.

.

29 Şubat 2008 Cuma

Hindi Dustin'i takdimimdir

Sonunda ben de inandım artık suyunun çıktığına. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımın “milli meselesi” erovizyon’dan bahsediyorum. Nasıl heyecanla beklerdik final gecelerini, bir okul müsameresine benzerdi, ama o zaman çok önemsemezdik, önemli olan “bizim” de onların arasına katılmış olmamızdı hehey! Türk'ün Batı'yla imtihanı, makus talihini yenebileceği bir yerdi orası, oy oy oy!



Bir de sonunda puanlamayı beklerdik yüreğimiz ağzımızda. Hala aklımda, “boyamuni, katrö pua, frans si pua”, ama maalesef, affedin, törki nah point. Gazeteler kare bulmaca gibi hangi ülke hangisine kaç puan vermiş işleyebilceğiniz tablolar verirdi hatırlar mısınız, ben onları bile işlerdim itiraf ediyorum (şimdi bunu yaptığım için ağlayabilirim yani o derece pişmanım). Biz Yunanistan’a puan vermezdik, onlar bize. Herşeyde olduğu gibi bu yarışmada da politika vardı canım, yoksa şarkımız muhteşemdi yani, ama olmadı işte ne yapalım söylemleri. Her sene aklı başında müzik adamlarımız çıkar derlerdi bu kadar tantanaya gerek yoook, bu ikinci sınıf bir yarışmaaaa, bizim kendimizi ispat edeceğimiz bir plato değildir vs. vs. Sanırım işe yaradı, sonraları nedense ilgi azaldı, Sertab’ın birinciliği tam da o dönemlere rastladı.



Şimdilerde seçilen sanatçılar gençlerin takip ettiği, popüler kişiler arasından. Bu yıl Mor ve Ötesi gidiyor diye Türk Rock camiası ikiye ayrıldı biliyorsunuz. Üstelik hazırladıkları şarkıya TRT yetkilileri “hmm güzel ama biraz Türk ezgileri katalım” demişler diye de üzüntülerini ifade etti diğer müzisyenler, “Mor ve Ötesi seçildiyse kendi tarzları bir şarkıyla giderler neden karışılıyor” diyerek, ki haklılar bence de. Zaten şarkının şu Türkçe mi olsun, İngilişçe mi tartışması da beni yıllardır epey germiş sanırım. Tamam şarkı Türkçe olsun deyince de içine “şey kitap şekerim” gibi ücibik ifadeler eklemenin şirinliğimizi artıracağı beklentisi içinde, gene de bilinçaltımızda bir aşağılık hissiyle, neyse toparlayamadım cümleyi, siz anladınız.



Asıl diyeceğim şu ki, geçmiş Erovizyonlarda 7 kere birincilik alan ve her zaman en iddialı ülkelerden olan İrlanda’yı bu yıl kim temsil edecek biliyor musunuz? Dustin isimli hindi şeklinde bir kukla!! İşte bu.


Evet, 1990’lardan beri İrlanda televizyonlarında boy gösteren bu hindi kuklanın, Dustin’s Daily News adlı bir şov programı da varmış. Sevilen bir karakter olmayı başaran Hindi Dustin, bu popülerliliğinden faydalanarak bugüne kadar 14 single ve 6 albüm yapmış. En son 2005 yılının Noel'inde albümü yayınlanan Dustin'in kullandığı Kuzey İrlanda aksanı ve politikaya olan ilgisi dikkat çekmekteymiş. 6 yarışmacının yarıştığı İrlanda ülke finalinde en çok oyu Dustin alınca, diğer yarışmacılardan İrlanda’nın bu yıl yarışmadan çekilmesi gerektiğini öne sürenler olmuş. Dustin Mayıs ayında Belgrad’da yapılacak ön elemelerde İrlanda adına “Irelande Douze Pointe-İrlanda Oniki Puan” adlı şarkıyı seslendirecekmiş. Ah Cesuryürek'lerin İrlanda'sı, Coni Logın’dan hindi kukla Dustin’e. Biz gene iyi yol gitmişiz, bu yılki şarkımızın adı Deli. Seneye öneriniz nedir?

Meraklısına Not: Dustin the Turkey ile ilgili, BBC’de yayınlanan yazıya buradan ve UK Telegraph’da yayınlanan yazıya buradan ulaşabilir; seslendireceği şarkıdaki performansını izlemek için ise burayı tıklayabilirsiniz.

27 Şubat 2008 Çarşamba

uy Karadeniz

Ayıptır yahu, bir yaşama telaşıdır gidiyor, hiç bana yakışıyor mu 24 Şubat’ı atlamak? Oysa aklımdaydı ne zamandır, güzel bir yazı yazarım bu konuda diye düşünmüştüm, al işte arada kaynayıverdi. Neyse hala çok geç kalmış sayılmam, çünkü günler devam ediyor. Efendim bu 24 Şubat tantanası nedir derseniz, 24 Şubat Trabzon’un kurtuluş günüdür. 1916’da yörede başlayan Rus işgali 1918 yılında Şubat ayı boyunca yapılan çarpışmalarla sona erdirildi. Bugün 27 Şubat Çaykara’nın, 28 Şubat ise Of’un kurtuluşudur.

Elimde çok güzel bir kitap var bugünlerde, sevgili Ori’nin hediyesi, kitabın adı “Kalbimin Kuzey Kapısı Trabzon”, yazarı Çiğdem Sezer, Heyamola Yayınları’nın Türkiye’nin Kentleri Dizisi’nin ilk kitabı. Trabzon’u Trabzon’lu bir kadının gözü ve duyarlılığıyla anlatan bu kitapta, ben o şehirde yaşamamış olsam da çok tanıdık izler buldum. Kentle ilgili çeşitli bilgiler, anıların içine çok güzel yerleştirilmiş; misal Kanuni Sultan Süleyman’ın Trabzon’da doğduğunu biliyordum da, 15 yaşına kadar Trabzon’da yaşadığını, ölünceye kadar Trabzon bezinden gömlek giydiğini, öldüğünde üzerinden çıkan gömleğin de Trabzon bezinden olduğunu bilmiyordum. İçim titreyerek, babamı düşünerek okuyorum. Başka notlarım da var, bitince sizinle onları da paylaşacağım.

Günlerin anlam ve önemine uygun bir demet hazırladım sizlere. Sevgili Afa'can, Trabzonlu Fuat Saka'nın Lazutlar Livera şarkısı senin için. Anadolu Ateşi'nin Karadeniz bölümünü hala izlemeyenler ya da yeniden izlemek isteyenlerin burayı tıklaması yeterli (bu bölümde bütün salonun nasıl coştuğu ve benim de "uy" diye tempo tutmama yanımda oturan adamın nasıl şaştığı hala aklımda). Trabzon deyince sevgili Sunay Akın'ı da buraya katmak lazım, Volkan Konak'ın TV programında "Ağustos Böceği" masalına yaptığı yorumu buradan izleyebilir, kendi sesinden seçme şiirlerini de buradan dinleyebilirsiniz. Kuzeyin Oğlu sevgili Volkan Konak'tan Cerrahpaşa'yı dinlemek için buraya, Feriğim türküsünü şiirlerle dinlemek için ise buraya tıklayabilirsiniz.
Karadenizliler deyince sevgili Kazım Koyuncu'yu anmamak olmaz, nur içinde yatsın, işte burada "Didou Nana", burada da Şevval Sam'la beraber seslendirdikleri "Ben Seni Sevdiğimu" var, Gülbeyaz dizisinin görüntüleri eşliğinde. Bu arada unutmadan söyleyeyim, geçenlerde Kazım Koyuncu'yla ilgili bir DVD çıktı piyasaya, "Şarkılarla Geçtim Aranızdan" 3 DVD'den oluşan bir set, Ümit Kıvanç tarafından hazırlanmış ve geliri Umut Çocukları Vakfı'na bağışlanmış bu dökümanter filmde Kazım'ın hayatı ve müziği ile ilgili herşey var, işte buradan yönetmen Ümit Kıvanç'ın bu çalışma ile ilgili notlarını okuyabilirsiniz. Bu belgeselle ilgili sonra bir yazı yazmayı da düşünüyorum. Dilerim bütün linkleri keyifle izlersiniz, benim gene seyahatim geldi.

