.

.

31 Mayıs 2008 Cumartesi

mutluluk

bu çok gecikmiş bir mim yazısıdır. sevgili melih, şimdi tarihine bakamayacağım kadar zaman önce mutluluğun tarifi üzerine mimlemişti beni. oturup esaslı bir yazı yazarım diye, şu diye, bu diye diye bu vakte kadar geciktim işte. bu sabah gazetede Pakize Suda'nın yazısını görünce artık bunun ilahi bir işaret olduğuna karar verdim ve yazmaya geldim buraya. önce size Pakize Suda'nın yazısını sunuyorum:


*Akşam oluyor, eve dönüyorsunuz. Pencereniz ışıklı. İçeri giriyorsunuz sofra kurulmuş. Herkes iyi.
*Üç gündür aklınız başınızda değil. Bir test sonucunu bekliyorsunuz. Zaman geçmek bilmiyor. Nihayet... Yaşasın!
*Sabahın erken saatleri. İstanbul sessiz. Boğaz’ın kıyısındasınız. Bir şilep geçiyor, bir martı bağırıyor, bir karabatak suya dalıp çıkıyor, bir motorun sesi geliyor.
*Ayrılığa alışmaya çalışıyorsunuz. Zor. Köprüleri tam atmamışsınız henüz. İçinizde bir umut, gözünüz kulağınız telefonda. "Bip bip"... Beklediğiniz mesaj geliyor.
*Okuldan geliyorsunuz. Evde poğaça kokusu. Anneniz sesleniyor. "Limonata da var."
*Arabada gidiyorsunuz. Yaşadığınız şehir arkada kalmış. Sağınızda solunuzda çiçek açmış ağaçlar, uzakta yemyeşil tepeler, aralarda kırmızı damlı beyaz badanalı küçük evler. Bir kır kahvesine yanaşıyorsunuz.
*Uyanıyorsunuz, içeriden kızarmış ekmek kokusu geliyor.
*Koltuğa yayılmışsınız. Elinizde sizi çok sarmış olan bir kitap. Yanınızda kahveniz.
*Tatile çıkmaya iki gün kalmış.
*Birazdan sevgilinizle buluşacaksınız, kendinizi çok güzel buluyorsunuz.
*Doğduğunuz şehre gidiyorsunuz birkaç günlüğüne. Anneniz babanız mutlu. Yeniden çocuk oluyorsunuz.
*Galiba o da size karşı ilgisiz değil.
*A! Ağrı kesildi!
*Belki on yere CV’nizi bıraktınız. Ama tık yok. Tam bu topraklara sitem etmekteyken bir telefon!
*Bir hasta ziyaretinden dönüyorsunuz. Hastanenin kapısına çıktığınızda derin bir nefes alıyor ve hayata doğru yürüyorsunuz.
*Elinizde bira, dev ekranda maç seyrediyorsunuz. Üstelik sizin takım 2-0 önde.
*Hava buz gibi. Donarak geliyorsunuz eve. Ocağın üstünde çaydanlık!
*Bir el ensenizde, şakaklarınızda, sırtınızda, omuzlarınızda dolaşıyor. Gevşiyor, gevşiyorsunuz. Uyumak üzeresiniz.
*Bir yaz günü, yeni yıkanmış, çiçekleri sulanmış, denize bakan balkonda sofra kuruyorsunuz. Bir içeri, bir dışarı...
*Çocuğunuzun üç gündür düşmeyen ateşi düşmüş.
*Kapı çalınıyor. Açıyorsunuz. O!
*Onu ilk kez görüyorsunuz. Camın arkasında, minicik, pembe, uyuyor.
*Uyanıyorsunuz, aklınıza geliyor, "Bugün pazar." Yeniden uyuyorsunuz.
*"Oğlum doktor" diyorsunuz.
*Böyle yüzlerce "an" sayılabilir.Ne kolay olduğunu gördünüz mutlu olmanın. Herkes gün içerisinde defalarca mutlu hissedebilir kendini. Maksat farkına varmak elbet. İdrak etmek.Ha, ama sizin kafanızda "büsbüyük" tarifler varsa onu bilemem. İşiniz zor.




Ne güzel anlar değil mi? her maddeyi okuduktan sonra gözlerinizi kapatıp hissetmeye çalışın, içiniz nasıl ferahlayacak şaşacaksınız. ben de mutlulukla ilgili böylebir yazı yazmayı planlıyordum, hazır geldi önüme :) aslında ben suriye'ye gittiğimde yazmıştı melih, ben de cevabımı oradaki gezi anlarımın üzerine kurmayı düşünmüştüm. yabancı bir ülkede neyi nasıl kime soracağınızı bilemezken gülen bir yüze rastlamaktan, bilmediğiniz bir dilde yazılmış menüde tanıdık bir yemeğe rastlamaktan, alışveriş yaptığınız dükkanda size nerelisiniz dediklerinde türküm dediğinizde "aaa istanbul'dan mı?" diyen tezgahtarın parlayan gözlerinden, gecenin dördünde yorgunluktan ve uykudan binbir zorlukla gözlerinizi açık tutabildiğiniz bir uçak yolculuğunda başınızı çevirip uçak penceresinde uzansanız dokunabilecekmişsiniz gibi gelen ayla gözgöze gelmenizden bahsedecektim. sonradan buna hevesle yaptığınız bir yemeğin tam kıvamında olduğunu farkettiğiniz anı, günlerdir toplamaya üşendiğiniz odalarınızı bir çırpıda toplayıp odanın kapısından bakıp içinizin hafiflediği o anı, geçen yazdan beri giymediğiniz ve görünce ne kadar sevdiğinizi hatırladığınız ama bir ara kilo aldığınız için içine giremediğiniz bir elbisenin içine sonraki yaz başında gene girebildiğinizi aynanın karşısında gördüğünüz anı, çok bezdirici geçen bir işgününden sonra gece kırmızı bir kadife koltukta sevgilinizin omzuna yaslanıp "var mısın yok musun"u bile seyretmenin ne hoş olup gözlerinizi yumduğunuz anı ekleyecektim. belki sonuna Leo Buscaglia'dan "mutluluk öyle bir kez yakalandığında sürekli devam eden birşey değildir, mutluluk anların toplamıdır" sözünü yazacaktım. ama sonunda böyle oldu.
ah, şimdi de ne oldu biliyor musunuz, listeye bir ilave daha: gecikmiş bir mimi cevaplamanın verdiği haz :)) sevgili melih, gecikme için kusura bakma. sevgili sem ile vladimir'in de hala yazmasını bekliyoruz, değil mi? bu arada, sahi sizin de var mı böyle yakında yaşayıp da "ahanda işte bu!" dediğiniz anlar? yazsanıza :)

