önü yerine, karınca yuvalarının önünde geçiren bir çocuktum. Güneşin ışınlarıyla tokatladığı ensemde boza pişerken, karıncaların çevresini yumuşak toprakla ördükleri o küçük deliğin yanına yüzükoyun uzanır; o müthiş çalışma temposunu büyük bir merakla izlerdim.
Yuvanın kapısındaki o hızlı trafikte bile karıncalar birbirlerine çarpmazlar; bir sıçramış, iki sıçramış, üçüncüde karıncalara yem olmuş iri bir peygamberdevesini taşıyan kalabalığı gördüklerinde kenara çekilmek yerine, o kalabalığa omuz verirlerdi. Kimisi bir ayçekirdeğini, kimisi bir buğday tanesini, kimisi de kendinden kat kat büyük bir ekmek parçasını ağzındaki o sert, kıskaca benzeyen dişlerle sürüklemeye çalışırdı. Güneşin beynimi fırına çevirdiği zamanlar, su içtikten sonra, bardakta kalan suyu, serinlesinler diye yuva girişine döker; karıncaların bu iyiliğime (!) sağa sola kaçışarak yanıt vermelerine şaşkınlıkla bakardım.
Kimi zamansa, üzerine bir insanın bastığı, bir örümceğin saldırısıdan eksilerek kurtulmuş ya da başka bir nedenle yaralanmış bir karınca yuvaya varmaya çalışırken yolda ölür, geçenler onu alır, sessizce yuvanın içine taşırlardı. Yalnızlığı sevmezler, birbirlerine sık sık dokunurlardı. Bazen bir böceği esir alır, onun etrafını sararak yuvalarına inmeye zorlarlardı. Ben de, Kafka'nın kahramanı Gregor Samsa'dan habersiz, bir karınca olup yuvanın içine dalmak isterdim. Saatlerce davranışlarını izlediğim bu yaratıkların, geceleri ne yaptıklarını da merak ederdim hep. O zamanlar erkeklerle dişiler arasındaki "fark"ın farkında olmadığımdan, aklıma aganigi saganigi durumları gelmez; hava kararınca önce yemeklerini yediklerini, sonra da yavrularına ibret olsun diye ağustosböceklerini ve çekirgeleri eleştiren masallar anlattıklarını düşünürdüm.
Mahallede, herkesce sevilen birisinin iyiliğini anlatmak için "karıncayı bile incitmez" denirdi. Bir gün eşiğin kenarında görülen, oradan halıya doğru yollanıp gözden kaybolan bir karıncayı saatlerce aramıştı annem. Üzerine basıp onu karıncalar cennetine göndermememiz için. Biz ise, sokaktaki karıncaların etrafına tebeşirle çember çizip onları hapseden çocuklara kızar; kimyanın k'sinden bile anlamadığımız için karıncaların neden bu çemberden, biz çemberi silene kadar çıkamadıklarını bilemezdik. Komşu evlerde mutfaklara karıncalar dadanmasın diye kıyıya köşeye konan limon parçaları, tarafımızdan gizlice imha edilirdi. Karıncalar, mahalle çocuklarının şemsiyesi altındaydılar.
Daha sonra bir filmde dev karıncaların dünyayı istila ettiklerini gördüm ve neden böyle bir filmde rol aldıklarını da bir türlü anlayamadım. Ablamın söylediğine göre, karıncalar suçsuzdu. İnsanlar onları merceklerle büyütüp kocamanlaştırmış, kötü yaratıklarmış gibi göstermişlerdi. Yine de, o filmde oynayan karıncaları affetmedim.