26 Şubat 2008 Salı

80. oscar ödüllerinin balo menüsü


Oscar ödülleri verildi, henüz ödüllü filmlerden hiç birini seyretmemiş biri olarak ne diyebilirim ki? Zaten şafağa yakın saatlerde canlı yapılan yayını da izlememişim, aklıma bile gelmemiş. Ama bu konudan gene bir yazı çıkarabilirim. Size bu yılki törenin menüsünü verebilirim mesela. 15 yıldır bu törenlerin yemeklerini aynı Avusturyalı aşçı hazırlıyormuş efendim, adamın adı Wolfgang Puck. Bu yılki tören için; yengeçli kanepeler, Oscar heykelciği şeklinde somon balığı, Rus havyarı, istakoz salatası, teriyaki soslu sığır pirzolası, gecenin sonunda ikram edilecek tatlı olarak da üzerine altın parçacıkları püskürtülmüş Oscar şeklinde çikolatalar hazırlanmış. Yemeğin yanında Oscar törenleri için özel olarak sadece 300 kasa üretilen "red carpet" şarabı ikram ediliyormuş. Aşçı bu yılki menüsü için şunu demiş: "Herkese hitap eden çok zengin bir menü hazırladık. Dar ve gösterişli kıyafetlerin içine girebilmek için gün boyunca aç kalan ünlüler törenin de verdiği yorgunlukla yemeklerime adeta saldırıyorlar", neredeyse üzüleceğim onlar için.
Meraklısına Not: Bu yılki ödüllerle ilgili haberleri burada ve burada bulabilir, bu yıl 80'inci kez düzenlenen bu ödül törenlerinde yaşanan unutulmaz anlara ait eğlenceli bir derlemeye buradan ulaşabilirsiniz.

kedi, bilir


Kediye ciğer verin, iştahla yemeye başlasın. Iki üç ısırıktan sonra, ciğeri alın önünden ve kaybolun. Önce şaşırır kedi; kaygıyla etrafı araştırır, hoşnutsuz. Derken bir başka nesneye takılır gözü, bir kelebeğe ya da her neyse. Onu izler birkaç saniye; sonra yalanır, çimlere yatıp gerinir veya başka arayışlara girer. Ciğer “geçmişte ve orada” kalmıştır, kedi ise “şimdi-burada”. Kaçıp giden ciğerin anısına takılıp efkarlanmaz. “ciğerim gittiiiii, hayatımın anlamı kalmadıııııı!” diye hüngürdeyip, depresyonlara filan girmez. Ya da ona buna dalaşıp, acısını başka kedilerden çıkarmaz.

Kedi bilir: hayat, “şimdi”dir. Her an yeni imkanlar çıkabilir. Eğer zxihnini geçmişteki kayıplarla meşgul etmez de serbest bırakırsan, oluşacak yeni imkanları görebilirsin.

Kedi, bilgisayardan anlamaz. Ama benden iyi bilir ki, bilgisayarda geçmişin programları çalışmakta ise, “şimdi” çalışması gereken asıl programa yeterli “bellek” kalmaz; bilgisayarın zihni ağırlaşır, sağırlaşır.

Kedi, bilir; hayat, olmuş-bitmiş değil, her an yeniden yeniden “olmakta-oluşmakta”dır. Kaygı ve üzüntü, geçmişe veya geleceğe aittir; oluşan hayat ise sadece “şimdi”ye.

… Kedi hanım, herşeyi ‘uygulamalı eğitim’ ile öğretir yavrularına. Ciğer şimdi-burada gelir, şimdi-burada yenir, şimdi-burada yitirilir. Sonrası”yeni oluşumlar-yeni şimdiler”dir. Hayat sürmekte, “imkan”lar her an yeniden oluşmaktadır. Kedi hanımın yavrular, geçmişe ait kayba-kazanca veya geleceğe ait kaygıya-beklentiye takılıp kalmazlar. “Şimdi”yi izler, ilgi duyarlarsa oluşuma katılır, ilgi duymazlarsa bıyıklarını (antenlerini) temizlerler.


Meraklısına Not: Yukarıdaki alıntı, bir süredir sabahları mavi-turuncu fosforlu kıyafetleri ile, kar demeden kış demeden her sabah vapur iskelelerinde-otobüs duraklarında-metro istasyonlarında elden dağıtılan bedava gazete GASTE’den, Mehmet Akın’ın Ters Düşünceler adlı köşesinden. Açıkçası ilk günlerde, motorda oturduğum yeri ısıtsın diye aldığım bu ne idüğü pek anlaşılamayan gazeteyi karıştırdığım zaman ilginç şeylere rastlamak hoşuma gitti.

22 Şubat 2008 Cuma

39 basamak


Bu gece Kenterler tiyatrosunda bu sezonun yenilerinden "39 basamak" oyununu izledik. John Buchan’nın romanından Patrick Barlow’un sahneye uyguladığı 39 Basamak İngilizlerin “gülmekten ölünebilir” dediği türden bir komedi. Sinemanın dahi yönetmeni Alfred Hitchcock’un 1953’te perdeye taşıdığı "39 Basamak"da Demet Evgar, Okan Yalabık, Bülent Şakrak ve Hakan Gerçek oynuyorlar. Oyun 1935 Ağustos’unda Londra'da, Richard Hannay'in can sıkıntısını dağıtmak üzere bir tiyatro oyununa gitmeye karar vermesiyle başlıyor. Hannay, o gece tiyatroda gizemli güzel Annabella’yla tanışıyor ve kendini Londra’dan İskoçya’ya uzanan çok komik, heyecanlı, hareketli, çılgın bir casusluk serüveninin ortasında buluyor. Her oyuncunun kimlikten kimliğe girdiği oyunda tempo hiç düşmüyor. Demet Evgar tiyatro sahnesine çok yakışıyormuş, kendisini ilk kez canlı izledim. İngilizlerin dediği gibi gülmekten ölmedim, espri anlayışlarımızın pek tutmadığı bir gerçekse de, zekice kotarılmış espriler ve mizansenler çok hoşuma gitti. Tiyatro bence ilgiyi çok hakeden, seyircisiyle daha çok varolan bir sanat. İlgisiz kalmayalım efendiler, orada bizim için birşeyler yapıyorlar.


Meraklısına Not: Demet Evgar'la yapılmış oyunla ilgili bir röportajı buradan okuyabilir, Kent Oyuncuları sitesine buradan ulaşarak oyun tarihlerini görebilir, Kenterler'in bu sezon uygulamaya koyduğu "3 oyuna bir bilet" ve "Ne Ödeyebilirsen" geceleri ile bilgilerine buradan ulaşabilir, benim 12 Şubat'ta yazdığım Kenterlerin "3 oyuna bir bilet" etkinliğinin diğer 2 oyunu ile ilgili yazımı buradan okuyabilirsiniz. Kendime de link verdim ya, aferin bana yani.

21 Şubat 2008 Perşembe

Çin'de Fener Bayramı

Taktım bu yıl Çinlilere. Fare Yılından sonra, bugün de Fener Bayramını kutluyorlar. Nasıl özeniyorum bilseniz. Bu bayram, yılbaşından sonraki 15. gün, ilk dolunayda kutlanıyormuş. Her yere rengarenk, çeşitli şekillerde fenerler asılıyormuş. Bu gelenek şu hikayeden kaynaklanıyormuş: M.Ö 180 yılında Çin'in Batı Han hanedanı imparatoru Hanwendi, Ay Takvimi'ne göre yılın ilk ayının 15. gününde tahta çıkmış. İmparator, bunu kutlamak için o gün Fener Bayramı olarak ilan etmiş. İmparator, her yıl Fener Bayramı akşamı saraydan çıkarak halkla beraber eğlenirmiş. Vatandaşlar da evlerinin önlerine, cadde ve sokaklara rengarenk ve değişik değişik fenerler asarlarmış. M.Ö 104 yılına gelindiğinde Fener Bayramı, resmi bayram ilan edildi. Böylece Fener Bayramı kutlamaları tüm ülkeye yayılarak umumi yerlere ve her eve fener asma kuralı getirildi. Özellikle işlek caddelerde ve kültür merkezlerinde geniş kapsamlı fener şenliği ve fener gösterileri düzenlendi. Kadın erkek demeden yediden yetmişe herkes tüm gece boyunca sokaklara dökülerek rengarenk fenerleri seyrederek, fenerler üzerine yazılan bilmeceleri çözerek ve ejderha dansı yaparak bayramı kutlamaya başladı. Bu gelenek kuşaktan kuşağa aktarılarak bugüne kadar süregeldi. Tarihi kayıtlara göre M.S 713 yılında dönemin Tang hanedanının başkent Chang An'da dev bir "fener dağı" kuruldu. Yüksekliği 7 metreye varan "fener dağı" 50 binden fazla renkli fenerden oluştu.


Fener Bayramı'nda asılan fenerler, genellikle değişik renklerden kağıttan yapılır. Dağ, nehir, yapı, insan ve hayvan figürü, çiçek şekillerine bürünen fenerlerin en ilginci "Döner At Fenerleri"dir. Bir tür oyuncak olan bu fenerlerin, 1000 yılı aşkın bir geçmişi olduğu söyleniyor. Bu fenerlerin içine fırıldaklar yerleştirilir. Fener içine konulan mum yakıldıktan sonra oluşan sıcak havanın etkisiyle fırıldaklar dönmeye başlar, üzerlerine yerleştirilen kağıttan at heykellerini hızla döndürür. At heykellerinin fener gövdesine yansıyan gölgeleri yüzlerce atın koşuşunu andırır.


Fener Bayramı'nda Yuanxiao yenilir. M.S 960-1279 yılları arasında Çin'de hüküm süren Song hanedanı döneminde Fener Bayramı sırasında ortaya çıkan Yuanxiao'nun içi değişik reçeller, ceviz, susam ve yerfıstığı ezmesinden, dışı da yapışkan pirinç unundan yapılır. Masa tenisi topu büyüklüğündeki bu yiyecek, suda haşlandıktan sonra tabağa konularak servise sunulur. Yuanxiao'nun tadı ve mis gibi kokusu, insanların iştahını açar. Çin'in kuzeyinde "Yuanxiao" olarak adlandırılan bu yiyecek, ülkenin güney bölgelerinde "Tangyuan" veya "Tangtuan" olarak biliniyor.


