.

.

25 Nisan 2008 Cuma

gülçin iş gezisinde ve konuk yazar vladimir


sizinle bugün bu resmi paylaşmak istemiştim aslında. 2 gün önce kolsuz bluz ve (belki inanmayacaksınız ama valla gördüm) parmak arası terliklerle gezenler bugün gene pardesü ve çizmelerini giymişler, endişeyle gökteki kara bulutlara bakıyorlar, burunları da kırışmış. bugün de yağmur bekleniyormuş istanbul'da, haftasonunda da. ben bu haftasonu istanbul'da olmayacağım. hani geçende demiştim ya, seyahatim geldi diye. hah işte ben onu dediğimde keşke başka bişey mi dileseymişim nedir, 5 günlük bir gezisine gidiyorum bu gece. daha bavulum hazır değil, panik halinde eve geldim bu satırları yazıyorum. sakin sakin günlerimi geçirdim şimdi heyecan bastı iyi mi. nereye gideceğimi söylemiyorum, döndüğümde sizlerle paylaşacak baharat kokulu değişik anılarım olacak tahmin ediyorum. aybaşına kadar kendinize iyi davranın sevgili dostlar, sağlıcakla kalın.


bu arada, sabah sevgili ori'nin günaydın diyerek bana yolladığı esin topuz'a ait şu fotograf da kendine yer buldu şu alelacele mailde.


bu fotoyu ben de sevgili vladimir'e yolladım ve "sen bu resme kimbilir neler döktürürsün" dedim. o da döktürdü sağolsun. "yayınlasana, bak sonra ben yayınlarım" dedim, "sen yayınla" dedi valla. buyrun, yayınlıyorum. böylece sevgili ori'ye paylaştığı fotograf ve sevgili vladimir'e de konuk yazar satırları için teşekkür ediyor, sizi onlarla başbaşa bırakıyorum.

Kedi o gün küskündü.. Onu gören de görmeyen de küs olduğunu düşünüyordu. Kimse onu anlamıyordu. Bahar gelmişti, bahar yorgunluğu minik siyah kediyi germişti. Kedinin ilk ilk baharı olduğu için naptığını bilmiyordu. Aklı bir karış havadaydı. Havadaki aklını gördükçe onunla oynamak istiyor, pençeleri boşluktaki hayali avını avlamaya çalışıp başarısız oldukça iyice küskünlük hissediyordu.

Köskös giderken yolda kendi deseninden bir kedi gördü. O da kendisi gibi küskündü. Yaşça kendinden büyük bu kediye "ne bu halim?" diye soracak oldu. Vazgeçti hemen.
Büyük kedi minik kediyi görünce "bak şu zibidiye" diye aklından geçirdi. sıırtını kamburlaştırıp, tüylerini dikti ağzından "fıffffffff" diye bir ses çıktı. Minik kedi bir yöne büyük kedi başka yönde koşarak uzaklaştı.

Minik kedi en yakındaki ağacın en uç dallarından birine tırmandı, dalları yapraklar bürümüştü, yaprakların üzerine yavaşça yayıldı. Usulca "mırrrr" diye bir ses çıkartıp daldı uykuya.

21 Nisan 2008 Pazartesi

feed me simon, feed me!


