.

.

29 Ağustos 2008 Cuma

yaz sonu için eğlenceli kitap önerileri

Bu hafta 3 tane şeker gibi kitap okudum, tadları damağımda kaldı vallahi. yazın bu son günlerinde aşağıdaki üçlüyü alın okuyun, eğlencesi garanti.

Biri Sel Yayıncılıktan çıkan, ünlü İngiliz oyun yazarı Alan Bennett’in Kraliçe Kitap Okursa adlı kısa romanı. Kitabın arkasındaki tanıtım yazısı şöyle:


Sarayın köpekleri bahçeye park etmiş tuhaf kamyonete havlamasaydı, Kraliçe belki de Westminster gezici kütüphanesinin saraya her hafta geldiğini hiçbir zaman öğrenemeyecekti. Gürültü için özür dilemek üzere gezici kütüphanenin basamaklarını çıkan Kraliçe, konumu gereği kendini bir kitap almak zorunda hisseder. Kitap kötü çıkar, ama Majesteleri'nin aldığı eğitim onu bitirmesini gerektirmektedir ve kitabı geri götürdüğünde kabalık olmasın diye başka bir kitap daha alır. Daha isabetli bir seçim olan bu ikinci kitap Majesteleri'nde öyle büyük bir kitap okuma tutkusu uyandırır ki resmi görevlerini aksatmaya başlar. Böylece, kadıncağız Hardy'den Brookner'e, Proust'tan Beckett'e, her önüne gelen kitabı yutarak okurken maiyet subayları da Kraliçe'nin bu kitap serüvenine bir son vermek için gizli tertiplere girişir. Kraliçe Kitap Okursa edebiyatın, en sıradışı okurun bile yaşamını değiştirenbüyük gücünü gözler önüne seren, sarsıcı ve eğlendirici bir kitap...

Gerçekten başlayınca elinizden bırakamayacağınız ve hemencecik bitiveren bir kitap. Bu kitapla ilgili Radikal Kitap’ta çıkan bir yazıya buradan, Akşam gazetesinde Gülenay Börekçi’nin yazdığı yazı için de buraya bakabilirsiniz.




ikinci kitap Agatha Christie severlere. Daha önce dilimize çevrilmemiş yeni bir Miss Marple kitabı yayınlandı: Miss Marple’ın Son Maceraları. 10-15 sayfa süren küçük hikayecikler bunlar. Ama bizim yaşlı, sevimli kızkurusu Miss Marple gene aynı cinlikle bütün hikayeleri tatlıya bağlamayı biliyor. Christie severler ve zeki öykücükler okumayı sevenler kaçırmasınlar.



ve sonuncusu sevgili Ece Arar’ın son kitabı, “çocuk sahibi olmak için 40 bahane”. Bu ne kadar eğlenceli ve coşkulu bir kitaptır yahu, aynı gün bitirivermişim! Çocuk sahibi olmaya niyetim yoktu ama Ece yazdığı için okuyayım demiştim, aman Allah! Sadece çocuk sahibi olmayı düşünenlere/olanlara değil, insana insan olmayı hatırlatan, enerji ve sevgi dolu bir kitap olmuş. Buradan hem Ece’ye hem ona bu kitabı yazdıran kızı Elvin’e kocaman öpücükler, iyi ki varsınız.
Kitapla ilgili Ece’nin yazısına buradan ulaşabilirsiniz.

27 Ağustos 2008 Çarşamba

şurdan burdan-5


geçen zamanda gördüklerimi anlatmaktan güne dair şeyleri paylaşamaz oldum yahu. bu kadar ara verirsen öyle olur işte, şaşırırsın nereden başlayacağını, hangi ucundan tutacağını. neyse, gene günü yakaladık sayılır. bakalım neler var öncekiler dışında kayda değer:


-orhan pamuk'un yeni kitabı Masumiyet Müzesi cuma günü dağıtıma çıkıyor. bir aşk hikayesi anlatan romandaki kadın kahramanın dokunduğu objelerden oluşan bir müzeyi de Çukurcuma'da satın aldığı evi düzenleyerek açacakmış Bay Pamuk. dünyada benzeri var mı bilmiyorum, ama ilginç fikir. kitabı merakla bekliyorum. ilk iki bölümü hafta sonunda sabah gazetesinde yayınlandı, duymayanlar ve merak edenler buraya. kitabın sayfası da burada.