Ama şiir okudukça, yazdıkça, şiiri tartıştıkça ve onun ipeği üzerinde gözlerimi gezdirdikçe şairin kim olduğunu hep düşündüm. Şair, herkes ayakkabılarındaki çamurlara bakarken, gökyüzündeki yıldızlara yer değiştirten kişiydi belki. Kuyuları ters çevirip, "çok akıllılar"ın içine attığı taşları boşaltan'dı. Yağmur yağarken, yol ıslanmasın diye şemsiye açan'dı. Arı kovanında çıngırak çalan'dı belki. Ama o Uruguay'lı gazetecinin, Eduardo Galeano'nun "Kucaklaşmanın Kitabı" adlı yapıtında "Karıncalar" bölümünü okuyunca, kafamdaki "şair" tanımına da el feneri tutulmuş gibi oldu. Şöyle yazıyordu Galeano :
"Tracey Hill Connecticut'un bir kentinde yaşayan küçük bir kız çocuğuydu ve oyalanmak için, Connecticut'da ya da bu gezegenin başka herhangi bir yerinde yaşayan bütün melekler gibi o da kendine eğlenceler bulurdu. Bir gün Tracey, kendi gibi küçük okul arkadaşlarıyla birlikte bir karınca yuvasının içine yanmış kibritler atmaya başladı. Bu sağlıklı çocuk oyunu hepsine keyif veriyordu. Ne var ki Tracey, öteki çocukların görmediği ya da görmezlikten geldiği bir şey gördü ve bu onu adeta dondurdu ve hiç çıkmamak üzere belleğine kazıldı : ölümle yüz yüze gelince karıncalar çiftlere ayrılıyor ve böyle, ikişer ikişer, birbirlerine sokulmuş durumda ölümü bekliyorlardı."
Her ne kadar bu küçük yazının şairle ve şiirle bir ilgisi yokmuş gibi görünse de, ben aradığım tanımı bulmuştum : Şair, karınca yuvalarına yanan kibritlerin atıldığı anda, karıncaların ölürken birbirlerine sevgi ile sarıldıklarını gören kişidir. Şair'i Aydın'a dönüştüren ise, karınca yuvasına kibrit atanlara yaptıklarının yanlış olduğunu anlatması, gerekirse ellerini tutup onları durdurması ya da kibritleri onların ellerinde iken üfleyerek söndürmesidir.
Büyüyünce şunu da görmüştüm ki, karıncalar yalnız halı üzerinde kaybolmuyorlardı. Haritalarda kaybolan karıncalar, hatta karınca yuvaları da vardı. Yırtılan haritalar, kibrit kutularının içine doldurulup yakılan karıncalar vardı dünyada. Göz göre göre ezilen, ezilmelerine ses çıkarılmayan karıncalar vardı. Kandırılan, aldatılan, ihanete uğrayan karıncalar vardı. Ve şair de işte tam orada, karınca yuvasının önünde duruyordu.
Çünkü, karınca yuvasındaki zil sesiydi şiir...
AKGÜN AKOVA
Bu metin, Akgün Akova'nın "1998 Dil Derneği Ömer Asım Aksoy Ödülü"nü kazanan "Yıkık Bir Çocuk Bahçesi Gibiydi Yüzü" adlı kitabında yayınlanmıştır.