bu öğlen kendimi işyerinden bahar havasına son hızla atıp yürümeye başladığımda, tam trafik ışıklarına geldiğimde zınk diye durdum. cuma günü orada olmayan bir şey vardı tam köşede. durdum, başımı yana eğip baktım, kendi kendime güldüm. aklıma "little shop of horrors-küçük korku dükkanı" filmi geldi, sonra da ülker (bu filmi çok severdi, audrey'in repliğini şarkı diye söylerdik ve ellerimizle dudağın hareketlerini yapardık. bu yüzden bir sessiz sinema oyununda sadece el hareketini yapınca filmin adını bilmiş ve karşı gruptan neredeyse dayak yememize ramak kalmıştı). bir nevi sweeney todd'du o film, bak şimdi çözdüm, müzikal korku filmi. rengarenk rüküş giyimli zenci kadınlar çılgınca dans edip şarkı söylüyorlardı ve çok genç ama o derece zalim bir steve martin, kişiliğine en uygun işi bulduğundan bahseden bir motosikletli diş hekimiydi. sokağın kendi halindeki çiçekçi dükkanında ise kocaman bir yeşil yaprağın üzerindeki son derece kırmızı dudak simon'dan onu etle beslemesi için şarkılarla kandırmaya çalışıyordu. bu et yiyen bitkinin adı audrey idi. işte bu öğlen bi nevi audrey olan bir kırmızı lale gördüm nişantaşı'nda. ben gördüğümde çok geçti. bahar geldi diye üç gündür açılıp saçılan hanımlardan birini atmıştı bile ağzına. baksanıza kırmızı ayakkabılarına. eli de lalenin köşesinde kalıvermiş. kimse farkında değil. bir ben gördüm sanki.
Meraklısına Not: arkada görünen direğe dolanan örgü sarmaşıklara da dikkat lütfen. Nişantaşı'nda tüm direklere nargile hortumu gibi böyle yeşil örgü sarmaşıklar sarmışlar (bunu da haftasonunda yapmışlar). neden diye sormayın, sanat sanat içindir.
Başlık: metinde geçen filmdeki audrey'in repliği, "besle beni simon, besle beni".

18 Nisan 2008 Cuma

dev laleler





istanbul'da canlı lalelerden sonra dev lale günleri başladı. bu üç saksı nişantaşı'nda tam yolumun üstüne yerleştirilmiş. şehrin başka yerlerinde başka saksılar da varmış, henüz saksı safarisine çıkamadığım için göremedim onları. ama şu küçük rozetlerden oluşan pek şirin doğrusu. ne zaman baksam etrafında birileri yaklaşmış yakından bakıyor oluyor. neşeli bişeye bugünlerde hepimizin ihtiyacı var, değil mi?

17 Nisan 2008 Perşembe

eyleme çağrı

2010 yılında İstanbul dünya kültür başkenti olacak ya, işte bunun için İstanbul'da satılan benzinin litresine 2010 yılına kadar (öyle diyorlar ama bence o yıldan sonra kimse bunu kaldırmayı hatırlamayacağı için kalıcı olacak) 1-1,5 Yeni kuruş fazla para ödeyeceğiz biliyor musunuz? yani üzerindeki vergiler yüzünden dünyanın en pahalı benzinini kullanan Türklerin İstanbul dışında yaşayanları dünyanın en pahalı benzinini kullananlar sıralamasında ikinciliğe düşecek; biz İstanbul'da yaşayanlarsa dünyanın en pahalı ve en kültürlü benzinini kullanacağız huuuu. eğer bu durum garibinize gidiyor veya içinize dokunuyor ya da ikisi birden oluyor hatta kalbinize fenalıklar basıyorsa, bu pazartesiden başlayarak (yazı ile 21 nisan 2008) sabah 07.45'de korna çalarak veya dörtlü farlarınızı yakarak, hiç olmadı arabanıza siyah kurdele asarak Alem FM'de Nihat Sırdar'ın başlattığı bu eyleme destek veriniz. en azından sizin gibi korna çalan birini görünce içiniz ferahlar.

meraklısına not: sayın maliye bakanına, oğlunun son icraatlarını soran bir gazeteciye dün dediği laf hala kulağımda: "what is the next question?"--bir sonraki soru nedir?

16 Nisan 2008 Çarşamba

ölüm, teoman, berger

yaklaşık bir ay kadar önce, "söz-müzik teoman" adlı bir albüm çıktı. teoman'ın şarkılarını başka sanatçıların yorumlamasından oluşan bu albümden önce vladimir bahsetmişti ama şahsen ben pek ilgilenmemiştim. şimdiyse, aslında ilgilenilmesi gereken bir albüm olduğu fikrindeyim. teoman, kimine göre bir şehir nevrotiği, kimine göre alkolik bir serseri, kimine göre başkabaşkabişeyler olabilir; ama bu görüşler onun depresif bir ozan olduğu gerçeğini değiştirmez; şarkı sözlerine dikkat edildiğinde, arada mutlaka bir dize durur dokunur size, tanıdık gelir acıyan yerlerinize. bu albümde ben en çok candan erçetin'in söylediği "kim"(bu şarkıyı duymamışım daha önce) ve nil karaibrahimgil'den "istanbul'da sonbahar" yorumlarını beğendim; ama dediğim gibi bütünüyle kayda değer bir albüm.

