.

.

15 Şubat 2008 Cuma

Ayşe hanım vapurda




Ayşe hanım kızıl saçlarını uçuştura uçuştura işten çıkıyor dün akşam. Bir telaş Beşiktaş dolmuşlarına yürüyor, Harbiye’nin köşesinde. Hazır bekleyen bir tanesine biniyor ve ortadaki koltuğun kenarına oturuyor, cam kenarında kapişonlu genç bir çocuk oturduğu ve o da en arkaya geçmek istemediği için, mecburen. Oturuyor oraya ama “şimdi gene arkadakilerin paralarını uzatma kuryesi olacağım” diye hoşnutsuzca düşünüyor içinden. Halbuki cam kenarında oturunca, başını camdan yana çevirdin mi kimse sana dokunmaz. Dolmuş hemen doluyor ve hareket ediyorlar. Tahmin ettiği gibi, arkadakilerin hepsi tek tek paralarını uzattıyorlar. Hepsini birden şöföre vereyim diye beklerken, dördüncünün elinde parası olduğu halde, cep telefonuyla konuşup gülüştüğünü farkedince geriye dönüp “siz de verin paranızı” diyor adama, adam konuşmasına ara vermeden uzatıyor parasını Ayşe hanıma, “işte bu işin en gıcık tarafı da bu, sanki görevinmiş gibi muavinlik, başkalarının parasının şövalyesi oluveriyorsun” diye aklından geçiyor Ayşe hanımın. Neyse, para uzatma faslı bitiyor, bu sefer cep telefonundan şöförü bir banka arıyor, zorla kredi satmaya çalışıyorlar. Şöför hem daracık sokaklarda cambaz bir şekilde minibüsü kullanıyor, hem telefonda sorular soruyor. Ineceği yere yaklaştığında şöför ikna olmuş olacak ki, kimlik bilgilerini vermeye başlıyor telefonda konuştuğuna. Doğum tarihini söylerken 1977 doğumlu olduğu kulağına çalınıyor Ayşe hanım’ın, inerken bir daha bakıyor, yok yok kesin daha yaşlı gösteriyor adam. İndiğinde koşsa da bir önceki vapuru yakalayamayacğını anladığından yavaş yavaş yürüyüp etrafa bakınıyor. Iskeleye varınca hemen içeriye girmeyip, bere ve atkı satan adamın tezgahının yanında ayakta bir sigara içip geleni geçeni seyrediyor. Az önde duran simitçinin yanında günün anlam ve önemine uygun bir şekilde, ama bu saatte ve soğukta sepetin içinde iyice pelteye dönmüş kırmızı güller satan bir genç var. Sonra ortalık kalabalıklaşmaya başlayınca iskelenin içine giriyor, önlere doğru ilerliyor. Tam önünde iki tane travesti gibi tip var, biri aslında kadın gibi de, öteki yeni yeni kendini dönüştürüyor gibi. Ufak tefekler, boyları ondan kısa. Kelimeleri uzata uzata konuşuyorlar, arada etrafa kaçamak bakışlar atıyorlar filan. Ayşe hanımınsa tam önünde durdukları için, onlara bakmasa bile duymama şansı yok. Dereden tepeden, Sercan isimli birinden bahsediyorlar. Aslında kadın gibi olan ötekinin saçını düzeltiyor, kesimini beğendiğini söylüyor, öteki göğsüne 50 YTL’ye ağda yaptırdığını söylüyor, sonra da “Sercan diyor ki” diyor, “dünyanın en güzel gacısı olsan da bir kadının yerini tutamazsın”. Öbürü cevap veriyor “amaaan amma moral veriyor yaneee” diye. Ayşe hanım camlı kapıdan dışarıya bakıyor, bir-iki adım yana yürüyünce onlardan uzaklaşıyor, içi acıyor çünkü, nedense. İskeleye bağlı boş bir vapur var, içinde lacivet tulumlu bir işçi çalışkan karıncalar gibi, hızlı hareketlerle vapuru süpürüyor, vapur dalgalarla kalkıp kalkıp iniyor, Ayşe hanım Sunay Akın’ın bir şiirini anımsıyor boş vapura baktıkça, nasıldı, hah şöyle bir şey: Bütün yolcularını / Boğaz köprüsünün çaldıgı / Araba vapurunun / boş seferleri / gibi yalnızca rüzgâr / gezinir sensiz / yüreğimde. Duruma tam uymuyor ama şiir anımsamak güzel birşey. Tam bunu düşünürken Ayşe hanım, önündeki vapurun çözüyorlar palamarlarını, vapur sessizce uzaklaşıyor Boğazda. Derken karşıdan gelen başka bir vapur görünüyor, ışıklar içinde, beklenen seferi yenisinin yapacağı anlaşılıyor. Vapur yanaşırken Ayşe hanım İstanbul vapurlarının güzelliğini yeniden farkediyor şaşkınlıkla, “hani şu Nazım’ın usulcacık okşayıverip de ellerinin yandığı vapurlar” diye geçiriyor içinden. Yanaşıyor yeni vapur, Prof. Dr. Aykut Barka vapuru, en yeni vapuru İDO’nun, gelenler bir telaşla inip yürüyorlar önce, sonra kapılar açılıyor, vapura biniyorlar. Ayşe hanım yaz-kış yaptığı gibi direkt üst kat arka açık kısma geçip oturuyor, çantasından çıkarıyor defterini kalemini, yolcular gelip yavaş yavaş yerlerine otururken o yazmaya başlıyor. Gelenler arasında tam karşısına elinde bir çiçek aranjmanıyla biri oturuyor, belli çiçekçide çalışıyor, “bu saatte kim kime yolluyor acaba bu çiçeği” diye düşünüyor, ne hikaye çıkar bundan, boşveriyor sonra. Böyle soğuk bir kış akşamı için gene de kalabalık arka kısım. Vapur hafif sarsılarak hareket ediyor, İstanbul şehri ışıklarını giyinmiş usulca yanlarından geçip gitmeye başlıyor. Ayşe hanım başını kaldırıp şehre bakıyor yeniden, köprü rengarenk, “nasıl sevmezsin bu şehri?” diye geçiyor aklından, “sen bırakıp gitsen, bu şehir seni bırakır mı? Arkandan gelmez mi her gittiğin yere? Gelir, gelir vallahi”. Derken Sarayburnu’ndan geçiyorlar, saray apaydınlık, sırları ile pırıl pırıl duruyor yerinde. Ahırkapı Feneri göz kırpıyor Ayşe hanıma, Ayşe hanım da ona göz kırpıyor “ hey fener” diyor, “mutluyum bugün, sevgilimle buluşmaya gidiyorum”.