25 Mayıs 2008 Pazar

kadın kuaförü

bir öğle arasında saçıma fön çektirmek için işyerimin oradaki sokakların birindeki bir kadın kuförüne gittim. o civardaki bütün kadın kuaförleri geniş, aydınlık ve modern tasarımlıdır; ama bu dükkan farklıydı. on adıma üç adım genişliğindeydi bir kere, bir kuru temizlemeci ile salaş bir lahmacuncunun arasındaydı. hava sıcak olduğu için kapıyı açmışlar, girişe boz renkli bir bez asmışlardı. caymadım, perdeyi açtım ve girdim. belki bundan bile anlamalıydım başıma gelecekleri..

girişte beni camın önünde alçak bir taburede oturan 60-65 yaşlarında bir kadın karşıladı. dükkanda başka kimse yoktu, bir an tereddüt ettiğimi görünce oğlunu hemen çağıracağını, evlerinin çok yakın olduğunu söyleyerek beni saç yıkama teknesine yönlendirdi. kadın saçımı yıkamaya başladı, o arada gözüme su kaçırdı, "ay afedersiniz" derken silmeye kalkıp göz kalemimi sildi filan. neyse, o sırada içeriye yaşlıca bir adam girdi. "hoşgeldiniz bay jak" dedi kadın, adam da camın önündeki taburenin yanındaki koltuğa oturdu. o sırada perdeyi aralayan biri onlara selam verip hayırlı işler dileyip gitti. saç yıkama faslı bitince dükkandaki iki koltuktan diğerine oturdum, kadın oğlunu aradı, "sarı, hadi oğlum, müşteri geldi, hadi oğlum hemen" dedi ona telefonda. sonra yanıma geldi ve "o gelene kadar ben saçınızı kurutayım" diyerek kurutma makinasını aldı eline ve kurutmaya başladı. ben miyop gözlerle etrafa bakıyorum. duvarlarda kocaman fuşya renkli desenli duvarkağıtları vardı, koltuklarsa turuncu. kadın bir yandan da bay jak'la sohbet ediyordu, bay jak 1970'lerden beri osmanbey'de dükkanı olan, ama 2006'dan beri işlerinden memnun olmadığı için (hediyelik işi yapıyormuş, ama çin malları ve bankaların kredi kartı taksit uygulamaları yüzünden) 2 yıldır cepten yiyen dükkanını kapatmış ve bu yaz ilk kez uzun süre kalmak üzere Bodrum'daki yazlığına gidecekmiş ve pediküre gelmiş. kadın da 1968'den beri bu dükkanda çalıştığını, oğlunun burada büyüdüğünü anlattı. o sırada üzerinde yeşilli meksika formasıyla oğlu Sarı geldi. kadın bana "oğlumun eli çok çabuktur, hemen bitirir geç kalmazsınız merak etmeyin, çok güzel kahvem var, size kahve yapayım" dedi. Sarı birşey söylemeden eline makinayı ve fırçayı alarak seri bir şekilde işe koyuldu. gerçekten eli çabuktu, o kadar ki bir kere parmağını gözüme soktu bir kez de makinayı o har gibi ateşiyle alnıma tuttu. benimle de konuştu arada sanırım, anlamadım ne dediğini, ama gülmemi beklediğini düşündüğüm yerlerde güldüm. neyse, hakikaten çabuk bitti fön. o kadar ki daha kahvem yarılanmamıştı. sigarasız kahvemi yavaş yavaş içerek orada biraz daha oturdum ve hayaımda ilk kez bir dükkan sahibi olmaya özendim. öyle ya, kuaför olsaydım nereyi istersem gidip beni hiç tanımadıkları bir yerde böyle bir dükkan bulup işimi yapabilirdim. fön makinası seslerine de, sprey ve boya kokularına da alışırdım. evet, böyle iri fuşya desenli duvarkağıtları ve turuncu koltukları olan bir dükkanım olabilirdi. günler nasıl geçerdi anlamazdım, hep bir hareket, gelen giden, arada ufak sohbetler, neresi olduğu da farketmezdi. bu yaştan sonra, hele kendime bir fırça bile saramazken o koltukta otururken kendimi taşrada bir kuaför olarak düşünebilmem çok enteresandı.