dün akşam oturdum gene bu albümü dinliyorum, yaşar "rüzgar gülü"nü söylüyor sesini boğuklaştırarak. teoman'ın şarkılarında genelde gözlenen bir ölüm izleği var, rüzgar gülü'nde de var bu. şarkının br yerinde "rüzgar gülü, rüzgar gülü/ hiç ölümü düşündün mü" diyor mesela. gecenin bir yarısı aklıma bir sürü şey geliyor bunun üzerine. john berger'i anımsıyorum önce, "Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü" isimli kitabında okuduğum bir paragrafı anımsıyorum, kalkıp kitapta o paragrafı buluyorum, şöyle birşey:


Kendi ölümümle beni en çok uzlaştıran şey bir düşünce, senin ve benim kemiklerimin birlikte gömülüp dağıldığı, çırılçıplak kaldığı bir yer düşüncesi. Kemiklerimizin ortalığa saçılmış darmadağın yattıkları bir yer. Kaburga kemiklerinden biri kafatasıma dayalı. Sol el kemiklerimden biri kalça kemiğinin içine girmiş (kırık kaburga kemiklerimin üstünde göğsün bir çiçek gibi). Ayak kemiklerimiz, yüzlercesi darmadağın. İçiçeliğimizi böyle imgeleyişimin, yalnızca kalsiyum fosfattan oluşsa da, huzur verici olması garip. Ama öyle. Seninle olduktan sonra, kalsiyum fosfat bile olmanın yeteceği bir yer düşünüyorum.


bu paragrafı okumak iyi geliyor nedense. üzerine de aklıma bir süre önce okuduğum bir haber ve fotograf geliyor. İtalya'nın kuzeyindeki Mantua kasabasında yapılan arkeolojik kazılarda üzerinden 5 bin yıldan fazla zaman geçtiği belirlenen ve görenleri hayrete düşüren bir kadın ve erkeğin birbirine sarılmış kemikleri arkeoloji ekibini bile şaşırttı.

bu kalıntıların cilalı taş devrine ait olduğu sanılıyor. bu görüntü hemen kafamda berger'in paragrafı ile birleşiyor, teoman usul usul rüzgar gülü'nü söylüyor.

Meraklısına not:geçen gün teoman'ın şu sözlerini okudum saba tümer'le yaptığı röportajda; yorumsuz aktarıyorum; "içkiden sorumlu devlet bakanı değilim. alkolü severim ama avukatı da değilim. utangaçtım, kızlara yazılamıyordum, iletişim kuramıyordum. bir-iki bira içerek başladım, rahatlattı. bira içince kızın yanında rahat konuşabiliyordum. kızlara gitmeme gerek kalmadı artık onlar geliyorlar. hem şöhretime geliyorlar hem de tipim düzeldi artık. ben ödleğin tekiyim, isterim ki önce kızlar bana gelsin. ben hiç bir kıza gidip de aşığım demedim onlar bana gelmeden önce. kadınlara bayılırım ama ödüm de patlar onlardan."

9 Nisan 2008 Çarşamba

ismini didikle


azzz önce mail kutuma düşen bir postadan bahsedeceğim. efendim, http://www.ismididikle.com/ adresine gidip isminizi yazarsanız, size isminizle ilgili şu tip bilgileri veriyorlar ki pek eğlenceli.
GÜLÇİN Adının Yaygınlığı

GÜLÇİN Türkiye'de en çok kullanılan 312. isim (... 310. bahadır, 311. olcay, 312. gülçin, 313. muharrem, 314. nilay, ...). Ülkemizde yaklaşık her 1,280 kişiden birinin adı GÜLÇİN ve ismin yaygınlık oranı binde 0.78.

GÜLÇİN adının yaygınlık oranının Türkiye'nin resmi nüfus sayımı sonuçları ve günlük ortalama nüfus artış hızına orantılarsak ülkemizde 09-04-2008 10:37 itibariyle yaklaşık 55,312 kişinin isminin GÜLÇİN olduğu ve GÜLÇİN isimli kişi sayısının her yıl ortalama 927 kişi arttığı tahmini yapılabilir.

