.

.

27 Eylül 2008 Cumartesi

yeni ayakkabılar, bayram vs.

önceki akşam maçka'ya doğru yürürken bir baktım ki, tam köşedeki beyaz kanatlı ayakkabıyı değiştirmiş, yerine bu aşağıdakini yerleştirmişler.




bu köşe de o kadar biçimsiz ki, etrafından arabalar geçiyor, parkedenler var, insanlar toplaşıyor filan, doğru dürüst bir açı yakalamak mümkün değil. gene de acar şehir muhabiriniz sağından solundan dolaşarak bu açıyı yakaladı size, hem de cep telefonuyla.
bu resimleri Roma'daki Sistine Chapel'den hatırlarsınız, dahi Michelangelo'nun Yaradılış'ı. ilginç bir çalışma olmuş, değil mi?

bu ayakkabının karşısında da cam bir kocaman kutu içinde, paha biçilemez bir mücevher misali, sosyete güzeli Siren Ertan'ın pırıltılı ayakkabısı vardı. o kadar ışıltılıydı ki, cep telefonumun kamerası isyan etti, ben de ısrar etmedim. geçen gün de öğle arasında hayal meyal bir adam gördüm motorsikletle ayakkabı taşıyan. onu park halinde görünce de dayanamadım çektim bu puzzle ayakkabıyı.


dün öğle saatlerinde birden İstanbul'da kasırga çıktı. çok şiddetli bir rüzgarla beraber sağanak yağmur. ağaçlar kırıldı, çatılar uçtu, deniz kabardı köpürdü, bizim ofisin önündeki güzelim kelebekli ayakkbı da yerinden sökülüp yola düştü, arabalar etrafından dolaştı, bir süre sürüklendi, sonra yan apartmanın kapıcısıyle bizim güzvenlik görevlisi zar zor kaldırıp yerleştirdiler yerine. ama kelebeğin kanatları bozuldu, yaklaştılar birbirine.


bu akşam bayram tatili için Trabzon'a gidiyorum. daha bavulum hazır değil ve yapmam gereken çok şey var. sabah yine yağmurlu ve soğuk bir İstanbul'a uyandık. kışlıkları çıkarmanın vaktidir. azıcık dinlenmenin, aile yakınlığı ve aramızdan ayrılan büyüklerimizin hatırlanmasının vaktidir. herşey nasıl büyük bir hızla değişiyor, değil mi? bizim kuşağın bile "nerede o eski bayramlar" diyesi var artık. o güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler, biz elimizdekilerin kıymetini bilelim efendim. herkese iyi bayramlar, selamlar sevgiler.

24 Eylül 2008 Çarşamba

hayaller

gecikmiş bir mim yazısı daha. halbuki ben pek dakikimdir, her buluşmaya vaktinden önce giderim. ama bu aralar bloga yazma konusunda biraz rahat davrandığımın, bu rahatlığımın da giderek bir alışkanlığa dönüşüyor olduğunun, aslında kendimce çok önem verdiğim yazma işine de sekte vurduğunun, huzursuzca farkındayım (nobelli yazar cümlesine benzedi). herşey sarı defter yüzünden oldu. geçen kış ve baharda her çantamın içine kolaylıkla uyan, kareli olduğu için her ruh halinde rahatça yazabildiğim, spiralli olduğundan kolayca kıvırabildiğim sarı defterim yaz başında bitti. aradım taradım, evet ortalıkta bir sürü küçük ve orta ebatta defter var, ama onun gibisi yok. bir tane kırmızı buldum sonunda, ümitlendim, ama yok, o da sarının yerini alamadı. geçen kış hatırlıyorum da, motorun üst katında bile, buz gibi havada hem sıgaramı içer hem pıtır pıtır yazardım ben. zaten artık sıgara da içilmiyor, lakin bu başka bir konu. ne diyecektim, ah mim demiştim. sevgili gulteinen mimlemişti beni hayallerim konusunda. bir süre düşündüm ne yazabileceğimi. çocukken hayallerim yoktu benim, kitaplarım ve uzak diyarlar vardı sadece. bir gün para sıkıntısı çekmeden canımın istediği yere gidebilmekti hayal dediğin. belki işim bunu sağlardı, sağladı da bir süre, gerçi hep aynı yerlere gidiyordum ama olsun. bavul yapmak, bavul açmak, değişik otel odaları çok hoşuma giderdi. sonra iş seyahatleri kesildi. derken öyle çok kitabım oldu ki, kıyıp başkalarına vermek/atmak şöyle dursun bakmaya da doyamıyordum onlara, kocaman bir kütüphane hayal etmeye başladım. belki evde bir özel oda. hani şu ingiliz evlerindeki gibi, camlı büyük dolaplar, ortada bir masa, üzerinde abajur, kenarında rahat bir koltuk, devasa aydınlık pencereler, anladınız siz. tam Türk mimarisini anlattığımın farkındayım bu arada. bu yüzden evimin arka odasındaki kütüphanemde 3 sıra halinde duruyor kitaplarım, ne yapsam bilmiyorum. yenisini alınca eskilerden ayırayım diyorum, onu da pek yapamıyorum açıkçası.