Fener Bayramı'yla ilgili gelenekler günümüzde özellikle kırsal kesimlerde olduğu gibi sürdürülüyor. Fener Bayramı'nı kutladıktan sonra Çinliler, Bahar Bayramı kutlamalarına nokta koyarak yeni yıla yeni bir dinamizmle başlar.

Meraklısına Not: Yazının kaynağı burasıdır. Keşke bir de "dönen at feneri" resmi bulabilseydim.

Meraklsına bir not daha: Şimdi bugün tesadüf fener bayramı ya, beni gene Fenerbahçeli sananlar olabilir. Hayır efendim, Fenerbahçeli değilim, Trabzonsporluyum ezelden, gönlüm geçmez güzelden. Mersi.

20 Şubat 2008 Çarşamba

Ayşe hanım işyerinde ve bir sürpriz


Ayşe hanım işyerinde bütün gün karşısında oturmak zorunda olduğu bilgisayara bakıp bir of çekti. Bazen gizli işsiz gibi hissediyordu kendini. Önüne gelen giden birşey olmayınca, kimsenin ondan birşey beklediği ya da istediği yoktu. Çoğu insanın hayalini süsleyen bir işti yani bu. Ama ona, gene başkalarının deyimiyle, rahat batıyordu işte, yüzünü buruşturup başını bilgisayar ekranından hemen yanındaki pencereye çevirdi, aydınlık bir kış günüydü, pencereden gözüken mendil kadar gökyüzü masmaviydi. Caddenin karşısındaki sıra apartman dairelerinde de hayat sıradan bir şekilde devam ediyordu herhalde. Dairenin birinde pencereleri söküyorlardı, takılacak pimapenleri görmüştü sabah apartman kapısına dayalı. Demek 4. katın pencereleriymiş. Iyi. Diğer pencerelerin perdeleri kapalı. Apartmanın 4. katına kadar uzanan bir çınar ağacı var, dalları kuru, uçlarında ponponları rüzgarda sallanıyor. 5. katın camı açık, demin bir kadın çıkıp camını sildi. Ayşe hanım başını ofisinin kapısına doğru çeviriyor, yerler mermer olduğundan lastik altlı ayakkabı giyen herkes yürürken koridorda gıcırtılar da onlarla beraber yürüyor, gırç gırç gııırç. Sinir oluyor bu gıcırtılara, ama sanki ondan başka bundan rahatsız olan yokmuş gibi. Aklından şunlar geçiyor tam olarak: “ben şekillerin içini gördüm, bu yüzden hiçbir şekil bana birşey ifade etmiyor; içi boş, markalı takım elbiseler gezip dolaşıyor, bakıyorum sadece, dolaşın diyorum, dolaşın ama bana bulaşmayın beyefendiler; beyefendi diyorum çünkü size adam diyemiyorum.” Ofisin yan tarafındaki camlı toplantı odasında, müdürünün oturduğu yerden elindeki kağıtları arada top haline getirip çapraz köşedeki çöp kutusuna basket olarak yolladığını görüyor, bu konuda oldukça başarılı. Ofislerinde bir tek Ayşe hanımın bilgisayarında müzik var, o müzik çalmadığı zaman ofis genelde sessiz. Onun için ise zamanın daha kolay akmasını sağlayan bir eğlence bu. Çalan şarkıyı durdurup Barış Akarsu’nun Aldırma’sını ayarlıyor, bu şarkı ona güç ve keyif veriyor. Arada hatırlamakta yarar var diye düşündü, “aldırma aldırma/neler biz neler gördük/kimleri biz dost bildik/yalanmış sözler (yüzler) aldırma/geçer bu zor günler de” derken Barış ölmeyen sesinden, o yazdığı word dosyasına gülümsedi. O sırada telefonu çaldı. Arayan annesi. Zaten hayatta bir anneciği var. Ne zamandır belinin dizlerinin ağrısından rahatsız. Klasik problem: kireçlenme. Bu karda kışta kaplıcalara gitsek ne güzel olur diye konuşuyorlardı geçende, ikisi de sevmezdi kışı ve soğukları, bu yüzden kaplıca fikri bu havada içlerini ısıtmıştı. Iyi de nereye, nasıl gideceklerdi ki? Haftasonu için gitmek oldukça pahalıya ve zahmete mal olacak gibi görünmüştü gözlerine, pek üzerinde durmadan unutmuşlardı bu fikri. Şimdiyse telefonda annesi heyecanlı heyecanlı anlatıyordu Ayşe’ye, alt kat komşularından Makbule hanım varmış ya, onun damadının bir kaplıcası varmış meğerse, dilersek uygun fiyatla bize bir yer ayarlayabilirmiş hatta Makbule’anım da heveslenmiş ben de gelirim aman ne güzel olur diye, yakınmış tam haftasonu gidilecek gibiymiş, hatta Makbule’anım az önce aramış damadını, hay hay demiş damat, çok güzel zamanlama, size 3 kişilik yer ayarlıyorum hemen biletinizi alın deyince bu hanımlar yerlerini ayırtmışlar otobüs şirketinden derhal, flaş flaş flaş. Annesi ondan arıyormuş işte, haftasonu kaplıcaya gidiyoruz demeye, akşam dönerken acentadan biletleri alır mıymış Ayşe? “Alırım tabii” dedi Ayşe hanım, ne olacak. Tam bunu söylerken aslında bu fikrin onu çok da heyecanlandırmadığını düşündü, neyse, işte annesinin gönlünü yapardı biraz, alırdı yanına 2-3 kitap, iki gün ne ki, hemen geçiverirdi zaten. Neresi olduğunu bile sormamıştı hala, annesi heyecanla anlatmaya devam ediyordu bir yandan, Ayşe hanım bekledi sabırla, “tamam annecim, hepsini yaparız merak etme, ama nereye gidiyoruz Allah aşkına” deyince annesi “Balıkesir Gönen, pek meşhurmuş kaplıcaları, duymamış mıydın” dediğinde ister istemez üst dudağı yukarıya kıvrılıyor ama kader ağlarını örmekteydi ve Ayşe hanım kaderin şişlerinin bir ters bir yüz örgüsünün sesini bile duyabiliyordu artık, tıkır tıkır tıkır….

19 Şubat 2008 Salı

kar, cemre ve aysel gürel


Dün öğleden sonra kar yağışı durdu, ama yollar hala kıtır kıtır ve vıcık vıcık. Dün sabah çalışan son motoru yakalama şansına (şanssızlığına?) uğradım, işe 45 dakika gecikmeli de olsa ulaştım, hafif bir çam ağacı kıvamında karlarla bezenmiş olarak. Çantamın bu kadar girinti çıkıntısı olduğunun kar yağmadan önce farkında değildim, nerelerine kar dolmuş inanamazsınız. Sonra dün akşam işten erken çıkınca rahat rahat döndüm eve. Sanırım bu yıl görüp göreceğimiz rahmet bu olur, daha barajlarımızın doluluğu yarı yarıya bile değilmiş. Hala (Su tasarrufuna devam. Damlaya damlaya göl olur. Sosyal mesaj kaygılı blogger). Halk arasında “kor halindeki ateş” anlamına da gelen, 3 tane olduğu kabul edilen cemrenin ilki, bugün havaya düşüyor hem. Baharın müjdesi olarak bilinen cemrenin ikincisi 26 Şubat’ta suya, üçüncüsü de 5 Mart’ta toprağa düşecek, takipteyiz.

Pazar günü Aysel Gürel’in ölüm haberini duyduğumda bir garip oldum. Çok kendine özgü, çok renkli bir insandı. Arkasından bir sürü şey yazıldı, şarkıları öksüz kaldı, ölüm ona yakışmadı filan diye. Ama bence en güzelini bugün Nur Çintay yazmış Radikal’de, diyor ki : 'Nur içinde yatmak' onu keser mi bilmem, gılmanlar tarafından ağırlansın, gezdirilsin, gıdıklansın, bir dediği iki edilmesin diyelim... Katılıyorum.
Meraklısına Not: 21 Şubat 2008 akşamı NTV'de yayınlanan Haydi Bizimle Ol programında dostları Aysel'i anlattı. İzleyemeyenler için program özeti ve çeşitli videolar burada.

Öykücü, soben aklımda, düşünmekteyim. Sevgili Abi, çok teşekkür ederim, sen de iyi ki oradasın.

16 Şubat 2008 Cumartesi

Karda İstanbul evimin penceresinden


Gene ne yazacağımı bilmeden ama bir ihtiyaç içinde oturdum bilgisayarın başına. Bu ilk cümle öylesine geliverdi ve gidiyor işte kelimeler, bakalım nereye. Uzun bir aradan sonra İstanbul bugün karla kaplandı. Bütün gün hiç durmadan ince ince yağdı kar, sonunda hava karardıktan sonra sokaklar tutmaya başladı. Apartmanın bahçesi çok güzel oldu, silecekleri havada arabalar kapandı, ağaçlar çalılar dantel gibi bezendi. Bugün akşama kadar camın önünde berjer koltuğumda oturup karı seyrettim. Bu keyfi yaşamak için salonun şeklini değiştirdim, keyfim tam olsun diye kaçıncı kez seyrettiğim Büyük Lebowski oynarken birden aklıma geldi. Halıyı katladım, büyük kanepeyi kışın pek az kullandığım balkonu kapısının önüne çektim, berjerlerimi ortalarındaki fiskos masasıyla kaloriferin, dolayısıyla camın önüne taşıdım, açtım güllü perdelerimi, aldım bir kadeh içkimi, güpegündüz, oturdum karı seyrettim.