GÜLÇİN isminin Amerika Birleşik Devletindeki yaygınlık oranını hesaplarken bu isme elimizdeki Amerikan veritabanındaki 702,203 kişi arasında hiç rastlayamadık. Bu nedenle ismin Amerika Birleşik Devletindeki yaygınlık oranın bir milyonda 1.4'ten dahi az olduğunu ve Amerikada toplam 400'den az sayıda GÜLÇİN yaşadığını tahmin ediyoruz.

GÜLÇİN Türkiye'nin en yaygın 312. ismiyken, Amerika Birleşik Devletinde en yaygın 312. ad ise Marion ismi. GÜLÇİN adının yakın kullanım oranına sahip diğer Amerikalı isim kardeşleri arasında 310. Robt 311. Tracy 312. Marion 313. Ricardo 314. Brett isimleri de sayılabilir.
Ayrıca, isminizin körler ya da işitme engelliler alfabesindeki karşılığını, veya mors alfabesindeki halini yahut da yukarıda gördüğünüz üzere barkod halini de görebiliyorsunuz. üstelik isminize kafiyeli isimler listesi de var. tam yemek öncesi, şu kasvetli istanbul öğlenim renklendi valla. size de iyi eğlenceler :)
"İsmiDidikle.com'dan alınmıştır" yazılarak bu ilginç, doğru ama gayet de gereksiz bilgi serbestçe dağıtılabilir ve kopyalanabilir.

7 Nisan 2008 Pazartesi

kemiklerin fısıltısı


Geçen hafta polisiye bir kitap okudum. severim polisiyeleri, kasvetli havalarda ve iç sıkıntısında ilaç gibidir. bu alanda yazan yeni birilerini keşfetmek de hoşuma gider. son keşfim Deborah Crombie, romanlarının geçtiği yer olarak İngiltere'yi seçen bir Amerikalı yazar. Kemiklerin Fısıltısı adıyla Türkçe'ye çevrilen 'Dreaming of the Bones' isimli kitabı, Amerikan Gerilim Yazarları tarafından en iyi roman dalında Edgar ödülüne aday gösterilmiş, en iyi roman dalında Macavity ödülünü almış, New York Times tarafından 1997 yılında yılın kitabı seçilmiş, üstüne bir de International Mystery Booksellers tarafından da yüzyılın en iyi 100 polisiye romanı arasında gösterilmiş. bana sorarsanız, yüzyılın en iyi 100 polisiyesi arasına girer mi bilemem, ama sıkı bir kitap olduğu kesin. türün meraklılarına gönül rahatlığı ile önerebilirim. bugün yazım için amazon'da bakınırken aynı kahramanlara ait devam kitapları da olduğunu gördüm yazarın, ilgimi çekti doğrusu. Radikal Kitap ekinde Ömer Türkeş'in anlatımıyla kitabın konusu şöyle:


..Deborah Crombie ile Türkçedeki bu ilk tanışıklığımız. ABD vatandaşı olmasına rağmen, suç mahalli olarak İngiltere'yi seçmiş Crombie, hikâyesini de Scotland Yard'li bir dedektife, Duncan Kincaid'e emanet etmiş. Aslında Duncan'ın sevgilisi Gemma James de aynı büroda çalışıyor. Ne var ki romanda -özellikle hikâyenin başlarında- dedektife zorluk çıkarmaktan öte bir rolü yok. Zorluk çıkarıyor çünkü kıskançlık içinde. Kıskanıyor, çünkü Duncan'ın eski karısı Vic ortaya çıkıyor ve yıllar önce meydana gelen bir intihar vakasını araştırmasını istiyor. Vic, bir üniversitenin edebiyat bölümünde öğretim üyesi. Aynı üniversitede eğitim görmüş, aynı çevrede yaşamış Lydia Brooke adlı bir şairin biyografisini yazarken şairin öylesine içine girmiş ki bu depresif ruhlu kadının son şiirlerindeki üslubunun intihar öncesi bir durumu yansıtmadığını, bıraktığı notunsa başka bir şaire ait olduğunu düşünüyor. Kendi görev yerinin uzağında, üstelik yıllar önce meydana gelmiş bir vaka karşısında gönülsüzce işe koyulan Kincaid, polis soruşturmasında boşluklar olduğunu fark etse bile dosyayı yeniden açtırmak imkansız gibi. Ancak tam o sırada, yine üniversite çevresinde işlenen yeni bir cinayet Kincaid'in alt üst edecek ve katilin peşine düşecektir...