lise 2'deyken okulun tiyatro koluna girdiğimden bahsetmiştim daha önce. işte o zaman bir başka hayalim daha oldu, hayal olarak da kaldı. tiyatroyla profesyonel olarak uğraşamadım ama elimden geldiğince oyunlara gidip emeklerini alkışlamayı bir borç bildim tiyatrocuların. tam bir deli işi, bana pek uygundu aslında, suya yazı yazmak gibi birşey tiyatro. her oyunun sonunda ağlarım alkışlarken, o yoğun duygu alışverişini öyle hissederim ki içimde, nefesim kesilir.

düşündüm de hayal ettiklerim olmadı ama aklımdan hayalimden geçirmediklerim geldi başıma hayatım boyunca, hem iyi hem kötü. hayatımın anlamı saydığım işimi kaybedeceğim hiç aklıma gelmezdi misal, bir sabah ansızın kaybediverdim. evlenme hayalleri kuran biri değildim hiç, ama evlendim, hatta boşandım. küba'yı hep merak ederdim, aaa birgün bir fırsat çıktı, ben küba'ya gidiverdim misal. yazmayı hep sevdim, küçükken defterlerim vardı, yazılarla çizgilerle doldurduğum. bir baktım büyümüş de internette yazar olmuşum. hiç kırk yaşında nasıl olacağımı düşünmemiştim, hoop günler geçivermiş ben kırkımı da geçmişim.

"Karanlıktaki Adam"ı okuyorum iki gündür, Paul Auster'in yine çok katmanlı son romanı. "yaşam insanı hayal kırıklığına uğratıyor, değil mi?" diye soruyor bir yerde. belki öyle. bir hayat belki hiçbirşey değildir, ama hiçbirşey de bir hayat değildir. mutlu hissetmektir bütün mesele, mutlu hissetmeye emek vermekte, çoğunlukla başkalarını gülümsetebilmekte.

tutkuları olanlar için hayat kısadır


Beşiktaş'lı değilim, ama severdim Kazım Kanat'ı, onun "acemi" aşk yazılarını. Tambur çalmayıo öğrenmeye başlamışken, yıllardır savaştığı kanserden değil de, klimadan kaptığı zatürreden gideceği kimin aklına gelirdi? Ruhu artık teknesi Meleğim ile özgürce dolaşacak koylarda, güle güle Kazım abi.
Meraklısına Not: Son yazısı ve arşivi için buraya.

23 Eylül 2008 Salı

uyku

bir derin uyumuşum ki. kafamın içinden bölük pörçük şeyler geçtiğinin farkındayım, ama uyanmak istemiyorum. bir an alt çenemin yaşlı kadınlar gibi yerçekimine yenilip neredeyse açılacağını, alt çenemin boşalır gibi olduğunu hissediyorum; bu görüntüme gülesim geliyor, ama gülersem uykum açılır diye gülmüyorum, çenemi düzeltiyorum. başımı hafif yan çeviriyorum, uyuduğum için çok memnunum. ama birden bir şey dürtüklüyor sanki, gözlerimi açıyorum. o ne? tam yüzümün karşısında benim gibi memnuniyetle uyuyan bir adam! Üstelik tanımıyorum bile! paniklememeye çalışıyorum, kim olabilir, neresi burası, gözlerimi yavaşça sola doğru çeviriyorum, giysilerim üzerimde neyse ki, hem burası da belediye otobüsü. ne sanmışım ki? daha ineceğim durağa 3 durak var, vakitlice uyanmışım, toparlanıyorum. amma uyudum ha. aman dostlar, bugünlerde üstümde bir uyku var ki sormayın gitsin.