**
14 Ocak 1995. Cumartesi. Hava soğuk ama yağışlı değil. Evdeyim, canım sıkılıyor. Gazeteyi elimde evirip çeviriyorum. Kültür sayfasının kenarında ufacık bir yazı var: bugün saat 15.00'de Caddebostan Kültür Merkezi'nde Cemal Süreya'nın ölüm yıldönümü nedeniyle, bir anma toplantısı yapılacak. Turgay Fişekçi, Sunay Akın ve Akgün Akova konuşmacı olarak katılacaklar. Konuşmacıların üçü de şair biliyorum, ben de bütün kitapları var, o günlerde henüz pek tanınmıyorlar; e Cemal Süreya malum. Kalkıp gittim tek başıma. Elimde Sunay Akın'la Akgün Akova'nın bir kitabı, fırsat olursa imzalatırım diye düşünüyorum. Toplantı kalabalık, rahatsız sandalyelerde oturuyoruz. Sonra bu merkezin yetersiz olduğu anlaşılıp yıkılacak, yerine içinde kitapçılar, sergi salonları, tiyatro salonu, sinemalar ve hatta bir spor merkezi ile Hayal Kahvesi'nin olduğu dev bir kültür merkezi yapılacak, henüz bilmiyoruz. Cemal süreya'dan şiirler okunuyor, onunla ilgili anılar anlatılıyor ve toplantı bitince şairler kitap imzalamak için oturuyorlar. Ben hem Akgün'e hem Sunay'a kitaplarını imzalatıyorum. Sunay'ın kitaplarının arkasında Trabzon doğumlu olduğunu okumuşum ya, şiirlerinde rastladığım deniz ve Trabzon imgelerinden hareketle, gene de çekinerek "böyle toplantıları Trabzon'da da yapıyor musunuz?" diyorum. Şaşırıyor, "Sen nereden biliyorsun Trabzon'u" diyor ve konuşmaya başlıyoruz. Sohbete oradaki diğer kişiler de katılıyor ve kalkıp kafeye geçip oturuyoruz hep beraber. O sırada Akgün, yazmakta olduğu bir kitaptan bahsediyor. Çeşitli kelimelerle ilgili rastladığı sözleri, dizeleri, hikayeleri not alıyormuş. Gündemindeki kelime kaplumbağa. Kaplumbağalarla ilgili birşeyler anlatıyor, ilgiyle dinliyoruz. Derken benim aklıma kaplumbağaya Anadolu'da bir yerde tosbey dendiği geliyor, bunu söylüyorum. Gülüyoruz. "Peki ya dişiyse?" diyor. "O zaman toshanım olur" diyorum, buna da gülüyoruz. Cumartesim şiirle çok güzel geçiyor.
Aradan bir-bir buçuk yıl geçiyor. Bu arada ben Sunay Akın ile Akgün Akova'nın şiir dinletilerine mümkün olduğunca gitmeye çalışıyorum (O dönem ikisi beraber yaparlardı söyleşileri, birlikte çok iyi bir takımdılar). Ekim 1996'da Akgün'ün ilk deneme kitabı çıkıyor, Güzel Atlar Ülkesi. İçinde bir bölüm Kaplumbağalı Yazılar. Bu bölümde bir başlık "Toshanım ile Tosbey". Bu başlığın olduğu sayfanın altında bir satır: Başlık için, tam bir "kitap tosbağası" olan Gülçin'e teşekkürler. O kadar mutlu olmuştum ki... Akgün sonra başka kitaplar yayınladı, derken fotografa merak sardı ve çok ilginç projeler gerçekleştirdi, fotograf albümleri hazırladı, özel toplantılara çok özel sunumlar yaptı, Voyager ve Skylife dergilerinde editörlük yaptı, belgeseller hazırladı ama yazı hala başka bir şey.

İşte Akgün, bu Cumartesi Sunay'ın gerçekleşen rüyası Oyuncak Müzesi'nde yaratıcılık dersi vermeye başlıyor. Ben de gittim kaydımı yaptırdım, kendim için yaptığım en güzel şeylerden biri olacağına inanıyorum. Anlatırım sizlere de :)
2 Ekim 2007 Salı
seyahatim geldi
ah, bir de artık o güzel kurabiyeler Kadıköy çarşı içinde bir yerde satılıyor artık.