8 yorum:

Ori dedi ki...

Ayşe Hanım Fenere göz etti,
Demek Ayşe Hanım Fenerbahçeli:))

Sem dedi ki...

Ayşe Hanımın gözünden o şiirli yolculuğu yapmak ne güzel:)) Soğuk bir kış gününü böyle yaşamak ne hoş:)) Sevgiler

gülçin dedi ki...

sevgili ori,
bence kesinlikle fenerbahçeli değil :) yani hayvanat bahçesinde aslana göz kırpsa galatasaraylı, gökte uçan kartala göz kırpsa beşiktaşlı, suda yüzen timsah görse bursasporlu mu diyeceksin?

sevgili sem,
teşekkürler, bir başka şiir de vardı, onu da başka sefere eklerim.

sevgiler

Vladimir dedi ki...

Ne güzel geze eğlene gitmişsin soğuğu hissetmeden, gözleye, gözlemleye, şiirli şarkılı.

ekmekcikız dedi ki...

:))
Gülçin,
Birkaç gün önce, ben de dolmuşta para verme işlemi sırasında çıkan bir tartışmayı yazmıştım.
Çeşitli yorumlar oldu.
Şu para verme işine "bir gelenektir, uymak gerekir" diyen de var, "aman, şu pis paralarla uğraşmak mı, ıyy" diyen de var.
Günlük hayatta karşımıza çıksa da, pek de benimsemediğimiz ne çok ayrıntı var, değil mi?
:)

egemavisi dedi ki...

Ayşe Hanım sigara içmesin ama ya. Bir de gündüz vapur yolculuğunda martılara gevrek atsın baharda. Ne kadar mutlu olur o zaman, değil mi?

sofi dedi ki...

Dün Beşiktaş iskelesinde kızıl saçlarıyla ışıltılar saçarak yürüyen çok hoş bir hanım görmüştüm demek o Ayşe Hanımdı, gözleri parlıyordu, belliki gideceği yerde mutluluk vardı, dudaklarında bir şiir, boğazın esintisiyle kulağıma geldi, Nazım'dı,vapurun üstü açık bölümüne geçti, bir sigara yakıp, derin bir nefes çekti, martılara gülümsedi, ona el salladım ama beni görmedi...

gülçin dedi ki...

sevgili vladimir,
böyle şarkılı seyahat etmek çok güzel gerçekten.

sevgili ekmekçikız,
okudum senin o yazını, ilginç bir olaymış o da. Ayşe hanımın da ama tepesi attı yani herkes tek tek uzatınca, bari birleştirin de uzatın ama, di mi yani :))

sevgili egemavisi,
sıkıştırmayın Ayşe hanımı ya, bırak içsin. baharda martılara gevrek atmadan olur mu hem?

sevgili sofi,
bir dahaki sefere mutlaka görecektir sallanan elini, emin olabilirsin.

sevgiler