-yazın en büyük sürprizlerinden biri de Sezgin Kaymaz'ın yeni bir kitabının yayınlanmasıydı, yaz sıcaklarında arada kaynadı sanki. ismi Ateş Canına Yapışsın. gerçeküstü öğelerle ve dil oyunlarıyla süslü kitaplarıyla kendine değişik bir okur kitlesi edinen yazarın bu son kitabı Adem'le Havva'nın cennetten kovuluşunu ve yaradılış hikayesini başka bir gözle anlatıyor. diğer kitapları kadar eğlenceli bu kitapla ilgili yazarla yapılmış bir söyleşi için buraya.


-lost'un 4. sezonunu sonunda bitirdim. des için sevindim, birileri de mutlu olsun kardeşim ya. en sonu nasıl bağlanacak meraktayım.


-ne zamandır film filan seyretmiyorum, sıcaklardan geceleri mayışıp kalıyorum. ama aklıma takılan filmlerden kendime bir kule yaptım, iddialıyım, sonbaharda bitireceğim hepsini.


-ayşe hanımın her öğlen yemeğe gittiği retro'da işletmeci değişikliği oldu, ama diğer kadro aynı. ve fakat yaz öğlenleri de yemek yenmiyor kardeşim. neyse, menüye karpuz-beyaz peynir ve soğuk ayran çorbası koydular da biraz çekiliyor. ama yazın bomba yiyeceği benimo bisküvileri. iki ince bisküvi arasında marshmallow, üstü çikolata kaplı ve bunun üstü de hindistan cevizli. neredeyse bir paketi yiyebilirim. yedim de zaten. ühü.


-kurtköy havaalanı yolunda açılan viaport alışveriş merkezi'ne gittik. çook kocaman bir outlet merkezi. içinde kipa var, carrefour marketlerinden büyük bir marketle girmişler. çarşının mimarisi çok değişik, sokaklar var, bir gölet, karşısında yemek yeme yerleri, ortada bir bedesten filan, ünlü markaların sezon sonu ve seri sonu mağazaları. gezmesi keyifli bir yer. gelecek yıl yanına otel de açacaklarmış ve rusya'dan-balkanlardan uçakla turist getirmeyi planlıyorlarmış.


-geçende iskender kebap yerken farkettik ki, bursalı iskender ailesi kendine yaptığı zincir mağazalarda ilk açılan iskender kebapçısının konsepti ile yerler yapmış. o dükkanın dışında kullanılan mavi renge de "iskender mavisi" demişler tanıtım broşürlerinde. baktım baktım, abi bu bizim gök mavisi değil mi? neyse, hayatımıza bir renk daha girdi böylece. benim sigaranın paketi de iskender mavisi. kağıt takılı çatallar da onların icadıymış, enteresan.


-kapalı yerlerde sigara içme yasağı başlayalı beri işyerinde sigarayı asma kattaki 19 adıma 5 adım büyüklüğündeki balkonda içiyoruz. yaklaşık bir ay sonra yarım bir tente takıldı, öğleden sonraları güneşle yıkanıyor çünkü. günde 4-5 seferden fazla gitmek ve 5 dakikadan fazla kalmak hoş karşılanmıyor (buna da şükür, thy özel bir sistem taktırmış, kartla girip çıkıyormuşsun ve 5 dakikadan sonra kart geçersiz hale geliyormuş, uğraş dur girecem diye ondan sonra). balkonumuz yandaki çocuk yuvasının -biraz bakımsız- bahçesine ve nişantaşı'nın meşhur kebapçılardan birinin bahçesine bakıyor. ötesi de park, ağaçlar filan. parmaklarının ucunda kalkarsan uzaktan mendil kadar denizi ve İstanbul'un en çirkin binası gökkafes'i görüyorsun ayrıca. sabahları balkona çıkmak çok keyifli, sabahın hafif serinliğinde sessiz sessiz rüzgarda oynayan ağaçları seyretmek çok güzel (işyerinde olduğunu unutuyor insan). cumaları çocuk yuvasında şişme havuzu dolduruyorlar, çocuklar girince bir şamata kopuyor ki. biz de tepelerinden bakan bir sürü koca insan ah çekiyoruz, bizim balkona da koysak bir tane diyerek. fakat bu balkon sefaları çalışanların sosyalleşmesini sağladı, buna ne buyrulur. balkondayken bir sigara içimi süresinde de olsa yanındakiyle hoş beş etme imkanı doğdu. ama anlamadığım bişey var, sigarası biten giderken kalanlara "afiyet olsun" diyor, nedendir? ben afiyet olsun demiyorum, hoşçakalın, görüşürüz, kolay gelsin gibi sözleri tercih edip her afiyet olsun nidasına gülesim gelerek başka tarafa bakıyorum.