23 Mayıs 2008 Cuma

sivas 93

bu hafta Tiyatro Festivali etkinliklerinde Dostlar Tiyatrosu'nun sezon oyunu Sivas 93'ü izledim. Afişte de gördüğünüz gibi, oyunun türü belgesel oyun. belgesel oyun da nasıl oluyor demeyin, çok da güzel oluyormuş. 1 saat 35 dakika arasız sahnelenen bu belgesel oyunda, bir an bile tempo düşmüyor, gözünüzü sahneden ayıramıyorsunuz. Fazıl Say'ın yaptığı müzikler ise öyle güzel oturmuş ki. oyun bittiğinde tüm salon ayakta, kiminin gözü yaşlı, ama herkesin gönlü buruk.
7 tane, tepeden tırnağa siyahlar giymiş ve oyunla çok özdeşleşmiş oyuncu, arkada sürekli akan Sivas 93 olaylarını baştan sona gösteren video görüntüleri eşliğinde, herşeyi canlandırıp anlatıyorlar. Oyunu yazan Genco Erkal'ın ağzından oyunun hikayesi şöyle: Temmuz başında yüreğime bir ateş düştü. Üç dört günlük kısa bir tatildeydim. O uğursuz günün on dördüncü yıldönümünde, Cumhuriyet gazetesinde Dikmen Gürün Uçarer’in bir yazısını okuyordum. Yakın tarihimizde ne kadar önemli olaylar var, neden yazarlarımız bu gibi konularla ilgili belgesel oyunlar yazmaz acaba diye soran bir yazıydı. Örnek olarak da Madımak Oteli’ndeki yangından söz ediyordu. Birden anımsadım, aynı yazar bir önceki yıl da benzeri bir yazı yazmıştı, ben de bu düşünceye yürekten katılmıştım. Bu sefer gene katılmanın yanı sıra başka bir düşünce kıpırdanmaya başladı beynimde. Arkadaşlara bir şey söylemedim ama baktım içimde bir şeyler büyüyüp dal budak sarıyor... Bu oyunu ben yazamaz mıyım acaba. Hadi canım sende diyor bir yanım. Hiç olmazsa bir denesem. Akşam olunca artık dayanamadım, arkadaşlara böyle bir oyun olsa da oynasak, nasıl olur deyince, hepsi birden, tam zamanıdır, çok doğru bir iş yapmış olursun dediler. Gene de oyunu yazmaya soyunacağımı kimseye söyleyemiyorum. Önce kendimi bir tartmam gerek. Gerçekten bu işi kıvırabilir miyim?
bu aşamadan sonra da olayla ilgili tüm gazete haberleri, video görüntüleri, tanıklıklar, mahkeme kayıtları, ifadelerden oluşan bir dağın içinden bu oyunu süzmüş; gerçekten çok etkileyici bir oyun çıkmış böylece ortaya. 1993 yılında çocuk değildim, olanları ben de takip ettim, kızgınlık duydum, utandım, üzüldüm, o yangında hayatını kaybeden şairlerin şiirlerini sonradan okudum, yüreğime bir taş oturdu filan. ama bu belgesel oyunda canlı canlı şahidi olmak tüyler ürpertici ve korkunç bir tecrübeydi. oyunun sonunda yaşına rağmen dimdik ve enerjik Genco Erkal dedi ki : "unutulmasın diye oynadık. unutulmasın ki bir daha yaşanmasın." bu sözle tüm salon ayakta alkışlamaya başladı, evet unutulmasın, unutulmasın ki bir daha yaşanmasın. bir tek ülkemde değil, hiç bir yerde yaşanmasın.
Meraklısına Not: Dostlar Tiyatrosu'nun sayfası burada. Oyunla ilgili bilgiler ve hakkında yazılanlara ulaşabilir, oyun programını da öğrenebilirsiniz. İzlemek ve hatırlamak için hala bir şansınız var, 26 Mayıs - Bodrum 20:30, 27 Mayıs -Muğla 20:30, 28 Mayıs - Denizli 20:30, 29 Mayıs - Antalya 20:30, 31 Mayıs - Muammer Karaca Tiyatrosu 20:30, 3 Haziran - Caddebostan Kültür Merkezi Saat 20:30.

21 Mayıs 2008 Çarşamba

ehlen ve sehlen Eş-Şam-4

artık Şam anılarını bitirmem lazım. önce size neler gördüğümü anlattım, sıra şimdi neler yediğime geldi :) öncelikle sokaklarda hem modern kafeler, pastaneler olduğunu söyleyeyim. ayrıca taze meyva suyu servisi yapan büfeler orada da revaçta, ama tost görmedik, yerine hamburger ya da çizburger vardı. bir sabah kahvaltımızı böyle bir büfede yapalım dedik de oradan biliyorum :) sabah kahvaltısında peynirli tost ve karışık meyvasuyu istedik. peynirli tost diye çizburger geldi, ona bakakalmışken karışık meyvasuyumuz gelince iyice dumur olduk. keşke resmini çekseydim.. öncelikle kulplu bira bardağındaydı meyvasuyumuz, rengi içindeki çileğin çokluğundan pembeye çalıyordu, şimdi sıkı durun, üzerinde koca bir tabaka krem şanti, onun da üstünde bal gezdirilmiş. bu kahvaltıdan sonra akşam yemeğine kadar hiç açlık hissetmedik :) lokantalara gelince, biz Hamidiye Çarşısı civarındaki El Halwani Restorana gittik iki akşam. sanırım Başbakanımız da orada yemişler, çarşının baharatçılar bölümünde envai çeşit ve renkteki baharatların arasından burnunuza çarpan binbir kokuyla geçip alçak basamaklarla iniyorsunuz buraya. içerisi ise çölde bir vaha gibi :) bakınız..