11 Eylül 2008 Perşembe

okapi







Geçenlerde sevgili Vladimir çocukluğumuzda oynadığımız oyunlardan nbahsetmişti de, "isim-şehir" oyununun nostalji rüzgarında, ben de kendi "isim-şehir" maceralarımı anımsamıştım. her harften her bir şeyi bulmak gerçekten zordu, hele büyüklerle oynuyorsan doğal bir dezavantajın vardı. mesela P harfinden Paris dışında şehir insanın aklına gelmez, Polatlı dersen karşı taraf "ama orası ilçeee" derdi. sahi, Polatlı hala ilçe di mi? zamanımızın bir sürü ilçesi furya furya şehir oldu da. Türkiye'nin kaç ili var sorusunda insan duraklamadan cevap veremiyor artık. neyse, bu isim-şehir oyunlarından birinde O harfinde hayvan sorusuna sevgili eniştem "okapi" demişti de nasıl mızıkçılık yapmak istemiştim, onu hatırladım. o zaman tabii gugıl abi filan da yok, açıp tabure gibi ansiklopedileri bakmıştık okapi nedir diye. çok az bir açıklama ve siyah-beyaz soluk bir fotograf görmüştük, gözümde bişey canlanmamıştı. çocukluk işte, sonra unuttum okapiyi. aaa bugün bi baktım internet sitelerinde bir haber: okapi denen hayvan 50 yıl sonra ilk kez doğal ortamında görüntülenmiş. çok mahcup bir hayvanmış kendileri, kafası zürafaya bedeni de zebraya benziyormuş. sadece Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin kuzeydoğusunda yaşayan okapinin fotoğrafları Virunga ulusal parkında çekilmiş. dünya ne tuhaf. şükürler olsun ki dün yok olmadı.




8 Eylül 2008 Pazartesi

10 eylül-dünyanın sonu olsa idi


sevgili rehavet beni mimlemiş, efendim 10 eylül'de dünya yok olacakmış, öyle bir tiyo almış, bakalım ne yapacakmışım bu kalan zamanda?


bi kere onlar yazdığında 4 gün filan varmış, ben dün akşam okudum, bugün de düşündüm, giderek az zaman kalıyor, hani filmlerde yüksek tonda tık tık tık eden bir saat var ya, kafamın içinde ondan var sanki. ilk tepkim şu oldu zaten: iki günlük dünya diyolardı inanmıyodun, al işte. o bütün geleceğini düşünerek yapmadığın şeyler, karizmayı çizdirmeyelim diye vazgeçtiklerin, dik duracağım diye başını çevirip gittiklerin, hepsi hepsi boşmuş. keşke iktisat okuyup hayatını karanlık, havasız, sıkıcı ofislerde içi kararmış, havalı ve sıkıcı insanlarla geçireceğine tiyatrocu olsaydın. tüüü tüküreyim bu kavanoz dipli dünyaya, hadi bi ben gidiyor olsam bişeyler yazardım kalanlara, biriktirdiğim kendimce önemli şeylerimi dağıtırdım insanlara filan, ama yok, gezegen gidiyor. o görmek isteyip hayaller kurduğum ülkeler, yıkanamadığım denizler, yaptıramadığım spa masajları, sürünemediğim losyonlar gidiyor. okuyamadığım (bırak yazamadıklarımı) kitaplar, seyredemediğim filmler, dinleyemediğim konserler gidiyor. bayramda trabzon'a gidecektim, önceden alıp ödemeye başladığım uçak biletim gidiyor (neyse ki borçlarım da gidiyor hehehe). gördüğünüz gibi, dünyadan gitmek bir dert, şu mavi bir bilyeye benzeyen dünyamızın gitmesi ayrı bir dert oldu içime. lost'un sonunu da öğrenemedik anasını satayım. daha "var mısın yok musun"da biri 500 bin yeteleyi alamadı be. bu sezon trabzonsporum da güzel takım kurmuştu, belki başa oynayacaktık yahu. geçende son vişnelerden alıp likör kurmuştum, onlar da olamayacaklar yani, öyle mi? ne için? cern deneyi yüzünden. amerikalı bir genç, bu deneyin ne olduğunu rap şarkısı şeklinde anlatmış, merak edenlere klibi burada. ay bi sürüparçacıkları yerin bilmemkaç metre altında, eksi 271 derecede birleştirip ayrıştıracaklarmıymış ne. neyse, vakit gene de azalıyor, tık tık tık. üzülüp dövünerek bir gün geçti, yeter. yarın işe gitmeyeceğim kardeşim bi kere. metrolar, vapurlar, otobüsler bedava, ama gitmeyeceğim. gidip annemle oturacağım, ne istiyorsa onu yapalım beraber. gidip deniz kenarında oturalım. ne zamandır ayırmaya üşendiğimiz resimleri de alalım yanımıza, bakalım hayatımıza, kah gülüp kah ağlayalım. bu dünyadan biz de böyle geçtik, ne yapalım. sonra gideyim sevdiceğimi bulayım, onunla dolaşalım, ya da oturalım. evde güzel bir şey için sakladığım ne kadar giysi varsa giyeyim, ne kadar içki-yiyecek varsa yiyelim içelim. sonra arkadaşları dolaşalım, sanki dünya batmayacakmış gibi. haftasonu için planlar yapalım gene. sonra beraber yatalım uyuyalım, dünya batarsa batsın, herşey boşmuş be. işte öyle.

şimdi mimi kime atacağım ben? öyle az zaman kaldı ki. boşverin kardeşim, yaşamaya bakın.