...Kemiklerin Fısıltısı'nda dedektifin özel hayatı hep göz önünde. Ancak bu durum polisiye kurguya zarar vermiyor. Muamma üniversite çevresindeki ilişkiler ağına dayalı. Böylelikle, üniversitenin oturaklı hocalarının 60'lı yıllardaki özgürlük arayışlarına, sanat ve edebiyat tutkusuna, aşklarına, zıpırlıklarına kadar uzanıyoruz. Deborah Crombie, geçmişin bugüne düşen gölgesini, griden karaya dönüşen tonlarıyla yansıtırken, intihar eden kadın şairin trajedisini de annesine yazdığı mektuplarla vurgulamış.


işte bu mektupların birindeki şu bölümü de sizlerle paylaşmak istiyorum, okuduğumda benim çok hoşuma gitti:


....1907 yılında Brooke ve birkaç arkadaşı King's'de The Carbonari adında, dünya görüşlerini paylaşıp tartışacakları bir topluluk kurarlar. bir gece Brooke şöyle der: "dünyada sadece üç şey vardır. biri şiir okumak, diğeri şiir yazmak, sonuncusu ve en güzeli de şiiri yaşamak." az önce biyografisinden alıntı yaptığım yazar Edward Marsh'a göre Brooke, bazı anlarda şiirin gerçekten ne demek olduğunu, bütün sorunları nasıl çözdüğünü ve değerler meselesini nasıl düzenlediğini anladığını söylemişti.


bu sözlerden o kadar etkilendim ki gazetede çalışmak gibi fikirlerden tamamen vazgeçtim; kısacası sanatım dışındaki herhangi bir şeyle uğraşmamaya karar verdim. işten güçten başımı alacak vaktim olana kadar şiir yazmayı ertelemek çok kötü bir fikirdi; kusursuz bir hayatın olana kadar yaşamamak gibi bir şey bu; öyle bir dönem hiçbir zaman gelmez ki. ben de ne zaman fırsat bulursam şiir yazıyorum artık. derslerin, ödevlerin ve okumaların arasında şiir yazıyorum ve yaptığım herşeyin şiirimi beslediğini farkettim. şiiri hayattan ayrı tutamazsın; hayat sonsuz dolambaçlı yoldan ısrarla özünü akıtır.


şiiriniz ve öyküleriniz eksilmesin efendim, sevgiler.

4 Nisan 2008 Cuma

Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler


Perde açıldığında, geniş bir salon görürüz. tam karşıda sahneyi boydan boya kaplayan ve göz alan bir kütüphane var. Sahnenin sol tarafında ise sokak kapısı ve kapıdan salona inen 5-6 basamaklık bir merdiven. Ön tarafta iki kişilik kocaman bir koltuk, ortada tek bir berjer, yanında da üstünde abajur olan bir sehpa. Sağ taraftaki duvara dayalı bir çalışma masası, üzerinde daktilo, kenarda kağıt yığınları..

Derken sokak kapısı açılır. İçeriye bir kadın ve erkek girerler. Erkek biraz çekinden tavırlı, tutuk tutuk yürümekte; etrafa son derece yabancı gözlerle bakmaktadır, elinde de bir bavul vardır. Kadın ise, birazının zoraki olduğu sezilse de, neşeli ve canlı bir şekilde adamı içeriye davet etmektedir. Ve demektedir ki: "Sen benim kocamsın. Merdivenden düştün, kafanı vurdun, hafızanı kaybettin. Ama merak etme iyi olacaksın." Oyun bundan sonra son derece zekice yazılmış diyaloglarla bu çiftin 15 yıllık ilişkilerini sorgulamaları ve seyirciyi ters köşeye yatıran dönüşlerle sürüyor, etkileyici bir sonla bitiyor.