şimdilik bu kadar, herkese selamlar sevgiler.

26 Ağustos 2008 Salı

Keşanlı Ali ile Suzan Kardeş

yaz geceleri bitiyor işte. murathan mungan da dememiş miydi "yaz geçer" diye. yazın etkinlik dolu açık hava etkinlikleri için son fırsatlar. cuma akşamı harbiye açık hava tiyatrosu'nda şehir tiyatrolarının sezon oyunlarından Keşanlı Ali Destanı'nı izledik. 1960'larda Haldun Taner tarafından yazılmış müzikleri Yalçın Tura tarfından yapılmış bu Türk tiyatrosunun ilk epik oyunu hala aynı güzellikteydi. Gülriz Sururi'li Engin Cezzar'lı efsanevi kadroyu izleme şansımız olmadı, ama Engin Alkan ile Meriç Benlioğlu da seyretmeye değer. Oyun Sinekli Dağ denen gecekondu mahallesinde geçiyor, "sinekli dağdır burası, şehre tepeden bakar, ama şehir uzakta, masallardaki kadar" diyen sakinleri de yeni türeyen gecekondu ağalarıyla, kendi küçük hayatlarıyla yoğrulmaktalar. Tuvaletçi Şerif ablayı canlandıran Hikmet Körmükçü gene bir döktürüyor ki, evlere şenlik. Tek nefeste attığı bir tirad var ki, müziğini bilmeseniz bile şiiri dahi insanı gülümsetir, bakın şöyle:


insanoğlu böyledir , kendini bir şey sanır ,
kıl aldırmaz burnundan , böbürlenir kabarır.
herkes bir yerde üstün, kabul amenna peki ,

haydut yol çevirirken ,
banker çek karalarken ,
yosma saç taranırken,
despot kaş çatınırken ,
irgat ter dökünürken,
avkat tez savunurken ,
zangoç çan çalınırken ,
cellat ip geçirirken ,
nalbant nal çakılırken ,
ortak pay dağılırken ,
şantöz şan çağırırken ,
hırsız mal kaçırırken ,
damat söz kesilirken ,
kayyum mest dizinirken ,
nokta kol gezinirken ,
tüccar iş sezinirken ,
aşık saz çalınırken ,
maşuk gül kokunurken ,
suflör rol fısıldarken ,
sarhoş cin içilirken


kimi soyunup büyür kimi giyinip büyür
insanoğlu böbürlü, yaradılış ne denir
herkes bir yerde üstün, kabul amenna peki

amma bir de bunların yolu bana düşende
balonları delinir,bütün farklar silinir
afra tafra yok olur, burada herkes bir olur

arlısı arsızı, hırlısı hırsızı, kirlisi kirsizi, sırlısı sırsızı, huylusu huysuzu, tüylüsü tüysüzü, soylusu soysuzu, boylusu boysuzu, bitlisi bitsizi, iplisi ipsizi, denlisi densizi, donlusu donsuzu, ünlüsü ünsüzü, çullusu çulsuzu, pullusu pulsuzu, yollusu yolsuzu, etlisi sütlüsü, allısı morlusu, sağcısı solcusu, işte bütün bunların yolu bana düşende balonları delinir,

bütün farklar silinir, afra tafra yok olur, burada herkes bir olur.