üst katta gördükleriniz de özel odalarmış. biz alt katta oturduk. orada hiç somun ekmek görmedim, ekmek yerine ince lavaş ekmek servis ediliyor. esas yemekten önce mezelerin mutlaka tadına bakmak gerekiyor. mezeler bizim damak tadımıza çok uygun, Antakya'yı görenler bilir, Lübnan taraflarının spesiyalleri burada da var; yani humus, tabule salatası ve babaganuş. isimleri de aynı. pidelerin arasına koyup koyup bunları yiyor ve mest oluyorsunuz. aşağıda humusun resmi var, bzim bildiğimizden daha açık renkli ve köpük gibi. hmmm çok lezzetli. yeşil salatalar da bol ve taze. ana yemekler kebap ağırlıklı. bol domates sosu üzerine yatırdıkları adana kebaba Halep Kebabı diyorlar, ayrıca fıstıklı kebap denenebilir. zeytinyağlı veya sebze yemeği ben gittiğim yerlerde görmedim. meyva yemek sonrası istemenize gerek olmadan geliyor; elma, portakal, muz, erik, karpuz... bir de çok kocaman çağlalar vardı, şaşırdım. eğer yemek sonrası çay istiyorsanız "çay", kahve istiyorsanız "kahvaa" demeniz yeterli. nasıl istediğinizi sorarlarsa da sadeyse "sadaa", ortaysa "vasat" diyorsunuz, olup bitiyor. ama kahveleri bizimkine benzemiyor. telvesi az ve köpüksüz. onun yerine kakuleyle çekilmiş taze kahveyi alışveriş listenize ekleyiniz. her restoranda nargile servisi de var. üstelik yemekle beraber içiliyor. hanımlar da içiyorlar, çok doğal karşılanıyor.


ama asıl, asıl nokta şimdi geliyor. arkadaşlar aşağıda resmini gördüğünüz bina Semiramis tatlılarının merkezi. yok, olmadı. orası bir lezzet tapınağı desem? ı-ıh. orada tatlı sevenler aklını oynatabilir desem? evet, bu daha iyi bir tanım oldu :) burası Suriye'nin en ünlü tatlıcısı. Antep işine benzer fıstıklı baklavalar, sarmalar, bülbül yuvaları yapıyorlar; ama ufacık, adeta tırnağım kadar. yanısıra ağızda dağılan tereyağlı ufacık kurabiyeler ve rengarenk meyva şekerlemeleri de (Semcim, Şam'da kayısıyı bir burada içinde fıstıklarla baygın yatarken gördüm). inanılmaz lezzetli ve hafif tatlıları, bizim kuru dediğimiz türden. Şam'a gidenlere mutlaka ısmarlayın, siz giderseniz de lütfen atlamayın. havaalanında da var tatlıcılar ama Semiramis yok, yanılmayın. dileyen bu lezzet durağının internet sitesine de buradan girip bakabilir, eve teslim gönderiyorlarmış da. ama fiyatlara öyle bir nakliye eklemişler ki elden gidip almak daha uygun :)

ah şimdiki fotografın hikayesi var. bize Şam yakınında, ağaçlar ve sular arasında yemek yenen bir bölge olduğundan bahsettiler, bir öğleden sonra da oraya gittik. aaaaaaaaa, bunlar ağaç mı bu da su mu diye şaşırdık vallahi. hadi ağaçlar tamam, ama su dedikleri bileğim kadar bişey. mevsimden mi dedik, yok dediler, genelde o kadarmış. şırıltısı bile yoktu. garsondan menü istiyoruz, orada deyip gidiyor adam, nerede diye bakınıp bulamıyoruz. bir de Şam'da biz hiç kağıt peçete görmedik restoranlarda, hep kutu kağıt mendiller vardı, bulmuşlar işin kolayını (bu arada çarşılarda birbirinden şık pullu işlemeli "kutu mendil örtüleri" göreceksiniz, sakın şaşırmayın) filan derken bir baktık, kutu mendilin altına yazmışlar meğer menüyü. çok manalı oldu bizim için, aldım resmini çektim.



bundan sonra diğer ufak gözlemlerimi yazayım. sokaklarda hem modern hatunları, hem kapalı hatunları görmek mümkün. bizim ziyaret ettiğimiz 12 bankada ise, devlet bankaları hariç kapalı hatun görmedik. devlet bankaları bizim devleet bankalarının eski hali gibi, bol evrak, hafif tozlu ve kocaman masaların ardında kaybolmuş insanlar. özel bankalar ise çok şık, çok modern. hepsinde otomatik sıra numarası alma makinaları bile var. özel banka çalışanlarının bir kısmı Lübnanlı (özel bankaların sermayesinin yarısı Suriyelilere ait olmak zorunda, kalan yarısı başka ülkelerden; bu yüzden Suriye'deki özel bankaların çoğu Lübnan ve Ürdün kökenli.henüz Türk bankası yok), istisnasız hepsi çok güzel ve akıcı bir şekilde İngilizce konuşuyorlar. şehir merkezinde yeni oluşan siteler içinde yüksek bloklar var, ev fiyatlarının bu sitelerde 2 milyon dolar civarında olduğunu duyduk. Cham Center adında küçük bir alışveriş merkezi açılmış yeni, oraya da gittik, yürüyen merdivenler şık dükkanlar.. havaalanındaki gümrüksüz mağaza, henüz hepsini görmedim ama dünyanın en ucuz mağazalarından biri olmalı. nakit ve Amerikan Doları ile satış yapılan bu mağazada; parfümler, makyaj malzemeleri, tasarım altın ve gümüş takılar, çeşitli giyim, içkiler, sigaralar, çikolatalar, çanta ve benzer aksesuarlar, oyuncaklar, çeşit çeşit nargile tütünü (şehirde yok) var ve Türk mağazalarının neredeyse yarı fiyatı. uçakla gidenlerin aklında olsun.
bir iş gezisinde Şam ancak bu kadar görülebiliyor. kaynaklara bakılırsa görmediğimiz başka bir sürü yer de var. üstelik Hama'daki dertli dolap dedikleri naure'leri (su değirmeni), Halep'i de görmedik. neyse, next time inşallah :))
işte böyle. insanoğlu kuş misali. gezip yeni yerler görmek kadar insanı tazeleyen çok az şey var. dilerim hepinizin de böyle güzel anıları olur, dünya küçük, belki Şam'da görüşürüz :))

