.

.

12 Şubat 2008 Salı

kısa kısa..

-haftasonları kursum bittiğinden beri, hava da soğukken, evde kanapenin şeklini aldığım bir gün yaşamadım. etrafta koşacak, yetişecek çok şey var, şükürler olsun. birikiyor yaşananlar, üzerinden vakit geçince de paylaşmak bazen zorlaşıyor, toparlayamıyor insan. durun bakayım, şöyle kısa kısa bir geçeyim hele.

-bir kere bu ayın ilk haftasonunda, lisedeki tiyatro ekibimizden bir arkadaşımızı gene o malum site yardımıyla bulduk ve onun Kadıköy yakasında bir oyuncak ve maket mağazası olduğunu öğrendik. önceki cumartesi kalkıp ona gittik. çok keyifli, küçücük bir dükkanı var; arkasında da küçük bir odası, maket meraklılarının isterlerse gelip birlikte çalışabilecekleri atölye gibi. birbirimizi görmediğimiz sene sayısı 25 (yazı ile yirmibeş), çantamdaki eski fotografları çıkardığımdaki yüzünün ifadesini görmeliydiniz. unuttuğumuzu sandığımız ya da hatırlamadığımız bir sürü şeyi yavaş yavaş hatırlayıp yaptıklarımıza bol bol gülerek, birbirimizin yine de yanyana olmasının tadını çıkardık. sanırım insanın en temiz arkadaşlıkları yaşadığı günlerini ona yeniden armağan etmek acayip birşey. bu haftasonu gene gittik, bu sefer kadromuz biraz daha genişledi. bu haftasonu gelen arkadaşlarımızdan biri de Kocaeli'de yaşıyormuş ve sınıf öğretmenliği yapıyormuş. halkayı her hafta büyütüp bir daha dağıtmamayı konuştuk. Tamam, aradan bizi biz yapan bir dolu şeyi yaşadığımız koskoca yıllar (ay 25 demeyeceğim, kendimi tuhaf hissediyorum) geçmiş; ama şimdi görüştüğümüzde tuhaf bir güvenle, ne zamandır yaşamadığımız bir rahatlıkla başımızdan geçenleri aslında nasıl görüyorsak, karşımızdakinin yargılamasından korkmadan anlatabiliyoruz. biliyoruz çünkü, o yargılamaz, neden yargılasın, birbirimizden ne çıkarımız var ki? arkadaş olduğumuz zamanlarda da aramıza herhangi bir çıkar ilişkisi olmamış ki. şair demiş ya, çıkamaz çocukluğundan kimse diye, sanırım öyle. o bahçe hele hala güzelse, arada gidip tazelenmek çok güzel bir duygu.

- geçen perşembe akşamı Süreyya Operası'nda Yunus Emre Oratoryosu'nu izledim. hızlı hızlı yürürken Kadıköy'de, baktım karşıdan hoş bir hanım geliyor. allah allah ben bu hanımı tanıyorum, kimdi kimdi derken "artemis" diye seslenivermişim. yazılarını, videolarını merakla izlediğim sevgili Goddess Artemis'i kanlı canlı görmek çok hoştu. "İyi de siz kimsiniz" dedi doğal olarak, "ben Gaybubet" dedim, gülmeye başladık. maalesef vaktim yoktu, biraz oturup laflamayı ben de çok isterdim ama artık başka sefere. Yunus Emre Oratoryosu'na gelince, Adnan Saygun'un en çok seslendirilen eseri olma özelliğine sahip olan bu oratoryo ilk kez 1946 yılında seslendirilmiş. Sahnede perde açıldıktan sonra 70 kişilik koroyu, yaklaşık 50 kişilik orkestrayı ve 2 kadın-2 erkek solisti görmek çok ihtişamlıydı. arasız olarak yaklaşık birbuçuk saat süren konserde, Yunus Emre'nin şiirleri çok sesli olarak canlandırıldı. en çok bilinenlerden "aşkın aldı benden beni, bana seni gerek seni" ve "gel gör beni aşk neyledi" yi bu şekilde dinlemek etkileyiciydi. ancak oratoryo (solo sesler, koro ve orkestra için yazılmış, oyun ögesi bulunmayan, kutsal nitelikteki müzik eserleri) olduğundan, genel tempo oldukça ağırdı. Süreyya Opera'sını her gittiğimde tıka basa dolu görmek içimi sevinçle, umutla dolduruyor.

-bu pazar günü de Kenterler Tiyatrosu'ndaydık. bu yıl yeni uygulamalar yapmışlar tiyatrolarını yaşatmak için. dilerseniz tek bilet parasıyla üç oyun izleyebiliyorsunuz, dilerseniz de haftada bir gün istediğiniz ücreti ödeyerek izleyebiliyorsunuz. bizim tercihimiz tek biletle üç kuş, pardon üç oyun izlemekti. bu üç oyunun ikisi aynı gün sahneleniyor, "Kuyruk" ve "Açık Denizde" isimli iki kısa oyunu peşpeşe oynuyorlar. üçüncü olarak izleyeceğimiz oyun ise bir gerilim oyunu, Hitchcock'un filmini de yaptığı "39 Basamak". gelecek hafta da onu izleyeceğiz bakalım. Kuyruk, başı-sonu birbiriyle hiç alakası olmayan, sürprizli bir komediydi. Açık Denizde, ondan süre olarak daha kısa süren, ama gene onun kadar sürprizli ve eğlenceli bir metindi. Dileyen, 39 Basamak oyununu tek başına da izleyebilir. Kenterler'in sitesi işte burada, oyunlarla ilgili bilgileri ve tarihlerini buradan öğrenebilirsiniz.