ilk versiyonda Tuvaletçi Şerif ablayı Suna Pekuysal, İzmarit Nuri'yi de Savaş Dinçel canlandırıyormuş, onlara da bir selam gönderdik alkışlarla. ben Keşanlı Ali'yi sanırım televizyonda izlemiştim, bazı şarkıların sözleri tanıdık geldi. misal, "şamama kim sen kimsin, o hiç senin dengin mü, o bir küççük hanfendüü" repliği unutulabilir mi? ya da Keşanlı'nın Zilha'ya dediği gibi " kız, sen yanımdayken yakama gül takınmış gibi oluyorum" ? bu yıl da oynayacaklar efendim, Keşanlı'yı unutmayınız.


Pazar gecesi de Turkcell Kuruçeşme Arena'ya ilk kez gittim. eskiden otopark olan alanı Beşiktaş Belediyesinin katkılarıyla devasa bir konser alanına dönüştürmüşler, iyi ki. denize sıfır, boğazın üstünde, emsalsiz bir yer. karşıda Kuleli ışıklar içinde bir pasta gibi görünür ve şıkır şıkır motorlar-vapurlar nazlı nazlı geçerken konser dinlemek çok güzeldi. gittiğimiz konser de Suzan Kardeş'in Balkan Gecesi idi. Beşiktaş Kültür Merkezi'nin makyözü olan Suzan hanım, Sezen Aksu'nun önayak olmasıyla geçenlerde Rumeli türkülerinden oluşan Bekriya isimli bir albüm çıkardı. Sezen her zamanki gibi, cevheri bulma konusunda emsalsiz. Suzan Kardeş çok sıcak, çok duygulu; söylediği Rumeli havaları (kimi Boşnakça, kimi Arnavutça) çok yakın, çoğu tanıdık. konserde konuk sanatçı Seferad'ın Sami'si idi, darbukacı Hüseyin'le karşılıklı bir roman havası oynadılar, görmeliydiniz. unutmadan, gecenin sponsoru Burgaz Rakı idi; konsepte çok uygundu doğrusu!

24 Ağustos 2008 Pazar

caddeyi kızılderililer bastı

geçen akşam bağdat caddesinde yürüyordum, tam caddenin en civcivli olduğu yerde (şaşkınbakkal) kızılderilileri gördüm- ki kızılderilileri ben çocukken okuduğum teksas-tom miks'lerden tanırım. viskiye "ateş suyu" diyen bu insanlar, barış zamanı barış çubuğu içer, savaş zamanı ise yüzlerini boyayıp savaş baltalarını gömdükleri yerden çıkarırlardı. incik boncuk karşılığında hayvan derileri satıp trenlere, posta arabalarına saldırırlardı; zavallı yüzbaşı tom miks gider bunların şefleriyle konuşurdu, artık adı oturan boğa mı olurdu, kükreyen şimşek mi, ama hep "ugh!" derlerdi. sonradan öğrendik bu kızılderililerin aslında Amerika kıtasının sahipleri olduğunu, beyaz adamın gelip onları yok ettiğini, şimdi kalan son kabilelerin Amerika'nın bir yerlerinde rezervasyon dedikleri kamplarda yaşadığını. kızılderililere ilişkin ilginç notlara Sunay Akın'ın Kız Kulesi'ndeki Kızılderili adlı kitabından ulaşabilirsiniz. ama benim o akşam caddede gördüğüm kızılderililer şarkı söylemeye gelmişlerdi. durdum, dinledim. önce önlerinden bakarak geçiyordu insanlar, sonra durup dinlemeye, derken tempo tutmaya başladılar, kalabalık giderek büyüdü. kenarda üç küçük çingene çocuk ellerindeki darbukalarla onların davul ritmine uygun çalmaya çalıştılar, sonra vazgeçip dinlediler. üç kişiden en kızılderiliye benzeyen geleneksel danslarını da yaptı. bu sırada beyaz tenli uzun saçlı olanı kenardaki tezgahında kızılderili müziklerinden oluşan çeşitli cdleri satıyordu, ingilizce konuşuyorlardı, bu yüzden "kaç paraymış, hangisi daha güzelmiş, onlar mı doldurmuş bu cdleri" gibi soruları olanlara cevapları yanlarında dikilen gönüllüler veriyordu. derken "ne söylüyo bunlar" diyen bir adamcağıza süslü bir hanım teyze " spa müziği söylüyorlar, böööle huzur verici bişiler" dedi :) uzun çubuklardan dere sesi çıkardılar, ince çubuklardan kuş sesleri. eskiden hayatları ellerinden alınmadan önce neleri varsa, onları anlatan şarkılar söylediler, güpegündüz istanbul'da bağdat caddesinde. ve ben öldürdükleri hayvanların ruhlarından bile özür dileyecek kadar duygulu bu halkı düşündüm.