15 Mayıs 2008 Perşembe

ehlen ve sehlen Eş-Şam-3

Şam anıları devam ediyor:

burası işte kasr-el nobela'nın antresi. tavandaki ve duvardaki süslemelere dikkat. önünden geçtiğimiz ve içini görebildiğimiz bütün evlerde, otellerde, her yerde acayip şıkırtılı kristal avizeler dikkat çekiyor. insan özeniyor valla :)


bu da üst kattaki salonun bir köşesi. tabii herkes aşağıda kokteyllerken ben etrafı görmeden gidemezdim :)



etraf derken tuvaletleri de atlamamak lazım, değil mi? bunlar da tuvaletlerin kapıları. resimde seçebilecekmisiniz bilmiyorum ama üzerlerinde çok kokoş bir hanımla silindir şapkalı bir adam resmi var. muhtemelen viktorya dönemi ingiltere'sinden, bir jane austen romanından fırlamışlar gibi, onları görmek şaşırtıcıydı.


şam'da ilk serbest zamanımızda gittiğimiz yer Emeviyye Camii oldu. Şam'ı anlatan her kaynakta mutlaka görülecekler arasında ilk sırada yer alan bu görkemli yapı, Hamidiye Çarşısının hemen yanında. bakın ansiklopedik kaynaklar ne diyor burası için: Şehrin en büyük, en eski ve görkemli camisidir. Kilise olarak kullanılmakta iken Şam'ın Müslümanlar tarafından fethedilmesinden sonra, 705 yılında Emevi Halifesi Velid bin Abdülmelik tarafından bir kısmı camiye çevrilmiştir. Daha sonraları yapılan tadilatlarla genişletilerek bugünkü halini almış ve tamamı cami olarak kullanılmaya başlanmıştır. Müslümanlar tarafından kıyamete yakın Hz.İsa'nın yeryüzüne ineceği rivayet edilen "ak minare" bu camiye aittir. Camide ayrıca, Hz.Yahya Peygamberin kabri ile İmam-ı Hüseyin'in Kerbela'da Yezid'in adamları tarafından kesilen ve Şam'a getirilen mübarek başlarının defnedildiği ve ziyaret edildiği bölüm bulunmaktadır. Avluda bulunan 8 sütun üzerine yükselen hazine kubbesi, kamu hazinesini korumak amacıyla Abbasiler döneminde yapılmıştır. Caminin ilginç yönlerinden birisi de, dört farklı mezhebi temsilen dört ayrı mihrap yapılmış olmasıdır.

işte bu resimde önde görünen İmam Hüseyin'in başının kesildiği yer, arkadaki yeşil camlı bölüm de Hz. Yahya'nın kabridir.


camiye girmek o kadar da kolay değil, girişte görevliler çarşaflılar hariç her hatunu yan taraftaki büroya gönderiyor ve oradan 50 suriye lirası ödeyerek (yaklaşık 1.5 dolar) bu yeşil cüppelerden giyip camiye geri dönüyorsunuz. cüppeyi giyen kahkahayı basıyor, çünkü çok komik görünüyor insan içinde. ama farkındasınız, hiç birşeyden yılmadım-işte araştırmacı gazetecilik :))

ama gördüğünüz gibi, gerçekten görülmeye değer bir yer. insan nereye bakacağını şaşırıyor.
şam'da yemek ve günlük hayatla ilgili detaylar bir sonraki yazıda. bu arada, suriye'yi merak edenler, gezi programı Ayna'nın Suriye ile ilgili bölümü burada. hürriyet'in seyahat ekinde yayınlanan ve iki kızın sırt çantalarıyla yaptıkları Suriye gezisi anıları da burada. ayrıca atlas dergisi okurlarından Ahmet Çongar'ın Suriye gezisi anıları da burada, ilginizi çekebilir. daha önce size bahsetmiş olduğum Sarı Otobüsçülerin Suriye gezi anılarını da Naure Çarkı isimli kitapta okuyabilirsiniz, ki ben okudum ve gönül isterdi ki o kitaptaki herşeyi ben de yapayım, her yeri ben de göreyim. bu sefer olmadı, next time inşallah :) hazır birkaç aya kadar THY Halep seferlerine başlıyor, mutlaka yeni tur programları olur. burnumuzun dibi ve ucuz, bize benzeyen bir ülke, neden olmasın, gene giderim.

ehlen ve sehlen Eş-Şam - 2

Son zamanlarda devlet başkanlarının önderliğinde yakınlığımızın artmasıyla, ticaret hacmimizin de 1.2 milyar dolarlara ulaştığı bu sınır komşumuzda bu yıl ilk kez düzenlenen 1.Türkiye-Suriye Ekonomik Forumuna katıldık önce. Cuma gecesi 23.50 THY uçağı ile bir saat 45 dakika süren bir yolculukla Şam’a ulaştık ve orada Türk heyeti olarak karşılandık; halı kaplı, kristal avizeli, kadife koltuklu VIP salonunda ağırlanıp otelimize vardığımızda saat 3’e geliyordu. Forumun düzenlendiği otel yeni yapılmış ve pek gözde bir mekan olan Four Seasons Oteli. Gerçekten çok şık olan odamıza yerleşip hemen uykuya dalıyoruz. Uyumadan önce ben kalın perdeleri aralayıp dışarıya bakıyorum, tam karşımda sarı bir tepe ve tepenin yamacında ışıklar, ışıklar..