4 Eylül 2008 Perşembe

ayakkabılar, çeşit çeşit

Ayakkabı, iskarpin, pabuç, kundura (hatta ayağında kundura/yar gelir dura dura), stiletto, sandalet, bot, çizme, terlik, mokasen, mes, çarık, karalastik, babet, ince topuk, kalın topuk, dolgu topuk, mantar topuk, yumurta topuk, sivri burunlu, küt burunlu, dekolte, önü kapalı arkası açık, hem önü hem arkası açık, parmak arası, bantlı, bağcıklı, dost başa düşman ayağa bakar (neden? Çünkü insan en çok ayakkabısına benzer), ayağı kademsiz insanlar, ayağının uğuru olsun, cennet annelerin ayağı altındadır, ayağının altına almak, ayağı kesilmek, yüksek topuk selülit ve bel ağrısı yapar (ama ne güzel görünür), ayakkabı çekeceği (kerata), ayakkabı temizleme süngeri, ayakkabı dolabı, ayakkabı kutusu, ayakkabı tamircisi, ayakkabı boyacısı, ayağının turabı-çorabı-olayım vurma abi (Türk filmlerinden bir replik), ayağını yıkamak (sevdiğim erkeğin geyşası olurum hesabı), ayakkabının ayağı vurması, ayakkabısı vurmadığı zamanlarda anmazdı ama Allah’ın adını/günahkar da sayılmazdı/yazık oldu Süleyman efendiye (Orhan Veli), iki ayağı bir pabuca girmek, ayağı çabuk, haaa o mu? sağlam ayakkabı değil, Gülçiiiin pabucu yarım çık dışarıya oynayalım, uç uç böceğim annem sana terlik pabuç alacak, anaaaa İmelda Marcos...

Ne çok şey geldi aklıma ayakkabı deyince. Bu Pazartesi gününden beri Nişantaşı’nda gene olağandışı bir hareketlilik var (hayır Ramazan değil), inekler ve lalelerden sonra, şimdi de dev ayakkabılar var her köşede. Dün acar şehir muhabiriniz olarak Nişantaşı sokaklarının nabzını tuttum ve sizler için bu bölgedeki her ayakkabıyı özenle fotografladım. İş bitince gidip kendime bir ayakkabı alasım geldi, ama almadım, daha giymediğim ayakkabılarım bile var utanarak söylüyorum, ama ayakkabı almak çok güzel bişey, ne enteresan.

bakın ilk resmimiz bir antidepresan firmasının sponsor olduğu bir ayakkabı. heryeri taşlarla kaplı, pek gözalıcı. hemen arkada ise bir köpek kulübesi görüyorsunuz. işte o kulübe simba'nın kulübesi, 15 yaşında, zararsız bir sokak köpeği, hani geçenlerde taşlayıp öldürmeye çalışmışlardı da, belediye kurtarmıştı. işte onun evi. tam da Abdi İpekçi Caddesinin köşesi, ohh simba'daki keyfe bak. ben oradayken evi boştu, piyasa yapmaya çıkmıştır köftehor :)



bu da simba'nın evinin karşı köşesinde, melek kanadı figürlü.


bu cadde üzerinde, step halıcılık sponsorluğunda hazırlanmış kırmızı halı serilmiş ayakkabı.


bu kelebek kanatlı ayakkabı benim işyerimin önünde duruyor. camdan bakmak için ayağa kalkarsam bugünlerde bunu görüyorum, ne güsel değil mi (ama bu gidişle ayakkabı almamaya dayanamayacağım); yukarıdan çekildiği için bu daha değişik bir fotograf oldu.


içinde başsız ve askıda bir kadının oturduğu ayakkabı Mudo'nun önünde. yakından daha korkunç geldi bana.


bu sevimli çocuklar turist. anneleri çocukları kışkışladı ayakkabının içinde doğru, sonra resimlerini çekerken "çiiiiiiiizzzzzz" derken ben de çekiverdim. bu ayakkabı City's Alışveriş Merkezi önünde, Steve Madden'in sponsorluğunda hazırlanmış, aynalı maynalı, pırıl pırıl.


içine Naomi Campbell döşenmiş bu ince ayakkabı, melek kanatlının tam karşısında, Ferre'nin. yakında Ferre'nin f'si kalmayacağına bahse girerim.



ve işte benim favorim. bu ayakkabıyı çok yaratıcı buldum ve kışkırtıcı. ne dersiniz?



bu çılgın radyolu ayakkabı (üzerinde bir de çizgi film kareleri filan var) Topshop'un önünde.


ve son fotografımız da albino vadaa'ların olduğu efsanevi konverslerimiz. eğleniyorlar, değil mi?


umarım siz de eğlendiniz:) sevgiler.