20 Ağustos 2008 Çarşamba

bir başkadır yaz konserleri

Yazın en sevdiğim yanlarından biri sabah ilk saatleri olduğu kadar, geceleridir de. Yaz gecelerinde yıldızların birer pırlanta gibi serpildiği kadife kumaşa benzeyen pırıl pırıl bir gökyüzünün altında, hafif ürperten bir esintiyle açık havada olmak ne güzeldir. Hele sevdiğiniz bir sanatçının açıkhava konseri; hem onu görür dinlersiniz, rahat rahat oturursunuz, üstünüz başınız rahattır, yüksek sesle eşlik edebilir yanınızdakine bişeyler anlatıp gülebilirsiniz, abartmazsanız kimse kızmaz, herkes de sizin gibidir çünkü, yaz geçer biliriz, bu yüzden rahatızdır, kapalı yerlerdeki gibi kasmayız kendimizi.

Yazları İstanbul’un konserlerini çok severim. Hem Harbiye Açıkhava, hem Rumelihisarı, şimdilerde Kuruçeşme Arena, ne görkemli, ne güzel mekanlardır. Bu yıl Temmuz’da açtım yaz konserleri serisini. İlk olarak Caz Festivali’nde Brezilyalı sanatçı Caetano Veloso’nun konserine gittik Açıkhava’da. Elinde gitarıyla, sakin sakin tek başına güzelim sesiyle şarkılar söyledi Veloso. Üzerinde sıradan bir pantolon ve gömlek, ama hiç sıradan olmayan huzur vericiliğiyle pek güzeldi. Almodovar filmlerinden hatırlarsınız belki onu, Konuş Onunla filminde Paloma Bianca’yı söylemişti ateş başında.

Sonra gene Caz Festivali’nde Nina Simone Saygı Gecesi’ne gittik. Bu sefer konser Sepetçiler Kasrı’ndaydı. Sepetçiler Kasrı’nın bahçe bölümünü (hani hep vapurla geçerken görürüz) Swiss Otel işletiyormuş artık, ilk kez de bir konser için açmışlar. Konser alanı hem sandalyelerden hem minderlerden oluşuyordu, tam denizin kıyısında. Ah yahu insanın canı rakı ister diyeceksiniz, imdada Mest Rakı yetişti, sponsorlardan biriymiş efendim, yeni çıkardıkları Boğazkere kırmızı üzümlerinden yaptıkları rakıyı tanıtıyorlardı. “aaa tanıyalım, kırmızı üzümden üretilen ilk rakı ha” filan diyerek rakı ihtiyacımızı giderdikten sonra konser başladı. Bu arada Mest’in Boğazkere’leri çok hoş ve yumuşak içimli, şişeleri de çok estetik- Fransız tasarımlıymış-, deneyebilirsiniz. Sahneye ilk olarak Sibel Köse çıktı, Nina Simone’un orjinal orkestrasıyla gerçekleşecek böyle bir anma gecesinde bir Türk caz sanatçısının yer alması güzel bir olaydı. Ardından Raul Midon çıktı, cazın yeni yükselen isimlerinden. Meğer gözleri görmeyen bir zenciymiş bu kocaman sesli eğlenceli adam. Sonra sıra Stacey Kent’e geldi, kısacık saçları, yeşil deri ceketi ve dizinin hemen üzerindeki yeşil eteği ile cazcıyı bırakın şarkıcıya bile benzemiyordu; ama onun da yorumculuğu çok iyiydi. Ve derken gecenin ağır topu Dee Dee Bridgewater anons edildi. Kendisi çok uzun süredir şarkı söylememesine rağmen, ses kalitesi Sarah Vaughan’la karşılaştırılan bir sanatçı; daha önce de Türkiye’ye gelmişti ama ben fırsat bulamamıştım onu izlemeye. Merakla bekledim. Aaa kadın sahneye bir çıktı, bir kere pek iri yarı, ama şişman değil, oldukça kısa ve pullu bir elbise giymiş kolsuz, bacaklar uzun ve ince, kapkara ve kadın saçını kazıtmış. Bu vitrin mankeni görünümün şokunu sesini duyar duymaz unutuyorsunuz o ayrı. Evet o gecenin yıldızı Dee Dee idi, eşitler arasında birinci. Ama saçını uzatsın, ürkebiliyor insan.