Birazdan salona gidip gene camın önüne oturacağım, eğer bu gece de durmadan yağarsa iyice tutacak kar diye düşüneceğim. Tanju Duru’nun Duru Zamanlar albümünü dinliyorum nicedir, çok hoşuma gidiyor. Belki açmam televizyonu, güzel bir müzik koyarım camdan bakarım, güzel şeyler düşünürüm, onu düşünürüm. Belki şiir okurum, evet evet, tam şiir okuma zamanı. Ataol Behramoğlu mesela, bakın ne diyor: Beyaz, ipek gibi yağdı kar.
Beyaz, ipek gibi yağdı kar
Bir kız kardan hafif adımlarıyla yürüyüp geçti hayal içinde
Arkadaşlarımı düşündüm, sevgili şeyleri
Sanki her şey bizimle var ve bizimle olacak
Şarkılar çaldı odalarda
Bütün insanları sevmek gerektiğini düşündüm
Düşmanlarımız dışında
Düşmanlarımız çünkü sevgiyi yok ettikleri için düşmanımız oldular.
Beyaz ipek gibi yağdı kar
Bir kız kardan hafif yüreğiyle geçip gitti güvercinleri anımsatarak.
Uzaktaki şehir uykuya dalmıştır şimdi.
Düşündüm bir bir kardeşlerimin ne yaptıklarını
Nihat Uyumuyor olmalı.
-Nefis bir şarkı söylüyor yandaki odadaki kız
Bir Rus Halk şarkısı. Ve şimdi koroyla Başladılar-
Nihat düşünüyordur karanlıkta.
-Sanırım bir saatten sonra hapishanede dışardan söndürüyorlar ışıkları-
Beyaz ipek gibi yağdı kar
Bir kız kelebek adımlarıyla geçip gitti karın üzerinden.
İnsanlar kendi şarkılarını kendi hayallerini taşıyorlar.
Çağdaş şarkılar gerekli onlara
Hem hayatlarının derinliklerinden söz eden
Gerçekleştirilmiş gerçekleştirilmemiş duygularından,
Hem Kavgayı ateşleyen somut anlaşılır akıllı şarkılar.
Beyaz, ipek gibi yağdı kar
Acılarla dolu bu dünyaya.
İnsafsızlık vahşet hala güçlü ve hala iktidarda.
İnsanlar ölüyorlar.
Gepgenç sımsıcak ölüyorlar sanki ölmüyorlarmış gibi.
Bir yandan sürüp gidiyor hayat; bir yanda tel örgüler parmaklıklar.
Beyaz, ipek gibi yağdı kar
Yağdı kirpiklerine bir kızın
Yağdı mavi bir nehre
Saçlarıma yağdı otobüslere ağaçlara evlere.
İçimden okşadım onu.
Kelebek adımlarını yanımdan geçen kızın.
Herhangi bir kız
Hayalleri olan.
İstedim ki daha güzel olsun şu dünya.
İstedim ki
Beyaz İpek gibi yağan karın altında
Bitsin artık bu sürüp giden alçaklıklar.
Bir bebek ölüm tehdidi altında yaşamasın beşiğinde.
Ve paramparça olmasın sımsıcak capcanlı yaşayıp giderken insanlar.
Bırakın, beyaz İpek gibi yağan karın altında
Hayallerimiz olsun.
Yaşayalım özgür güzel düşünceli.
Anlatalım düşündüklerimizi birbirimize.
Sevinç egemen olsun her yerde
İnsanca bir kaygı.
Beyaz, ipek gibi yağdı kar.
Yağsın.
Dünya daha güzel olacak
İnanıyorum buna.
Bir insan kalbinin güzelliğine
Çocukluğuna sonsuz cesaretine, olanaklılığına
İnandığım kadar.

15 Şubat 2008 Cuma

Ayşe hanım vapurda




Ayşe hanım kızıl saçlarını uçuştura uçuştura işten çıkıyor dün akşam. Bir telaş Beşiktaş dolmuşlarına yürüyor, Harbiye’nin köşesinde. Hazır bekleyen bir tanesine biniyor ve ortadaki koltuğun kenarına oturuyor, cam kenarında kapişonlu genç bir çocuk oturduğu ve o da en arkaya geçmek istemediği için, mecburen. Oturuyor oraya ama “şimdi gene arkadakilerin paralarını uzatma kuryesi olacağım” diye hoşnutsuzca düşünüyor içinden. Halbuki cam kenarında oturunca, başını camdan yana çevirdin mi kimse sana dokunmaz. Dolmuş hemen doluyor ve hareket ediyorlar. Tahmin ettiği gibi, arkadakilerin hepsi tek tek paralarını uzattıyorlar. Hepsini birden şöföre vereyim diye beklerken, dördüncünün elinde parası olduğu halde, cep telefonuyla konuşup gülüştüğünü farkedince geriye dönüp “siz de verin paranızı” diyor adama, adam konuşmasına ara vermeden uzatıyor parasını Ayşe hanıma, “işte bu işin en gıcık tarafı da bu, sanki görevinmiş gibi muavinlik, başkalarının parasının şövalyesi oluveriyorsun” diye aklından geçiyor Ayşe hanımın. Neyse, para uzatma faslı bitiyor, bu sefer cep telefonundan şöförü bir banka arıyor, zorla kredi satmaya çalışıyorlar. Şöför hem daracık sokaklarda cambaz bir şekilde minibüsü kullanıyor, hem telefonda sorular soruyor. Ineceği yere yaklaştığında şöför ikna olmuş olacak ki, kimlik bilgilerini vermeye başlıyor telefonda konuştuğuna. Doğum tarihini söylerken 1977 doğumlu olduğu kulağına çalınıyor Ayşe hanım’ın, inerken bir daha bakıyor, yok yok kesin daha yaşlı gösteriyor adam. İndiğinde koşsa da bir önceki vapuru yakalayamayacğını anladığından yavaş yavaş yürüyüp etrafa bakınıyor. Iskeleye varınca hemen içeriye girmeyip, bere ve atkı satan adamın tezgahının yanında ayakta bir sigara içip geleni geçeni seyrediyor. Az önde duran simitçinin yanında günün anlam ve önemine uygun bir şekilde, ama bu saatte ve soğukta sepetin içinde iyice pelteye dönmüş kırmızı güller satan bir genç var. Sonra ortalık kalabalıklaşmaya başlayınca iskelenin içine giriyor, önlere doğru ilerliyor. Tam önünde iki tane travesti gibi tip var, biri aslında kadın gibi de, öteki yeni yeni kendini dönüştürüyor gibi. Ufak tefekler, boyları ondan kısa. Kelimeleri uzata uzata konuşuyorlar, arada etrafa kaçamak bakışlar atıyorlar filan. Ayşe hanımınsa tam önünde durdukları için, onlara bakmasa bile duymama şansı yok. Dereden tepeden, Sercan isimli birinden bahsediyorlar. Aslında kadın gibi olan ötekinin saçını düzeltiyor, kesimini beğendiğini söylüyor, öteki göğsüne 50 YTL’ye ağda yaptırdığını söylüyor, sonra da “Sercan diyor ki” diyor, “dünyanın en güzel gacısı olsan da bir kadının yerini tutamazsın”. Öbürü cevap veriyor “amaaan amma moral veriyor yaneee” diye. Ayşe hanım camlı kapıdan dışarıya bakıyor, bir-iki adım yana yürüyünce onlardan uzaklaşıyor, içi acıyor çünkü, nedense. İskeleye bağlı boş bir vapur var, içinde lacivet tulumlu bir işçi çalışkan karıncalar gibi, hızlı hareketlerle vapuru süpürüyor, vapur dalgalarla kalkıp kalkıp iniyor, Ayşe hanım Sunay Akın’ın bir şiirini anımsıyor boş vapura baktıkça, nasıldı, hah şöyle bir şey: Bütün yolcularını / Boğaz köprüsünün çaldıgı / Araba vapurunun / boş seferleri / gibi yalnızca rüzgâr / gezinir sensiz / yüreğimde. Duruma tam uymuyor ama şiir anımsamak güzel birşey. Tam bunu düşünürken Ayşe hanım, önündeki vapurun çözüyorlar palamarlarını, vapur sessizce uzaklaşıyor Boğazda. Derken karşıdan gelen başka bir vapur görünüyor, ışıklar içinde, beklenen seferi yenisinin yapacağı anlaşılıyor. Vapur yanaşırken Ayşe hanım İstanbul vapurlarının güzelliğini yeniden farkediyor şaşkınlıkla, “hani şu Nazım’ın usulcacık okşayıverip de ellerinin yandığı vapurlar” diye geçiriyor içinden. Yanaşıyor yeni vapur, Prof. Dr. Aykut Barka vapuru, en yeni vapuru İDO’nun, gelenler bir telaşla inip yürüyorlar önce, sonra kapılar açılıyor, vapura biniyorlar. Ayşe hanım yaz-kış yaptığı gibi direkt üst kat arka açık kısma geçip oturuyor, çantasından çıkarıyor defterini kalemini, yolcular gelip yavaş yavaş yerlerine otururken o yazmaya başlıyor. Gelenler arasında tam karşısına elinde bir çiçek aranjmanıyla biri oturuyor, belli çiçekçide çalışıyor, “bu saatte kim kime yolluyor acaba bu çiçeği” diye düşünüyor, ne hikaye çıkar bundan, boşveriyor sonra. Böyle soğuk bir kış akşamı için gene de kalabalık arka kısım. Vapur hafif sarsılarak hareket ediyor, İstanbul şehri ışıklarını giyinmiş usulca yanlarından geçip gitmeye başlıyor. Ayşe hanım başını kaldırıp şehre bakıyor yeniden, köprü rengarenk, “nasıl sevmezsin bu şehri?” diye geçiyor aklından, “sen bırakıp gitsen, bu şehir seni bırakır mı? Arkandan gelmez mi her gittiğin yere? Gelir, gelir vallahi”. Derken Sarayburnu’ndan geçiyorlar, saray apaydınlık, sırları ile pırıl pırıl duruyor yerinde. Ahırkapı Feneri göz kırpıyor Ayşe hanıma, Ayşe hanım da ona göz kırpıyor “ hey fener” diyor, “mutluyum bugün, sevgilimle buluşmaya gidiyorum”.