Sabah kahvaltıdan sonra oturumların yapılacağı salona gidiyoruz, ilk gün oturumun önce saat 9’da başlayacağı söylenmişti, sonra 10 oldu, 11 oldu, derken 12’ye doğru sonunda başladı. Bu arada salon öyle kalabalıktı ki.. kolay mı açılışa hem suriye Başbakanı El Otri, hem de Türkiye Başbakanı geliyor. Herhalde salonun yarısı güvenlikçi idi. Yer bulamayacağız diye korkumuzdan sandalyemizden kalkmadan etrafı seyrederek bekledik. Türk heyetinden bazı işadamları sabahın köründen salonunun kapısında bekleyerek kendilerine iyi yerler kapmışlardı. Neyse, bu arada size bir soru sorayım, sizce Suriye’de kaç tane kör gazeteci vardır? Nerden mi çıktı bu? En azından bi tane olduğunu biliyorum, çünkü o koca salonda benim yanımda oturuyordu. Bana kendini tanıtıp devletimizin engelli kişilere verdiği desteklerle ilgili bilgi istedi, sanırım Başbakanımızla da görüşmek istiyordu. Başarabildi mi bilmem. Saat 12’ye doğru, salonda bir dalgalanma oldu. Tüm gazeteciler podyuma çıkıp birbirlerini ezmeye başladılar, etten duvar derler ya, işte ondan oluşturdular ki hiçbirşey görünmüyor. Derken gazetecilerin başlarının çevrilmesinden ve flaşların yönlerinden içeriye Başbakanların girdiğini anladık. Cep telefonumla onları çektim çünkü gerçekten üstüste çok ilginç görünüyorlardı.


Önce Suriye Başbakanı El Otri bir konuşma yaptı. Salona erken gelip kapıda bekleyen işadamlarımız tüm simültane çeviri kulaklıklarını da almış olduğundan biz tercümesini dinleyemedik bu konuşmanın. Ama içindeki Suriya, Türkiyya, hudut, el ticaretiyya gibi kelimeleri anladık (zaten ben 5 gün sonra söktüm Arapçayı nerdeyse, artık kendime rahatça kahve ısmarlayabilirim). El Otri’nin arkasından bizim Başbakanımız çıktı sahneye, biraz yorgun mu görünüyor ne? Zaten iyice çöktü bugünlerde.
Önce sakin başlayıp giderek ateşlenen konuşmasında Suriye ile Türkiye’nin tarihsel bağları, komşu olmanın önemi, sınırlardaki mayınların temizlenip o arazilerin organik tarıma açılması, ülkemizin onlar iktidara gelmeden önce bir krizler ülkesi oluşu, ama son 5 yılda refah ve istikrara kavuştuğumuz, kalkınma için çok kararlı oldukları ve tekeden bile süt çıkarttıkları gibi konular üzerinde durdu. Konuşma bitince de bir alkış kıyamet. Sonra aldılar kameraları gazetecileri flaşları kalabalığı taktılar peşlerine gittiler. Bizi de yakındaki bir özel konukevine öğle yemeğine götürdüler-Kasr El Nobla (Asiller Kasrı). Çok ilginç bir yerdi, duvarlarda 18. yüzyıl tabloları, kristal avizeler, vitraylar, içeride yemyeşil bir kış bahçesi, altın varaklı aynalar vs (bu mekanın resimlerini de ekleyeceğim sonra). Buradaki yemekte de herhalde bin kişi filan vardı, garsonlar ellerinde kocaman ağır tepsilerle canhıraş koşturup duruyorlardı, bu koca salonda sadece bir garson sendeleyerek elindeki limota sürahisini döktü bir konuğun sırtına ve bacaklarına, evet şaşırmadınız bakıyorum, o bendim.

Ertesi günün konuğu ise Devlet Bakanımız Kürşat Tüzmen’di. Onlardan ise Başbakan Yardımcısı Dardari, Ulaştırma Bakanı, İmar İskan Bakanı ve Ticaret Bakanı vardı (önde görünen iki baş Kilis ve Gaziantep valimize ait). Kürşat bey ve Dardari bey aralarındaki kişisel dostluğu da sergileyerek samimi sunumlar yaptılar. Ticaret hacmimizin üç yıl içinde 5 milyar dolara çıkarılması konusunu vurgulayan Kürşat bey rahat ve neşeli tavırlarıyla herkesin gönlünü çoktan kazanmış orada, öyle görünüyordu; bakanlardan biri ona “siz burada bizden çok tanınıyorsunuz” diye espri de yaptı. O gün ayrıca sınır ticaretinin geliştirilmesi, ortak projeler geliştirilmesi gibi konularda da oturumlar yapıldı. Ama asıl önemli olay oturumların kapanışından sonra Galatasaray-Fenerbahçe maçını seyretmek üzere Türk Konsolosluğu konutunda verilen partiydi.
Konutun bahçesinde havuz başına kurulan dev ekranda Kürşat beyle Türk heyeti maçı izledik. Kürşat bey Galatasaraylı olduğundan sonuca sevindi. Gecenin sonuna doğru herkes onunla fotograf çektirme yarışına girdi, tüm bir grup fotografı olsun diye merdivenlere doluştuk. Ama benim aklıma geldi ki benim makinada bu fotograf olmazsa ben nereden bulacağım bu resmi? Seslenmeye başladım üstteki resimde hemen Bakanımızın yanında görünen beyaz gömlekli Cihan Haber Ajansı muhabirine “cihaaan, cihaaan” diye (evet adamın adı cihan değil ama nasıl çağıraydım yani), adam şaşkın kendi resmini çekmeye çalışıyor filan, o sırada fotograf çekimi bitti diye herkes dağılmaya başladı, ben merdivenin tepesinde “e be cihan tüh” filan diyorum, Kürşat bey döndü ve beni gördü, “ne oluyor” dedi, dedim “Bakanım sizinle bir fotograf çektiremedik”. Kürşat bey gülerek “gelin gelin hemen çektirelim” dedi, etrafındakileri de “çekilin bankacılarla resim çektireceğim” diye kovaladı. Şimdi bir bakanla Şam’da bu şekilde çekilmiş bir fotografım var yani. Mutluyum ve yüzsüzüm.