Sonra tatilimde Bodrum’dayken de rastgeldiğimiz iki gösteriye gittik Antik Tiyatro’da. Biri Komedi Dükkanı idi, konuk sanatçı Hakan Yılmaz ve ikinci bölümün sonlarına doğru Zerrin Özer. Zerrin Özer hala kara gözlüklü, hala kilolu, hala melankolik ve hafif sarhoştu. Gösteri de eğlenceliydi, ben Komedi Dükkanı’nın televizyonda pek seyretmemiştim baştan sona, ama başarılı bir format olmuş artık, oturmuş. Bodrum’da ikinci gittiğimiz gösteri ise Edip Akbayram ile Ferhat Göçer’in konseriydi. Edip Akbayram’ı konser ortamında dinlemek oldukça zor, çünkü çok konser vermiyor, bu yüzden kaçırmak istemedik ve çok isabetli karar vermişiz. Onun işine tutkuyla bağlılığını, coşkusunu, heyecanını görme ve çağıl çağıl sesini dinleyerek meğer hepsini ezbere bildiğimiz şarkılarını birlikte söyleme şansını yakaladık böylece. Boyu kadar kızı Türkü vokalistliğini yapıyordu ve Nazım Hikmet memleket isimli şarkıyı beraber okudular, Edip Akbayram’ın heyecanını ve gururunu taa oturduğumuz yerden hissettik. Sonra son zamanların en iyi konser şarkıcısı olarak anılan, kişisel olarak ise şarkılarını sevip kendinden pek hazzetmediğim Ferhat Göçer çıktı sahneye. Ön orta bölümde oturanlara doğru yürüdü, ayaklı mikrofonunu oraya kurdu ve oradan söyledi şarkılarını. Böylece sahnenin yan tarafında kalan yaklaşık 4 blok seyirci kendisini koca kolonlardan dolayı sadece dizaltını ve arada elini görerek izlemek zorunda kaldı. Radyo gibi. Koptuk bir süre sonra, hakikaten şarkıları düzgün söylüyor-sesleri doğru basıyor ama ne bileyim bişeyler eksik sanki (ruhsuz adam şekerim, ruhsuz). Neyse ki Edip Akbayram yetişti sonra da, Leylim Ley’i söylediler beraber, tüm tiyatro ayakta, anımsanmaya değecek çok güzel bir sahneydi. Naçizane çıkardığım sonuç şudur: Edip Akbayram, maalesef sayısı azalmış kalitede düzgün bir adamdır ve nerede konseri varsa, fırsatı olan gitmelidir. Ferhat Göçer’i ise alın cdden dinleyin kardeşim. Nedir yani.