ben ne diyecektim, nereye geldim yahu. edirne'den öyle üstten bahsedip geçmeye gönlüm elvermediğinden yazdım bunları, belki gidip görmek isteyen olur diye. asıl mesele, benim yolculuk yapma zamanımın gelmiş olması. hani orhan veli demiş ya: bir tren sesi duymayayım, iki gözüm iki çeşme, hah, tam o haldeyim. insan bavul yapmayı özler mi? ben özledim. bugün takvime bakarken gelecek haftanın bayram olduğunu gördüm. biliyordum tabii ekim 12'nin bayram olduğunu, ama bugün işte içim kıpraştı. gerçi babamı kaybettiğimizden beri, bayramlar pek bayrama benzemiyor artık. şehirde bayram geçirmek de pek tat vermiyor, gelen giden yok, herkes fırsattan faydalanıp yakın yerlere gidiveriyor, şehirde kalınca tek iyi yan trafiğin rahatlamış olması. babamı kaybettiğimizde, onu çok sevdiği memleketine götürüp toprağa verdik, Trabzon'a. babam Trabzon'da doğmuş, büyümüş, sonra üniversite öğrenimi için İstanbul'a gelip burada kalmış. ama Trabzon'un adı geçince gözleri parlardı yıllar sonra bile. benim hatırladığım tüm yaz tatillerinde mutlaka bir kez gittik Trabzon'a, orada yaşayan bir amcam vardı, onların yanına. 1919 'da yapılmış, denize yakın 3 katlı bir Rum evinde yaşarlardı, baba evi. apartman dairelerinden sonra o ev bana cennet gibi gelirdi, kocaman, sürprizlerle dolu. kuzenlerim o evde sürekli yaşamanın verdiği kanıksama ile benim kadar heyecanlanmazlardı tabii ben terasa çıkıp damdaki kiremitler üzerinde yürüyüp karadeniz'e karşı heyyy diye bağırdığımda ya da büyükleri razı edip aslında kullanılmayan çatı katındaki küçük odada yatma izni kopardığımda. evin karşısında MIT binası vardı, yüksek duvarların ardında ne vardır bilinmez, ürkerdi insanlar, ama biz çatı katındaki odadan görürdük duvarların ötesini, kocaman bir bahçe, etrafında iki bina, biri idare, biri lojman. denize bu kadar yakın oldukları için imrenirdim kuzenlerime, eğri büğrü arnavut kaldırımı taşlı bir sokaktan hemen kıyıya, Ganita'ya inilirdi. Ganita, eskiden tüm çocukların yüzme öğrendiği küçük bir koy. babam anlatırdı, liman yokken şehirde, gemiler açığa demirler, oraya kayıkla gelirlermiş şehre çıkmak için. babaannem yasaklamış onların gemilere yüzmesini, ama dururlar mı, giderler yüzerlermiş gemilere bakmak için, eve geldiklerinde de babaannem sorarmış: "gittiniz mi?", "cık, gitmedik.". yakalarmış babaannem onları, dilini enselerine değdirirmiş ki tuzlu ! vay, sen misin giden ondan sonra.. babam işte, böyle bir sürü anısını anlatırdı hep, sonra yaz gelir otobüse biner 18 saat süren Trabzon yolculuğuna başlardık. otobüs yolculuklarını da severim bu yüzden. dur kalk, uyu uyan, hala yoldasın. sonunda Akçaabat'ı geçince, Trabzon görünür uzaktan, babama bakardım, bakardım ki gözleri dolmuş. benim bildiğim Trabzon bu işte, şimdi babam orada sonsuz uykusunda, biz de annemle her sene en az bir kez olsun oraya gitmeyi istiyoruz. bu bayramda gideceğim, biletleri çok önceden aldık, bu yüzden aklımdan çıkıvermiş tarihin ne kadar yakınlaştığı. seyahatim geldi dedim ya, vaktidir.

bu resim de gene Trabzon'lu hemşerim delifişek sunay'ın oyuncak müzesinden. horon kıyafetli adamın zerafetine bakar mısınız? ah, bir de lütfen bir daha horon oyununa rastladığınızda, bu oyunun hamsinin denizden çıkarılışını simgelediğini hatırlayıp bir de o gözle bakmayı dener misiniz benim için?
1 Ekim 2007 Pazartesi
mim-sayfa 187