İlk iki gün bu şekilde otelden yemeğe toplu gidiş dönüşlerle geçti. Forum sonrası ilk gün Pazartesi ve biz işe koyulduk artık, Suriye bankalarını ziyaretlere başladık. Ziyaretler sonrası, saat 3’den sonra filan ise Şam turlarına koyulduk. Birazını anlattım, devamı sonraki yazıda.

14 Mayıs 2008 Çarşamba

benim alfabem


işte benim alfabem, ilk aklıma gelenlerle:

A- Annem, Ada'lar, Açıkhava konserleri
B- Babam
C- Cep telefonu: İcat olmadan önce insanlar nasıl yaşarmış?
Ç- Neden bu harfle başlayan kelimeler hep tamlama gibi olur? Çay çorba, çoluk çocuk, çanak çömlek... ama bence ç ile başlayan en güzel yiyecek Çikolatadır, neyin içine/üstüne girse yakışır. bir de Çizgi romanlar var tabii. en sevdiğim tom miks'di. sahi, yeniden yayınlanmaya başlayan Doğan Kardeş dergisini aldınız mı? çocukluğumuzdakinden farklı artık (ne değil ki), şimdi sadece yetişkin çizgi romanları var içinde, pek de güzeller. tülay, burada senin için biriktiriyorum ben sana bunları, sürpriz.
D- Defter. kalemlerle beraber en sevdiğim kırtasiyedir, çantamda hep bir defter bulunur. bi de Dijital kameram. öyle ya, hayat beklemez :)
E- Eğitimcilik. en sevdiğim meslek. iş hayatına başladığım ve en zevkle yaptığım iş. bugün olsun, gene yaparım.
F- İlk sevgilimin adının baş harfi. işin matrağı yıllarca onun adını öyle bildikten sonra, 25 yıl sonra karşılaştığımızda sadece lisedeki arkadaşlarının ona böyle seslendiklerini, bunun dışındaki tüm hayatındaki adının başka birşey olduğunu söyledi.
G-Gümüş. Gümüş takıları çok severim.
H- Hayat. geriye doğru anlaşılır ama ileriye doğru yaşanır.
I- Islık çalmak. çalabildiğim tek enstrüman :) burada bir selam yollayalım Melih Cevdet Anday'a: Balıklar için deniz lazım /Sevişmek için işsiz olmak .../Ve geceleri yatakta/Duymamak için tabanların sızısını/ Zengin olmak lazım./Halbuki ıslık çalmak için,/Birşey lazım değil.
İ- İstanbul'un tüm karizması üstündeki noktadan mıdır?
J- Lost başlamadan önce bu soruya herhalde jale, jandarma, jöle gibi hedehödö cevaplar verebilirdim ama şimdi Josh Holloway diyorum :) o ne güzel gülümsemedir kardeşim.
K- Küba. Kitaplar. Kırmızı renk. Kadife. (bu bağlamda kırmızı kadife kaplı Küba'yı anlatan bir kitap tam cuk otururdu değil mi, ama yok öyle bi kitap henüz)
L- Lost. seyrettiğim en yaratıcı dizi. umarım akla yatkın bir şeklide biter.
M- Murathan Mungan. üniversite yıllarından beri çok severek okuduğum, bir sonraki eserini merakla beklediğim yazar.
N- Nine West, ayakkabı-çanta.
O- Opera, yüksek sınıflara hitap eden bir sanat değildir'e beni inandıran ve her gösterisini merakla takip ettiğim İstanbul DOBGM sanatçıları.
Ö- Öpücük balığı. bu nereden çıktı? Atilla Atalay'ın bu öyküsü geldi aklıma, pek güzeldir. bir de Özdemir Asaf.
P- Prag, bir baharda gidip yürüyerek her yerini görmek istediğim şehir.
R- Rugan, ayakkabıları da çantaları da pek severim.
S- Siyah giysiler, hem zayıf gösterir hem asil. üstelik her ortama da uyarlar.
Ş- bu harften aklıma peşpeşe gelen iki şeyin Şiir ve Şarap olması tesadüf mü??
T- Trabzon, babamın şehri. bi de tiyatro, tadı damağımda kalan uğraş, şimdi her oyunun sonunda alkışlarda ağlarım, iyi mi?
U- Uzaklar. hep uzakları özleyenin sılası yoktur.
Ü- Ümit. ben şahsen ümit yerine umut kelimesini daha çok severim, ümit sanki simit gibi bir tat bırakıyor ağızda. gerçi simit de çok sevdiğim bir yiyecektir, sabahlarımın en sadık yoldaşı çıtır simitle çay, vapurda. neyse, aslında ben okuduğum şu cümleyi söyleyecektim burada: sanat, ümitsizlerin yaşama sevincidir.
V- Sevgili Vladimir, beni bu alfabeyiş oluşturmam için mimleyen arkadaşım, teşekkür ederim.
Y- bu harfte de kargaşa var, Yolculuk mu daha önce yoksa Yaz akşamları mı (yaz geçer/ gene gelir) veyahut Yann Tiersen'i mi daha evvel anmalı? bilemedim şimdi.
Z- bu maddeyi aynen vladimir'inkinden kopyalamalı, tam uygun bir bitiş olmuş. Zaman, sadece birazcık zaman...

şimdi de mim dalgası usulü, topu sevgili Sem'e atıyorum. belki bir etkim olur da yazar yeniden.

Meraklısına Not: en üstteki harika alfabeyi hazırlayan fotografçı abba richman. kendisinin diğer çalışmalarına buradan ulaşabilirsiniz.