14 Şubat 2008 Perşembe

piyale madra'dan aşk


çocuklardan aşk tanımları


En büyüğü 10 yaşında olan bir grup akıllı bıdığa "Sence aşk nedir?" diye sormuşlar. Alınan cevaplar, internette hızla dolaşıyor. Cevaplara bakınca anlıyoruz ki, gerçekten çağ atlıyoruz. Çocukluğumuzda bize "Aşk nedir?" diye sorsalar ne cevap verirdik? Aramızdan cevap verebilen çıkar mıydı? Evet, belki kendi aramızda "Aşk bir sudur iç iç kudur" türünden bir tekerleme yuvarlayıp işin içinden çıkardık ama aşağıdaki türden yargılara ulaşacak verimiz olmadığı gibi, dile getirmeye de utanırdık galiba! İşte cevaplar:

- Aşk, sevgilimizle aramızda bi sürü kötü şey meydana gelmeden önce hissettiğimiz şeydir.

- Benim anneannem sırtından hasta olmuştu ve eğilemediği için ayak tırnaklarına oje süremiyordu, dedemin de parmakları hasta olmasına rağmen anneannemin ayak tırnaklarına hep oje sürüyordu. Bence aşk budur.

- Sizin adınız size aşık olan birinin ağzından daha değişik çıkar, o size adınızı söylediği zaman "benim ne güzel adım var" diye düşünürsünüz...

- Aşk birlikte yemeğe gittiğimiz zaman sevgilimizin kendi kızarmış patateslerini bizim tabağımıza koyması ve bizim tabağımızdan hiçbir şey almamasıdır.

- Aşk, biri sizi ne kadar kırmış olsa da sırf o üzülür diye ona kötü bişey söylememektir.

- Aşk çok yorgun olduğumuzda bizi gülümseten bişeydir.

- Aşk, annemiz babamıza kahve yaptığı zaman ona götürüp vermeden önce kendisinin bir yudum içmesi ve tadının çok güzel olduğunu kontrol etmesidir.

- Aşk, sevgilimiz bişey söylüyorsa yılbaşı hediyelerini açmayı bile bırakıp onu dinlemektir.

- 'Senden nefret ediyorum' dediğimiz birine ilerde aşık oluruz.

- Aşk sevgilimizin her şeyini bildikten sonra bile onunla çok iyi arkadaş olabilmektir.

- Aşk kocamız çok terliyken ve kötü kokuyorken bile ona "Sen Bruce Willis'ten daha yakışıklısın" demektir.

- Birine aşıksanız, kirpikleriniz hareket ettikçe gözlerinizin içinden yıldızlar çıkar.

- Eğer aşık değilseniz "seni seviyorum"demeyin, ama gerçekten aşıksanız hep "seni seviyorum" deyin, hem aşıksanız hem de "seni seviyorum" demiyorsanız çok ayıp.

Herhalde mesaj alınmıştır :)) sevgililer gününüz kutlu olsun, herkese sevgiler.

13 Şubat 2008 Çarşamba

lenslerim ve ben


iki gün aradan sonra gene Retro'dayım. sulu kar atıyor dışarıda, hava çok soğuk. karşı masamda iki yeni yetme sonradan sarışın genç kız, birinin gözünden akan yaşlara ve arada attığı küçük çığlıklara rağmen bir cerrah titizliğiyle ona lens takmaya çalışıyorlar. aklıma kendi lens maceralarım geliyor tabii. ilk lensim: sene 1989, işe yeni başlamışım, yoğun bir eğitim için 3 ay Ankara'dayım. otelde birlikte kaldığım arkadaşım Liz, lens konusunda uzman olduğu kadar, İzmirli olması sebebiyle de kokoşluğun da kitabını yazmış biri. bense lise ve üniversiteden erkek çocuğu kıvamında çıkmış, iş hayatında ise hanımlığa nasıl geçeceğini düşünen bir garip Havvakızı. Liz beni yavaş yavaş yeniden yaratıyor, aklınıza "My Fair Lady" gelmesin hemen, o kadar değil, ama yeni giyim alışverişlerimizi yaparken ben eteklere ve "hafif" de olsa topuklu ayakkabılara zuzaylı gibi bakarken, o beni ikna ediyor filan. herhalde ilk aşamaları başarıyla geçmiş olacağım ki, 2. ay sıra lense geliyor. o zaman fazla lens çeşidi yok; ya sert, ya da yeni çıkmış gaz geçirgen yarı sert lensler var. kızılay'da tabelasından bulup gittiğimiz doktor bana yarı-sert lensleri öneriyor, bu yola baş koyduk, alıyorum. aman Yarabbi, ne zor şey onları takmak! orta2'den beri ayrılmaz bir parçam olan gözlüklerimi çıkarınca kendimi çıplak hissediyorum. üstelik aynada gördüğüm ben'i de bana benzetemiyorum, pek garip geliyorum gözüme. bunlar yetmezmiş gibi, bir de gözlerim sulanıp durmaz mı, derken gözbebeklerimin etrafında kırmızılıklar beliriyor. gene gidiyoruz doktora -inada bakar mısınız, sebatkar boğa burcu-, doktor bana bakıp "hmmm sizde 3-9 sendromu var, gözyaşınız yetersiz" deyip ithal gözyaşı damlası veriyor bana. ağırıma gidiyor, minicik bir plastik şişede ithal gözyaşını alıp da halis muhlis Türk gözlerime dökmek fikrine alışamıyorum. zaten dikkatsiz bir şekilde gözümü kırparsam lens de tık diye düşüveriyor. bu lensler ömrümün en salak ne ilk ne de son alışverişi, ama kesin Top 10 en salak alışveriş listemdeler. büyük bir zevkle onları bırakıp gözlüklerime geri döndüm. ama akıllandım mı? hahay, hayır. lens teknolojileri gelişti de gelişti arkadaşlar. yumuşağı, haftalığı, aylığı, renklisi, renkli yumuşakları, bir alana bir bedavaları ile sektör coştu. yumuşaklarından kullandım bir süre, onlardan memnundum, bazen katlanarak gözümün içinde kaybolmalarına rağmen. ama gözlüklerimi hiçbir lense değişmem. bu arada kızlar başardılar, pek mutlu oldular, kikir kikir gülüşmeye başladılar bile, kız hem yaşlarını siliyor hem aynaya bakıp gülüyor. sanırım renkli lens taktılar. umarım menekşe rengi değildir.
bu arada aklıma geldi; Sem, Vladimir, Gulteinen Enkelini, Öykücü sizin kişisel tarihinizin en salak alışverişi neydi? aaaaaaaa, mim yarattım :)

12 Şubat 2008 Salı

kısa kısa..

-haftasonları kursum bittiğinden beri, hava da soğukken, evde kanapenin şeklini aldığım bir gün yaşamadım. etrafta koşacak, yetişecek çok şey var, şükürler olsun. birikiyor yaşananlar, üzerinden vakit geçince de paylaşmak bazen zorlaşıyor, toparlayamıyor insan. durun bakayım, şöyle kısa kısa bir geçeyim hele.