İstanbul’a döndüğümün ertsi günü ise gene açıkhava’daydım, Zülfü Livaneli konserinde. Konser Merhaba şarkısı ile başladı, sonra Zülfü bey açılış konuşmasını yaptı, “şarkılarımın çoğunu bestelediğimden bu yana 30-40 yıl olmuş, bu şarkılar kaç başbakan kaç hükümet eskitti hatırlamıyorum, bunları da eskitir merak etmeyin” demez mi? Adam hiç değişmemiş yahu, yüzünde aynı gülümseme, saçları kırlaşmış sadece. Yıllar önce gittiğim bir konserinde şarkılarını pek söylememiş, genelde seyircilerin eşlik etmesini sağlamış ve kendisi sol eliyle bacağının yan tarafına vura vura tempo tutmuştu, bu konserinde ise hepsini kendi söyledi valla. Kendisi söylemekle kalmadı, bir kaç ay önce piyasaya çıkan “Dünya Solistlerinden Livaneli Şarkıları” albümünde 4 şarkı birden seslendiren Jocelyn Smith de oradaydı ve onunla da şarkılar söyledi. Grammy ödüllü Amerikalı zenci sanatçı, müthiş bir soul gırtlağına sahip ve bildiğimiz Livaneli şarkılarını öyle formlarda söyledi ki inanamazsınız. Konser bir su gibi, duru tertemiz aktı gitti ve her zamanki gibi en neşeli “Bilmem Şu Feleğin Bende Nesi Var” türküsünü bir ağızdan ayakta coşkuyla söylememizle bitti. Her canım sıkıldığında bu türküyü kendime söylemeye karar verdim. İzlediğim en etkileyici konserlerden biriydi.

Derken Kadıköy Belediyesi bu yıl Selamiçeşme Özgürlük Parkı’nda dördüncü kez “Yıldızlar Altında Tiyatro” geceleri düzenledi. Ücretsiz olan bu gösterilere hemen hemen bütün özel tiyatro ekipleri sezon oyunları ile katılıyor. Daha önce gitmemiştim, bu yıl esti hadi gidelim diye kalkıp gittik. Amanın bir kuyruk kapıda, halkımız sanata tiyatroya aç mirim diyerek bekledik, girdik. Sadri Alışık Tiyatrosu’nun Çapraz Aşklar isimli oyununu izledik. Ruhi Sarı, Ayça İnci, Irmak Ünal ve Kayra Şenocak’ın oynadığı komedi eğlenceliydi.

Ve dün. Bu sefer Rumelihisarı. Etkinliğin adı: 100 Yılın Meydan Faslı. Etkinlik bilgilerinde Levent Kırca, Müjdat Gezen, Faruk Tınaz, Ahmet Özhan, Sibel Can, Gönül Yazar, Mustafa Sağyaşar, Selami Şahin gibi isimler yer alıyordu. Değişik olur diye düşünüp bilet aldım. Hakikaten oldu J) Sanatçılar sahneye yerleştiğinde bir baktık ki kimler var: Müjdat Gezen, Ateşböceği Ercan, Mustafa Sağyaşar, Selami Şahin, Melike Demirağ, Zekai Tunca ve Berkant. Allah allah ne oluyoruz derken anlaşıldı ki, diğer isimler geliriz deyip gelmemişler filan. Üstelik Ziya Açıkelli diye eski bir menejerin jübile gecesi gibi bişeye de dönüşmüş etkinlik. Bu karışık sanatçı topluluğunun sebebi buymuş, Ziya abimin bugününde olmalıyım diyen atmış kendini. Ateşböceği Ercan kendini gecenin sunucusu olarak buldu sonra, gecenin kalanı gelen sanatçıların tek tek sahneye çıkıp şarkı söylemesiyle devam etti. Selami Şahin (ki bu adamda acayip bir komedi yeteneği var)’den sonra Berkant çıkıp Samanyolu’nu söyledi, derken Müjdat Gezen çıkıp Rumelihisarı’nda 1961’de sahneledikleri oyunda yaşadıkları bir anısını anlattı. Sonra birden sahneye Erol Büyükburç çıktı, siyah parlak bir takım elbiseyle. Margarita, Little Lucy ve Versinleeer isimli şarkıları playback okudu. Ardından Seyyal Taner çıkmaz mı? Ajda’ya taş gibi kadın diyenler, vallahi Seyyal de taş gibi kadın. Nasıl hatırlıyorsanız hala öyle enerjik, neşeli. O da Şiirimin Dili, Nerden Bilirdim ve Son Verdim Kalbimin İşine şarkılarını danslarıyla canlı söyledi. Ay şimdi ne olacak derken baktık ki, Ahmet Selçuk İlkan çıkmış şiir okuyor. Peşinden Zekai Tunca 3 şarkısını söyledi –ki biri elbette İmkansız idi, Liz! Seni hatırlamamak mümkün mü?- O bitti Melike Demirağ çıktı, Arkadaş’ı söyledi, peşinden Memleketim’i söylemeye başladığında saatler geceyarısını geçmişti ve seyircilerin dörtte biri yavaş yavaş ayrılıyordu, biz de ayrıldık. TRT’nin siyah beyaz olduğu günlerdeki eğlence programlarına, annemin gençliğindeki gazino programlarına benzer ilginç bir programdı. Nereden bulacaktık o kadar çeşit sanatçıyı?