İki hafta önce Oyun Atölyesi'nde, Haluk Bilginer ve Vahide Gördüm'ün oynadığı "Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler" oyununu izledim. Biletlerini Aralık ayında almıştım. Şimdi ise sezon sonuna kadar tüm biletlerin satıldığını, yeni sezon oyun biletlerinin de Eylül ayında çıkacağını söylüyorlar. Hem oyuncuların ikisinin de popüler ve çok başarılı olmaları, hem de oynadıkları salonun da küçük olması (ancak bu küçük salon seyirciyi o kadar oyunun içinde hissettiriyor ki, bir süre sonra hemen önünüzde devam eden bu çekişmeye müdahale etmemek için kendinizi zor tutuyorsunuz) nedeniyle sanırım bu durum. Oyuncular, kadın-erkek ilişkisi üzerine başka bakış açıları getiren bu çetinceviz metnin altından çok başarıyla kalkıyorlar; Vahide Gördüm televizyonda göründüğünden daha genç ve güzel bir kadın, Haluk beye ise lafımız yok, formunun ve karizmasının zirvesinde. İyi ki varlar, iyi ki tiyatro yapıyorlar, iyi ki buradalar diye şükrederek çıkıyorsunuz Moda'daki tiyatrodan. Bu arada, Oyun Atölyesi'nin çok da güzel bir kafesi ve yaz bahçesi var, o civarlardayken nefeslenmek isterseniz aklınızda olsun.

Oyundan etkileyici bir bölümü alıntılıyorum sizin için, Akşam Gazetesinde Aycan Sarıoğlu'nun yazısından, bakalım ne düşüneceksiniz?

‘Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler’ yıllara yayılan, yayıldıkça aşktan ve tutkudan bir şeyler yitiren bir evliliğin anatomisini hem kadın hem de erkek gözüyle ortaya koyuyor. Kadına ve erkeğe tüm gücü ve zayıflığıyla bakmayı deniyor. Belki de ömür boyu aşk ancak aşka bu güç ve cesaretle bakmakla mümkün! Ve elbette hiçbirimizin, tek ben olmadığını vurguluyor.

Kadın diyor ki: “Benim iki ruhum var. Biri modern, biri ilkel…Modern olanı özgürlüğüne saygı duyuyor, öylesine incelikli, öylesine anlayışlı ki. İlkel olanı seni yalnızca kendine istiyor, paylaşmayı reddediyor. Kimin aradığı belli olmayan her telefonda sıçrıyor, en ufak bir parfüm değişikliğinde karalar bağlıyor. Rüyanda bir kadının seni öptüğünü, iki kolun boynuna dolandığını düşünüp bir cinayet planlıyor. 2500 yıllık köklü bir eğitim almış olsam da, sen aşkın o hayvansı, ilkel yanını benden söküp atamazsın.”

Erkek diyor ki: “Kollarında bin kez tatmin olsam da, kendimi başka kadınları baştan çıkarabilecek güçte yırtıcı bir hayvan olarak görüyordum. Bu evden her an çekip gidebilmeyi umuyordum. Sadakatsiz olmayı arzuluyordum. Benim de iki ruhum vardı. Gerçekle yetinmeyi bilmeyen, ona hayranlık duymayı beceremeyen. Seni ne kadar sevdiğimi söyleyemiyordum. Evliliğimizin en büyük serüvenim olduğunu itiraf edemiyordum.”

Oyunla ilgili olarak Sabah gazetesinde Rahşan Gülşan'ın yazdığı yazıya buradan ve Tiyatro Dünyası web sayfasında Ezgi Toz'un yazdığı yazıya da buradan ulaşabilirsiniz.

Ah, bu arada Tilda Tezman’ın Radikal’de yazdığı ve Paris’te izlediği bir oyunu anlattığı yazıda şu paragrafa rastlayıp not almıştım size anlatmak için:

.... Bu gösteride ve Paris'te gördüğüm diğer dört oyunda beni şaşırtan bir olay oldu: 1 Ocak 2008'den beri Fransa'da sigara yasağı başladı ve kapalı mekanlarda uygulanıyor. Ama sanatçılar sanki birbirleriyle anlaşmış gibi oynadıkları oyunlarda muhakkak ya sigara ya da puro içiyorlar ve bu yasakla sahne üstünden dalga geçiyorlar. Bu da sigara yasağına karşı yapılan bir protesto olarak seyirciyi daha da çok eğlendiriyor.