-bir kere bu ayın ilk haftasonunda, lisedeki tiyatro ekibimizden bir arkadaşımızı gene o malum site yardımıyla bulduk ve onun Kadıköy yakasında bir oyuncak ve maket mağazası olduğunu öğrendik. önceki cumartesi kalkıp ona gittik. çok keyifli, küçücük bir dükkanı var; arkasında da küçük bir odası, maket meraklılarının isterlerse gelip birlikte çalışabilecekleri atölye gibi. birbirimizi görmediğimiz sene sayısı 25 (yazı ile yirmibeş), çantamdaki eski fotografları çıkardığımdaki yüzünün ifadesini görmeliydiniz. unuttuğumuzu sandığımız ya da hatırlamadığımız bir sürü şeyi yavaş yavaş hatırlayıp yaptıklarımıza bol bol gülerek, birbirimizin yine de yanyana olmasının tadını çıkardık. sanırım insanın en temiz arkadaşlıkları yaşadığı günlerini ona yeniden armağan etmek acayip birşey. bu haftasonu gene gittik, bu sefer kadromuz biraz daha genişledi. bu haftasonu gelen arkadaşlarımızdan biri de Kocaeli'de yaşıyormuş ve sınıf öğretmenliği yapıyormuş. halkayı her hafta büyütüp bir daha dağıtmamayı konuştuk. Tamam, aradan bizi biz yapan bir dolu şeyi yaşadığımız koskoca yıllar (ay 25 demeyeceğim, kendimi tuhaf hissediyorum) geçmiş; ama şimdi görüştüğümüzde tuhaf bir güvenle, ne zamandır yaşamadığımız bir rahatlıkla başımızdan geçenleri aslında nasıl görüyorsak, karşımızdakinin yargılamasından korkmadan anlatabiliyoruz. biliyoruz çünkü, o yargılamaz, neden yargılasın, birbirimizden ne çıkarımız var ki? arkadaş olduğumuz zamanlarda da aramıza herhangi bir çıkar ilişkisi olmamış ki. şair demiş ya, çıkamaz çocukluğundan kimse diye, sanırım öyle. o bahçe hele hala güzelse, arada gidip tazelenmek çok güzel bir duygu.

- geçen perşembe akşamı Süreyya Operası'nda Yunus Emre Oratoryosu'nu izledim. hızlı hızlı yürürken Kadıköy'de, baktım karşıdan hoş bir hanım geliyor. allah allah ben bu hanımı tanıyorum, kimdi kimdi derken "artemis" diye seslenivermişim. yazılarını, videolarını merakla izlediğim sevgili Goddess Artemis'i kanlı canlı görmek çok hoştu. "İyi de siz kimsiniz" dedi doğal olarak, "ben Gaybubet" dedim, gülmeye başladık. maalesef vaktim yoktu, biraz oturup laflamayı ben de çok isterdim ama artık başka sefere. Yunus Emre Oratoryosu'na gelince, Adnan Saygun'un en çok seslendirilen eseri olma özelliğine sahip olan bu oratoryo ilk kez 1946 yılında seslendirilmiş. Sahnede perde açıldıktan sonra 70 kişilik koroyu, yaklaşık 50 kişilik orkestrayı ve 2 kadın-2 erkek solisti görmek çok ihtişamlıydı. arasız olarak yaklaşık birbuçuk saat süren konserde, Yunus Emre'nin şiirleri çok sesli olarak canlandırıldı. en çok bilinenlerden "aşkın aldı benden beni, bana seni gerek seni" ve "gel gör beni aşk neyledi" yi bu şekilde dinlemek etkileyiciydi. ancak oratoryo (solo sesler, koro ve orkestra için yazılmış, oyun ögesi bulunmayan, kutsal nitelikteki müzik eserleri) olduğundan, genel tempo oldukça ağırdı. Süreyya Opera'sını her gittiğimde tıka basa dolu görmek içimi sevinçle, umutla dolduruyor.

-bu pazar günü de Kenterler Tiyatrosu'ndaydık. bu yıl yeni uygulamalar yapmışlar tiyatrolarını yaşatmak için. dilerseniz tek bilet parasıyla üç oyun izleyebiliyorsunuz, dilerseniz de haftada bir gün istediğiniz ücreti ödeyerek izleyebiliyorsunuz. bizim tercihimiz tek biletle üç kuş, pardon üç oyun izlemekti. bu üç oyunun ikisi aynı gün sahneleniyor, "Kuyruk" ve "Açık Denizde" isimli iki kısa oyunu peşpeşe oynuyorlar. üçüncü olarak izleyeceğimiz oyun ise bir gerilim oyunu, Hitchcock'un filmini de yaptığı "39 Basamak". gelecek hafta da onu izleyeceğiz bakalım. Kuyruk, başı-sonu birbiriyle hiç alakası olmayan, sürprizli bir komediydi. Açık Denizde, ondan süre olarak daha kısa süren, ama gene onun kadar sürprizli ve eğlenceli bir metindi. Dileyen, 39 Basamak oyununu tek başına da izleyebilir. Kenterler'in sitesi işte burada, oyunlarla ilgili bilgileri ve tarihlerini buradan öğrenebilirsiniz.

- dün, ne zamandır hastalığının arttığını haber aldığımız yengemi (amcamın eşi) kaybettik. bugün cenazesi vardı. yaklaşık 12 yıldır mücadele ettiği gögüs kanserine yenildi. onu hep dimdik hatırlayacağım, allah rahmet eylesin.

-yengemin ölümü üzerine kuzenimi aradım, başsağlığı dilemek için. telefonda bunları yapmak da insana çok zor geliyor, çünkü ister istemez telefonun verdiği bir yapaylık, bir zorlamalık var sanki. hele söylenecek söz "başımız sağolsun" olunca, karşı tarafın söyleyebileceği tek şey "teşekkür ederim" den öteye gidemiyor maalesef. halbuki karşı karşıya olsan, bir sarılsan söze bile çok gerek yokmuş gibi. geçen hafta okuduğum bir yazıyı anımsadım sonra, sevgili Melih'in de hocası olduğunu bildiğim, bireysel gelişim konusunda ülkemizin önemli isimlerinden Nil Gün'ün Ocak ayında kaybettiği babası için yazdığı açık mektubu hatırladım. açıp yeniden okudum az önce, şu bölümü sizinle paylaşmak istiyorum:

".... Çoğu insan telefonda ne söyleyeceğini bilemiyordu. Zordur başsağlığı telefonu etmek. Ne söyleyeceğimizi bilemeyiz. Söylenmeyecek tek kelime “Üzülme” dir. Üzüleceğiz tabii, yasımızı tutacağız tabii… Ama en güzeli “Babanla ilgili güzel bir anını, komik bir anını paylaş,” diyenler oldu. İşte bu harikaydı. Gülerek paylaştım. Ağlamak da gülmek de iyileştiricidir. İkisi de olmalı yas sürecinde. "

kendi yaşadığım ölüm acılarını düşündüm sonra. yas sürecimizin nasıl ağdalı, nasıl zor geçtiğini. ilk günlerdeki kalabalığın yerini yavaş yavaş yaşanan yerin ıssızlığının almasını. o gittikten sonra, hiçbir değeri kalmamış bir sürü eşyasının hala varolduğunu görüp onlara dalıp gitmeyi. babamın okuma gözlüğü yıllarca hep yerinde durmuştu mesela. bir de şunu anımsarım her yakın ölümde, bir sevdiğini kaybedince insan, yüreğinde 40 tane mum yanarmış, öyle bir acı, sonra her geçen gün onlardan biri sönermiş tek tek. ama sonuncusu hiç sönmezmiş, sonuncu mum sizinle hayatınız boyu birlikte kalırmış.

Nil Gün'ün birbirinden güzel yazıları burada, arada açıp okuyun, iyi geliyor.

11 Şubat 2008 Pazartesi

Fleet Sokağının Şeytan Berberi Sweeney

Haftasonu gene rüzgar gibi geçti. Soğuk havaya, Pazar günü yağmurun dinmeyecekmiş gibi yağmasına rağmen çok tatlı bir haftasonu geçirdim. Ben var ya, Cumartesi akşamı Sweeney Todd’u seyrettim. Sweeney Todd, yönetmenliğini Tim Burton’un yaptığı, başrollerinde Johhny Deep, Helena Bonham Carter ve Alan Rickman’in oynadığı, bir korku müzikali, hem korku-kan-revan-cinayet hem şarkı.

Christopher Bond’un oyununa dayanan orijinal Sweeney Todd, 1979 yılında Broadway’de gösterime girmiş ve aralarında En İyi Müzik dalının da olduğu 8 dalda Tony Ödülü kazanmış. Dünyada yüzlerce kez sahnelenen müzikal son olarak New York tiyatro izleyicisiyle buluşmuş, şimdi de beyazperdede. 15 yıl önce, güzel eşi ve minik kızı ile mutlu mutlu yaşayan berber Benjamin Parker’in hayatı, şehrin nüfuzlu ve kötü kalpli yargıcı Turpin’in eşine göz koymasıyla değişiyor. Zavallı berberi haksız yere hapse atıyorlar ve film berberin 15 yıl hapisten çıkıp 19. yüzyılın karanlık ve puslu Londra’sına intikam için dönmesiyle başlıyor.
Tim Burton, kabussu atmosferler yaratmakta gerçekten başarılı, filmde kullanılan siyah ve gri ağırlıklı fonlar akan kanların parlak kırmızısı ile çok etkileyici bir karşıtlık yaratmış. Gotik makyajı ve birden şarkı söylemeye başlamasıyla Johhny Depp oldukça şaşırtıcı, üstelik başarılı da. Helena Bonham Carter, bu tarz filmlerin kadını, ancak müzikal anlamda biraz zayıf kalmış gibi geldi bana. Her filminde çok etkileyici karakterler yaratan Alan Rickman yine mağrur, başı dik bir kötü adam, ama gene de onu boğazından kanlar akarken görmek hoşuma gitmedi. Hay allah benim iyiliğimi versin, ipucu verdim. Neyse, zaten şimdi söyleyeceğim cümleyi duyunca zaten tahmin edeceksiniz: ne zamandır izlediğim en kanlı filmdi, ama film bitince kendimi kötü hissetmedim. Şarkı sözleri de hoşuma gitti, şu laf mesela: eğlencenin yarısı, planı planlamaktır. Ya da şu: yakın olmak ya da zeki olmak doğruya yaklaştırmaz.