Sonuç: yaz geceleri açık havada güzeldir efendim, kendinize ve sevdiklerinize bir iyilik yapınız, kalkıp bir etkinliğe bilet alınız, eğlencesi garanti.

18 Ağustos 2008 Pazartesi

döndüm

kendi blogumu bir süredir sevgili abi'nin blogundan takip ediyordum. bakıyordum yeni yazı var mı diye, son gönderiden beri bir hafta olmuş, iki hafta olmuş, ah üç hafta olmuş, amanın dört hafta olmuş derken bir baktım beş hafta olup sevgili abi'nin takip ettiği bloglar içinde "gaybubeti en fazla olanlar" arasında ilk üçe girmişim. kendimi tebrik ederim. şimdi tebrik falan dedimse, yüzsüzlükten tabii. aslında utanıyorum. ben dahil kimsenin gelip gitmediği bir yer mi olacaktı burası? aşçısı kaçmış da yenisini bulamamış bir restoran gibi, buruşturulup bir kenara atılmış bir mendil gibi, boynu olsa bükülecek bir durumda bıraktım burayı. ama ev dediğin, ne olursa olsun, seni içeriye aldıkları yer değil midir? (nasıl bağladım ama) işte buradayım. 5 hafta geçmiş kocaman, yani temmuzun yarısı, ağustos filan. blogger bile menü değiştirmiş, hatta vladimir arayüz değiştirmiş. nem oranı istanbul'da % 90'lara vurmuş. bu arada ben yıllık iznimin ilk yarısını kullanmışım. şimdi gün boyu sürekli harhar işleyen klimanın yanında, sol kolum zaman zaman buz keserek çalışıyorum. neymiş, çalışan kazanır-işleyen demir pas tutmaz-zaten çalışmak iyi bişey olsaydı üste para vermezlerdi vs vs. durun yahu, size şimdi bakın ne göstereceğim:



bu resim bodrum meteor plajında bir yarım gün boyunca altında yatıp uyuduğum palmiyeye ait. uyudum uyandım, denize girdim, çıktım, bi bira içtim, kurudum, kaykıldım, uyudum uyandım ve gözümü açar açmaz bunu gördüm, aldım cep telefonumla çektim. şimdi baktıkça aklıma o güzelim o tembel gün geliyor. (bu arada bodrum'un en güzel plajlarından olan meteor plajının -akyarlar tarafında- ilginç bir hikayesi var, aslında o koyun adını oraya ilk yerleşim ünitelerini yapan ankaralı meteorolojistler koymuş. ama meteoroloji koyu söylemesi çok zor olduğundan dönmüş meteor koyuna. ilk duyanlar da buraya aman bir meteor düşmüş filan diye aranıp duruyor, ne meteor var ne çukuru anacım-)

anlayacağınız üzere yıllık iznmin bir bölümünde bodrum'daydım. yahu orası nasıl bir yerdir, nasıl keşfede keşfede bitmez bir kaynaktır, kaç yıldır giderim, hala bilmediğim görmediğim tatmadığım ne çok şeyi var-şükür-. bu yıl antik tiyatro'daki konserlere bile gittik valla, ama yaz konserlerini ayrı bi gönderide anlatacağım.

yani, uzun lafın kısası, artık buradayım. hergün yazmayan ne olsun :) herkese selamlar sevgiler. gidişim suskun oldu ama dönüşüm muhteşem olacak (sahi böyle de bir şarkı vardı, ne oldu bu şarkıyı söyleyene allah aşkına).

Meraklısına not: Gaybubeti en çok olanlar listesinde beni aşan iki arkadaş, artık siz de dönün diyorum yani. özlendiniz.