- dün, ne zamandır hastalığının arttığını haber aldığımız yengemi (amcamın eşi) kaybettik. bugün cenazesi vardı. yaklaşık 12 yıldır mücadele ettiği gögüs kanserine yenildi. onu hep dimdik hatırlayacağım, allah rahmet eylesin.

-yengemin ölümü üzerine kuzenimi aradım, başsağlığı dilemek için. telefonda bunları yapmak da insana çok zor geliyor, çünkü ister istemez telefonun verdiği bir yapaylık, bir zorlamalık var sanki. hele söylenecek söz "başımız sağolsun" olunca, karşı tarafın söyleyebileceği tek şey "teşekkür ederim" den öteye gidemiyor maalesef. halbuki karşı karşıya olsan, bir sarılsan söze bile çok gerek yokmuş gibi. geçen hafta okuduğum bir yazıyı anımsadım sonra, sevgili Melih'in de hocası olduğunu bildiğim, bireysel gelişim konusunda ülkemizin önemli isimlerinden Nil Gün'ün Ocak ayında kaybettiği babası için yazdığı açık mektubu hatırladım. açıp yeniden okudum az önce, şu bölümü sizinle paylaşmak istiyorum:

".... Çoğu insan telefonda ne söyleyeceğini bilemiyordu. Zordur başsağlığı telefonu etmek. Ne söyleyeceğimizi bilemeyiz. Söylenmeyecek tek kelime “Üzülme” dir. Üzüleceğiz tabii, yasımızı tutacağız tabii… Ama en güzeli “Babanla ilgili güzel bir anını, komik bir anını paylaş,” diyenler oldu. İşte bu harikaydı. Gülerek paylaştım. Ağlamak da gülmek de iyileştiricidir. İkisi de olmalı yas sürecinde. "

kendi yaşadığım ölüm acılarını düşündüm sonra. yas sürecimizin nasıl ağdalı, nasıl zor geçtiğini. ilk günlerdeki kalabalığın yerini yavaş yavaş yaşanan yerin ıssızlığının almasını. o gittikten sonra, hiçbir değeri kalmamış bir sürü eşyasının hala varolduğunu görüp onlara dalıp gitmeyi. babamın okuma gözlüğü yıllarca hep yerinde durmuştu mesela. bir de şunu anımsarım her yakın ölümde, bir sevdiğini kaybedince insan, yüreğinde 40 tane mum yanarmış, öyle bir acı, sonra her geçen gün onlardan biri sönermiş tek tek. ama sonuncusu hiç sönmezmiş, sonuncu mum sizinle hayatınız boyu birlikte kalırmış.

Nil Gün'ün birbirinden güzel yazıları burada, arada açıp okuyun, iyi geliyor.

9 yorum:

Sem dedi ki...

Gülçin'ciğim, gerçekten ne kadar yoğun geçmiş günler; yeni buldukların, kaybettiğin. Yazıp bizimle paylaştığın için teşekkürler.
Acınızı paylasiyoruz Gülçin'ciğim. Yengen huzur içinde yatsın.

Sevgiler

Vladimir dedi ki...

Üzüldüm Gülçin. Başınız sağolsun. :(

Ori dedi ki...

Başınız sağ ola.

Goddess Artemis dedi ki...

Başınız sağolsun! Tanrı geride kalanlara sabır ve selamet versin. >:-(

egemavisi dedi ki...

Başınız sağolsun Gülçin Hanım. Sabırlar diliyorum.

degree dedi ki...

Sevgili Gülçin,

Yengen için baş sağlığını buradan da dilemek istedim. Huzur içinde yatsın. Allah, kızına sabırlar versin.

Sevgiler.

ulku dedi ki...

Gülçin'im,
Başın sağolsun diyorum ben de. Yakın kayıpların ardından hayata yeniden tutunmak, ne uzun zaman alıyor değil mi? Yine gün geliyor acılarını sırt çantana koyup, hayata umutla bakabiliyorsun.
Okul arkadaşlarını bulmak çok keyifli. Ben bunu çok yaşadım. Ortaokul lise arkadaşlarımı buldum.- Bir kaçını zaten kaybetmemiştim.- Hele en son, tesadüf eseri ilkokul arkadaşlarımdan birini buldum. Aynı okulda, aynı semtte, aynı öğretmenle yaşanan beş yıl. Buluşmamız çok heyecanlıydı. Neler konuştuk neler.
Böylece o benim hayatımdaki
karşılaştığım en eski -dur yılı da söyleyeyim 7 yaşındanberi dersek tam 61 yıllık -arkadaşım.
Yaratıcık kursu bitiyor şimdi ne yapacağım derken, hafta sonların rüzgar gibi geçiyor anlaşılan. En çok ta bu güzel bir haber.
Sevgiler.
Sevgiler.

Ülker Yıldırımcan dedi ki...

başın sağolsun arkadaşım..
40 mum hikayeni babanla ilgili -sanırım- anlatmıştın ilk. o zaman da içimi acıtmıştı, şimdi de..

gülçin dedi ki...

sevgili arkadaşlar,

başsağlığı dilekleriniz için çok teşekkür ederim. yazıyı böleyim mi diye düşündüm ama sonra vazgeçtim, tek başına ölümlü bir gönderi yapmak istemedim. hayat gibi olsun istedim, herşey var içinde. siz de iyi ki varsınız.

sevgiler.