Meraklısına Not: Filmle ilgili çeşitli yazıları burada, burada, burada ve filmin orjinal sitesini ise burada bulabilirsiniz. Beyazperde isimli site filmle ilgili bir sanal ve interaktif kitapçık hazırlamış, merak ediyorsanız burayı tıklayabilirsiniz. Şubat 2008 Altyazı dergisinde yayınlanan filmle ilgili ayrıntılı bir yazı da burada. Ve sonuna kadar okuyanlara şeker gibim bir hediye: burada Johhny Deep’in seslendirdiği bir şarkının klibi var.
Talisman'a Not: Taliscim, filmle ilgili senin görüşlerini merakla bekliyorum.
Ortaya Not: Yahu biri Johnny Depp yazısı yazacak mıydı, bana mı öyle geldiydi?

7 Şubat 2008 Perşembe

Ayşe Hanım Retro'da


kızıl saçlarını savura savura, Nişantaşı'ndaki işyerinden hızlı adımlarla çıktı Ayşe Hanım. her öğlen yaptığı gibi, çıkış kapısı ağzında gördüğü herkese gülümseyip afiyet olsun dedi. ikibuçuk yıldır çalışıyordu bu işyerinde, kendine göre kuralları ve gelenekleri vardı her işyeri gibi; ama eski çalıştığı kurum kültüründen o kadar farklıydı ki, önceleri yadırgamış, çok çaresiz hissetmişti kendini, "uyamayacağım galiba buraya ben" diye düşünmüştü, sonra geçen zamanın ve edindiği bir kaç arkadaşın yardımıyla alışıp gidivermişti işte. bazen eskiden olsa aşırı tepkiler göstereceği şeylere hala sinirlenmemeyi başaramıyorsa da, daha sakin bakmaya çalışıyordu. bu firmadaki, hatta bu sektördeki hiçbir işin onun hayatının işi olamayacağını anladığından beri rahatlamıştı. başkaydı onun hayalleri, onları gerçekleştireceği güne kadar burada olacaktı işte, bu kadar basit. madem öyle, zorlaştırmayacaktı işini, sakin bir su gibi, alttan köpürerek akıp gitmek ve "çalışmak iyi bir şey olsaydı üste para vermezlerdi" benzeri laflara gülmek lazımdı; enerjisini harcayacağı başka şeyler vardı. oturup düşününce kendine acımaya başlayıp negatif düşünceler sarmalında kaybolması işten bile değildi, bu yüzden o da kendine yapmaktan zevk aldığı birşey buldu ve bunu giderek daha iyi yapmaya emek vermeye başladı. eski bir şarkı sözünden devşirme bir isimle kendine bir blog açtı. hergün oraya birşeyler yazıp, paylaşmaya başladı. bu uğraş onu hem zinde tutuyor, hem de eğlendiriyordu; blog okuyucularından birkaçıyla tanıştı ve onlarla çok iyi anlaştı, aynı kafadaki insanları bulmak giderek zorlaşırken bu şehirde.


işte bu Ayşe Hanım her öğlen yemeğe yalnız çıkar, çoğu iş arkadaşı yapışık gezerken. Retro'ya gider, 21 numaralı masaya oturur, çalışanlarla selamlaşır, siparişini verir, çantasından defterini kalemini çıkarır, sigarasını yakar ve yazmaya başlar. bu sıra hiç şaşmaz. yemeği geldiğinde bile, defterini tabağın yanına çekip yazmaya devam eder. yemeği bittiğinde o söylemeden ince belli bardakta tavşan kanı çayı gelir, o da ikinci sigarasını yakar, yazmaya devam eder. bir ara yazmıyordu Ayşe Hanım, hep okuyordu, elinde kitabıyla yemeğini dalgın dalgın yerken garsonlar birbirlerine kaşgöz ediyorlardı, sonra alıştılar. derken yazmaya başladı Ayşe Hanım, bazen defterini unutmuşsa, üzerinde bir kuaförün reklamı ve "bu kuponla gelip fön çektirene bir seans solaryum bedava" kuponu olan kağıt amerikan servislerin arkasına yazar. yazmaya başladığı ilk günlerde bir de arada moralinin bozulmaya başladığını da farkederdi çalışanlar, yüzü giderek düşer ağlayacak gibi olurdu, birşey diyemezlerdi ama, kimbilir ne derdi vardı? şimdiyse artık yüzü gülüyor Ayşe Hanımın, daha bir güzelleşti sanki, yazarken kalemi neredeyse hiç kaldırmıyor. garsonlar kendi aralarında konuşmadılar ama içten içe deli oluyorlar meraktan, hergün hergün ne yazar bu kadın gülümseyerek?


Ayşe Hanım girdi Retro'dan, hoşgeldinizlediler onu, paltosunu aldılar, 21 numaralı masasına buyur ettiler, oturdu, siparişini verdi, defterini kalemini çıkardı, sigarasını yaktı, yazmaya başladı. coşku ile yazarken bir ara durdu, başını kaldırdı etrafa baktı ki genelde yapmaz bunu. Tam karşısında bir adam gördü, yalnız başına oturmuş, ekşi suratlı, sıkılmış bir hali vardı, Ayşe Hanıma sanki kınar gibi bakıyormuş gibi geldi, sinir oldu birden, "ne alaka yahu, elin adamı niye öyle baksın Ayşe, Nişantaşı'ndayız, uydurma" dedi kendine, yazısına geri döndü. bu sefer, yazarken yazarken gözucuyla adama baktığında adamın küçük bir kağıda birşeyler karaladığını gördü. "bana bir not yazmıyordur inşallah, hiç çekemem şimdi bir tatsızlık" diye geçirdi aklından, yazmaya devam etti, yazdıkça adamı unuttu, içinde güller açtı, yazdı da yazdı.


derken bir baktı ki öğle tatilinin bitmesine beş dakika kalmış, aceleyle toparlandı, adamın devam eden garip bakışlarını üzerinde hissetti ama aldırmadı. o izin vermezse kimse canını sıkamazdı nasılsa. hesabını sodexo kartıyla ödedi, vedalaştı çalışanlarla, hayırlı işler diledi ve kızıl saçlarını savura savura hızlı adımlarla çıktı Ayşe Hanım Retro'dan.

6 Şubat 2008 Çarşamba

Fare Yılı bereketli olsun


Bu gece Çinliler Fare Yılına giriyor arkadaşlar, bahar bayramı dedikleri bu yılbaşı yüzünden Bank of China bir hafta tatil :) Fare kelimesinin Çince’deki karşılığının bereket kelimesini çağrıştırmasından dolayı, Çinliler bu yılın bolluk getireceğine inanıyorlar. Umarım hepimiz için öyle olur. Fare deyince, Çinlilerin şöyle bir inanışı var: gökte bulunan ülkenin kralı yıllara isim vermek için kediden hayvanları çağırmasını istemiş. Bunu duyan fare hemen gelmiş ve kediye verilecek yıl kalmamış, bundan sonra da kedi ve fare düşman olmuş. Tom ile Jerry bu yüzden hiç anlaşamıyorlar yani anlayacağınız. Ayrıca, Çinli halk bilimcileri kedinin önce Sudan'da ortaya çıktığını, oradan Mısır'a ve diğer ülkelere gittiğini, oysa farenin hep Çin'de bulunduğunu savunuyorlarmış. Fareden sonra kralın huzuruna boğa, kaplan, tavşan, ejderha, yılan, at, koç, maymun, horoz, köpek ve domuz gelmiş. Daha sonra yıllar, bu hayvanların isimleriyle anılmış. Çin takvimine göre yeni yıl, 24 Ocak ile 19 Şubat arasında başlıyor ve bir yıl, 354 veya 355 günden oluşuyor. Çin takvimine göre yıllar şöyle kümeleniyor:

Fare yılları..... 1936 1948 1960 1972 1984 1996 2008 .
Boğa yılları..... 1937 1949 1961 1973 1985 1997 2009 .
Kaplan yılları... 1938 1950 1962 1974 1986 1998 2010 .
Tavşan yılları... 1939 1951 1963 1975 1987 1999 2011 .
Ejderha yılları.. 1940 1952 1964 1976 1988 2000 2012 .
Yılan yılları.... 1941 19 1965 1977 1989 2001 2013 .
At yılları....... 1942 1954 1966 1978 1990 2002 2014 .
Koç yılları...... 1943 1955 1967 1979 1991 2003 2015 .
Maymun yılları... 1944 1956 1968 1980 1992 2004 2016 .
Horoz yılları.... 1945 1957 1969 1981 1993 2005 2017 .
Köpek yılları.... 1946 1958 1970 1982 1994 2006 2018 .
Domuz yılları.... 1947 1959 1971 1982 1995 2007 2019

Bu bilgileri aldığım kaynağa gore, Çin’de yeni yıl kutlamaları da bölgelere gore değişiklik gösteriyormuş. Ama her yerde bütün aile bir arada akşam yemeği yer ve bir tür Çin mantısı olan ''cauzi'', en yaygın yılbaşı yemeğidir.