Buna ne diyorsunuz peki :))

3 Nisan 2008 Perşembe

Beta Ayakkabı'nın kampanyası



Bugün mail kutuma düşen bu maili sizlerle paylaşmak istedim. böylece ayakkabılarıma bir çeki düzen de verebilirim diye düşündüm, bahar temizliği için bir gerekçe daha. Mağazalar ve ayrıntılı bilgi için lütfen tıklayınız.
Konuyla ilgisi olmayan bir not: Vladimir, Liz'i ara.

1 Nisan 2008 Salı

son hallerim


Günler nasıl geçip giderse, o gün de öylece geçip gitmişti. ya da ben öyle sanmıştım. nereden bilebilirdim ki bu sıradan görünen günün hayatıma bu kadar büyük değişiklikler getirip, beni adeta bir hazan yaprağı gibi, bulunduğum yerden çok uzaklara savuracağını.. şimdi yıllar sonra anlıyorum ki, herşey o sıradan günde değişmeye başlamıştı.. o günü, tüm ayrıntılarıyla hatırlıyorum..


bu satırları bir dış ses okurken (muhtemelen jeyan mahfi ayral ya da adalet cimcoz), kamera neşeli bir bahçede, çiçekler arasında dolaşır. çok büyük, içinde nilüferlerin göründüğü bir süs havuzu olan bu bahçenin arka tarafında, beyaz kremalı bir pastayı andıran görkemli bir köşk vardır. kamera köşke doğru yaklaşır, etrafta kimse görünmemekte ancak baharın cıvıl cıvıl havası heryerde hissedilmektedir. açık olan vitraylı kapıdan içeri giren kamerayla beraber genç bir kız görürüz (muhtemelen Hülya Koçyiğit veya Filiz Akın), geniş mermer antredeki yuvarlak masanın üzerindeki vazoya, özenle kesilmiş çiçekleri hafif bir şarkı mırıldanarak yerleştirmektedir. üzerinde yuvarlak yakalı, küçük çiçekli, kaygısız tiril tiril bir elbise ve saçlarında bant şeklinde bağlanmış bir eşarp vardır, hem de beli inceciktir.


özlemişim eski Türk filmlerini. kaç zamandır yazmayı aksatıyorum farkındayım, üstelik kendime "ne olursa olsun yazmaya devam etmelisin, yazmak sağlam tutar insanı" desem de. ilginç zamanlar dedim geçtim, bunların içinde ilginçlikler kadar sağlık problemleri de vardı, buraya yazmak istemedim. neyse, kısa geçiyorum, üç ay sürecek bir ilaç kürüne başladım, ilk günlerde halsizlikle beraber kalp çırpıntısı yaşadım, şimdi biraz daha iyiyim. daha iyi olacağım inaşallah. bir de havalar bu kadar soğumayıp bahar geliverseydi de ben bi de bu kadar şeyin üzerine nezle olup başımı eğdikçe şırıl şırıl sular akmasaydı burnumdan. veya bahar azıcık gecikseydi tamam da, iş arkadaşım 2 haftalığına yurtdışına fuara gitmeyeydi (şimdi "sana ne bundan" diyeceksiniz, değil öyle ya, tatilim geldi benim, ondan).


Meraklısına Not: evet ya, hakikaten ne garip bir yazı oldu bu, yani hatta oldu mu? söz, vallahi çok şey birikti, yazacağım.

Meraklısına ikinci not: sevdim bu 55 işini, ilk paragraf da tam 55 kelime, iyi mi, heheheh.

Meraklısına üçüncü not: resim konusunda abarttım biliyorum, resimde ikinci paragraftaki köşkü değil de, Emirgan'daki Sarı Köşk'ü görmektesiniz. ayrıca bu haftasonu lale günleri başlıyor efendim Emirgan'da, lale de ne asil çiçektir. haberiniz olsun.