Çin'de yaşayan 56 milliyet ortak bayramları olan Çin yeni yılını farklı adetlerle karşılar. Esas olarak Çin'in güneyindeki Hainan eyaletinde yaşayan Li milliyeti yılbaşı gecesi ailece şarap içer ve şarkı söyler; yeni yılın birinci ve ikinci günü de avlanır.

Ülkenin güneybatısındaki Sichuan eyaletinde yaşayan Yi milliyetinin kadınları bir yılın yorgunluğunu atmak için yeni yılın ilk gününde dinlenir ve ev işlerini erkekler yapar.
Hubey ve Guicou eyaletlerinde yaşayan Miaolar yeni yılda güzel iklim ve bereketli yıl dilemek için domuz ya da koyun keserler.

Çin'in kuzeydoğusundaki Heilongjiang, Jilin ve Liaoning eyaletlerinde yaşayan Manlar yıl sonu gecesini ve yeni yılın ilk gününü ayrı ayrı kutlarlar. Bahar bayramından önce at ve deve yarışmaları da düzenlenir.
Dong milliyeti yılbaşı yemeğinde Çince'de zenginlik ile eş sesli olan balık yer. Çin'in güneybatısındaki Yunnan eyaletinde yaşayan Bailer yediden yetmişe kadar yeni yılın ilk sabahı ilk yemek olarak şekerli pirinç suyu içerler. Bu, tüm ailenin yeni yılda bal gibi tatlı hayat sürmesi dileğini simgeler.

Yılın son gecesinde hiç uyumama, Çinlilerin eski bir geleneğidir. Bu gece, eski yıl neşe içinde uğurlanır ve yeni yıl karşılanır. Çinliler, kötü ruhları korkutup kötülükleri kovmak için yeni yılı havai fişek atarak karşılar. Bunun da yeni yılda şans getireceğine inanılır.

Meraklısına not: Çin burçları ile ayrıntılı bilgiye ve burçların özelliklerini merak ediyorsanız buraya ve Çin’le ilgili başka bilgilere de ulaşabildiğiniz buraya tıklayabilirsiniz. Yukarıdaki fotograf sanatçısının değişik çalışmalarına bakarken hayran kaldım, dileyen buraya da bakabilir.

5 Şubat 2008 Salı

yüzyirmibeş

küt diye kafama düştü. ne oluyoruz derken bir baktım kalbim pırpır. dur yahu derken gözlerimden ışıklar çıkmaya başlamaz mı? havai fişek mi patladı kuyruklu yıldıza mı tosladım ne oldu anlamadım. o sırada aklım da izin dilekçesini dayadı burnuma, neymiş yıllardır izin yapmamışmış da, yaz geçmiş kış geçmiş, anası ağlamışmış, aman iyi, git dedim savdım. onu savmanın rahatlığı içindeyken kalbim bir daha hop etti, deli mi ne, çıkıp ağzımdan nereye gidecekse. başımı çevirdim, onu gördüm, gülerek bana bakıyordu, gözleri ışıl ışıldı, öyle güzeldi ki, içim ısındı, güldüm ben de, "iyi ki varsın" dedim ona. unutmuşum böyle gülmeyi ne zamandır. şaştım ben de, içime kurulmuş bu bayram yerinde, kaygısız zıplayarak dolaşıp tüm oyuncaklara binmek istiyorum, seninle. seni dürtüp beni şaşırtan herşeyi sana göstermek, sana bakmak, seninle gülmek istiyorum. sonra içip ağlayabiliriz de, sonra. şimdi başımın içindeki şu (b)hoşluğun tadına varayım hele.

1 Şubat 2008 Cuma

not defterimden

-Dün öğlen Nişantaşı Sembol Cafe’de şinitzel yedim. Önceden rezervasyon yaptırırsanız, yemeğinizden sonra burada tarot ya da kahve falı baktırabiliyorsunuz; bu yüzden hanım nüfüs kalabalık. Neyse, şinitzelim, yanında salata ve patates kızartması, üzerinde bir dilim limon, onun da üzerinde bir parça otlu tereyağı ile geldi. Ne iyi fikir. Çatalın ucuyla aldım tereyağını, yavaşça şinitzelin üstünde gezdirdim, önce hafif hafif beyazlıklar oluştu şinitzelde, sonra kayboldular. Tereyağının sıcak birşeyin üzerinde erimesinin mutlulukla bir ilgisi olmalı, mesela kızarmış ekmeğin ya da Karadeniz pidesinin üzerinde erimesi ne güzel manzaradır. Otlu tereyağı da hem sunum hem tad açısından hoş birşey. Oda sıcaklığındaki tuzsuz tereyağını kırmızı biber, doğranmış maydanoz ve sarımsak ile azıcık tuzla karıştırıyorsunuz, buzdolabına kaldırıyorsunuz, o kadar. İyi icatlar bunlar.

-6 Şubat Çarşamba akşamı, yani bu Çarşamba, CNBC-E’de saat 22.00’de SMOKE filmi oynayacak arkadaşlar. Artık takviminize mi yazarsınız, cep telefonunuza alarm mı girersiniz, kocaman bir kağıda yazıp buzdolabının üzerine mi yapıştırırsnız, ben bilmem. Ben söyledim, benden günah gitti.

-Ne güzel şarkıdır şu: Ah bu ben kendimi nerelere koşsam / Saklansam bir yerlerde gizlice ağlasam / Ah bu ben kendimi nerelerde bulsam/ Çekilsem sahillere hayaller mi kursam..

-“Ne kadar çabalasam da, benim güneşim kaf dağının ardında, doğması çok zaman alacak” diyor bana. Ben de ona “yoktur sonsuz gece. Ne kadar belalı, ne kadar katranlı, ne kadar karanlık olsa da; ne kadar yıldızları göremesen de ve içinin kederinden onu siyah bir kadifeye benzetemesen de; her gece, eninde sonunda güne teslim olur.” diyorum. Hayat hiçbir zaman herşeyi tam vermiyor herhalde, çünkü hayat bir sınav belki; yetinmeyi, değer bilmeyi ve koşulsuz sevmeyi öğrenmemiz, başarmamız gerekiyor. Tüm eksikliğimiz aslında maddesel şeylerden değil, tamamen kendimizle ilgili şeyler, maddelere sadece bizim duygu dünyamızdaki karşılıklarına ihtiyacımız olduğu için ihtiyacımız var sanıyoruz, güvenlik gibi, rahat gibi, huzur gibi. Ama en iyi yastık uykuyu vermiyor bize, en güzel kıyafetin içinde çirkin görünüyoruz gözümüze ya da en hızlı giden arabanın içinde kenara çekip ağlamak istiyoruz gene de. Tüm soruların cevabı kendi bahçemizde. Once pencerelerini kendine aç, sonra dünyaya, aç ki içeri güneş girsin, ışık girsin, umut girsin. Kaf dağı dediğin neresi ki, şurası işte, bak sol göğsünün üstünde atıp duruyor, dokunsana.

salıncak

fotograf: hatice metin

Herkes birden koyverince kahkahaları, alt dudağı aşağıya doğru kıvrıldı istemeden, iyice ağlamaklı oldu. Canının acısını unuttu bir an, belki de heyecandan doğru anlatamamışımdır diye düşündü. Nasıl başlamıştı lafa, dur bakayım, evet o salıncaklardaydı, ablası ile arkadaşları da parkın alçak duvarı üzerine oturmuş konuşuyorlardı, düz düz sallanmaktan sıkılmıştı, koca kızdı artık, hem ne ablası ne de arkadaşları da onunla ilgilenmiyorlardı, akrobatik bişeyler denemeye kalkmasıyla düşüvermişti yere. O acıyla gençlerin yanına koşmuştu işte, anlatmaya. Nefes nefeseydi, onlar hala konuşup gülüşürken, saçları bacakları toz toprağa bulanmış bir halde, dikilivermiş karşılarına “düştim, kafami vurdim, bacaklarim tikildi havaya, bir de salincak vurdi” demişti bir çırpıda, içini çeke çeke. Sonunda gençlerin ilgisini çekmeyi başarmıştı, susmuş ona bakıyorlardı, lafını bitirince bir sessizlik oldu sonra hepsi birden makaraları koyverdiler. Kafası karıştı, istemeden alt dudağı aşağıya kıvrıldı, iyice ağlamaklı oldu. Sağ bacağını vurdu yere “ne gülüysiniz, ne kadar acidi” diyerek. İşte bunun üzerine gençler sustu, ablası koştu boynuna sarıldı, “kuzum” dedi, “canın yanıyor mu, iyi misin?” diye sordu, o da hala alt dudağı kıvrık “cık” dedi, anlattığı komikti hakikaten, ablası ayrılıp onun yüzüne baktı, “iyisin değil mi” deyince o da bastı kahkahayı, kafasını kaşıdı.