8 Mayıs 2008 Perşembe

ehlen ve sehlen Eş-Şam-1

Dünya tarihi boyunca, hiç aralıksız en uzun süre kullanılan şehire gittim ben. ve orada kendimi hiç yabancı hissetmedim, arapça tabelalar olmasa Anadolu'nun güney ya da güneydoğusundaki bir şehirde sanabilirdim kendimi. insanlar da bize benziyordu, arabaların bazıları çok köhne görünüyordu ama tanıdıktı. hatta etrafta her yerde (duvarlarda, sokak bilboardlarında, tabelalarda, hatta arabaların arka camlarında) gördüğüm Beşşar Esad'a bile alıştım. iş nedeniyle gittiğimiz için, görülmesi gereken her yeri gezemedik, "next time inşallah" diye ayrıldık Şam'dan.

otel odamdan görünen manzara, karşıda görünen tepe Cebel Kasiyon (Kasiyon Tepesi). Tepesine yakın yerde yatay bir şerit halinde yanyana restoranlar ve çay bahçeleri var. yaz akşamlarında gidip Şam'ı tepeden ışıl ışılken seyredip yemek yiyerek nargile içebileceğiniz yerler. Resimde önde görünen modern yer, kaldığımız otele ait alışveriş merkezi. orayı kapatıp bakarsanız size de Mardin'i anımsatmıyor mu?


işte bu da Cebel Kasiyon'un gece görünüşü. gece Şam ışıl ışıl. ve doğrusu o tepeden seyretmesi de pek keyifli.

burası Sultan Abdülhamit'in yaptırdığı ve hala cıvıl cıvıl olan Kapalıçarşıları. Adı Hamidiye Çarşısı. ne ararsanız var. Fiyatlar çok uygun ama gene de pazarlık yapılmalı. ilk söylediklerinin yarı fiyatına alabilirsiniz. Şam'dan ne mi alınır? dallı güllü pullu işli örtüler ve elbiseler pek revaçta. ah, bir de bu çarşıda bir dondurmacı var ki, mutlaka tatmalısınız.


dondurmacının adı Bektaş. her daim kalabalık. sütlü tatlılar da yapıyor ama asıl spesyali dondurması. bizim dövme dondurmalara benziyor ama bol bol fıstığa bulanmış hali. resmini çektiğimi görüne çalışan genç bana poz verdi, bu dondurma dağından eliyle koparıp fıstığa buluyor ve tabaklara koyuyor porsiyonları.


çarşının arka tarafındaki dükkanlar yerel halktan ziyade turistlere yönelik. yanyana sanatçı atölyeleri gördük, resim batik vs. ama en oryantalist olanları gene de bu renkli kumlarla cam şişelere resimler yapanlardı. şişelere isminizi de yazabiliyorlarmış.



sedef işçiliği de çok gelişmiş Suriye'de. boy boy kutular, tavlalar, hatta küçük sehpalar alınabilir. kaldığımız otelde ise sedef işçiliğinin daha devasa örneklerini görüp hayran kaldık. misal bu dolap. ya da aşağıdaki sandalyeler.


Şam devam edecek.


* merhaba Şam

ülkemizde ayakkabının tarihi ve Kadından Kentler



herkese merhaba :) sağ salim gittim döndüm, yol yorgunluğunu attım, işe başladım, yoğun bir hafta geçirdim, resimlerimi yeni indirdim ve aklımdakileri yazmak için oturdum sonunda. gezi anılarını anlatmadan önce dün otobüste (benim meşhur çift katlı 202'lerim) şahit olduğum bir konuşmayı yazmaya karar verdim, ertelersem unutacağım çünkü. akşam iş çıkışı her zamanki saatte her zamanki şöförüyle gelen otobüsüme bindim. merdivenlerin yanında tek kişilik yan koltuğu boş yakalayınca çok sevindim (çünkü kitabımı çıkarıp okurken ve otobüs tintintin giderken bir süre sonra öyle bir uyku basıyor ki, burada oturunca başımı merdivenin yan duvarına yasladığımda çok rahat ediyorum), geçtim oturdum. tam karşımdaki ikili koltukta iki bitirim genç oturuyor, 20'li yaşlardalar. biri daha bıçkın, ayağını öndeki koltuğun kenarına koymuş, bir eliyle tespih çeviriyor ve yanında biraz daha süklüm püklüm oturan gence bişeyler anlatıyor. pek ilgilenmedim onlarla, açtım kitabımı okuyorum (kitabımı birazdan anlatacağım). o sırada osmanbey'den geçiyoruz, erol ayakkabıcısının önünden. tabelayı görünce biri ötekine "yuh lan, baksana" diyor. çaktırmadan ben de bakıyorum, erol ayakkabıcısının tabelasında afili bir yazıyla "erol, since 1946" yazıyor. tespih çeviren ötekine dönüp "yalan işte bu lan" diyor. yalan olan nedir anlamıyoruz. "ha" diyor öteki, o da başlıyor açıklamaya ballandırarak, "oğlum Türkiye'de 1946'da ayakkabı mı vardı lan" diyor ve takdir bekler gözlerle etrafa bakıyor. gariban olan biraz şüphelenmiş gibi, "yok mudur" diyor. bu sefer bu daha üste çıkıyor "yoktu tabi lan, lastik giyiyolardı, Türkiye'de ayakkabı olsun olsun 50 yıldır filan vardır, 1946 lan, daha neler". diğeri alt dudağını büküyor, hala şüpheli gibi, "sahi mi" diyor. bizimki iştahla, sesini biraz daha artırarak "tabii" diyor, "ayakkabı çok yeni bişey. kızılderililer ne giyiyodu düşünsene, afrikada hala bazı kabileler var, gidiyosun ayakkabı diyosun, bilmiyolar".. sanırım bu tarih dersine çeşitlendirerek devam edecek ama cep telefonu çalıyor, sohbet kesiliyor. bugün nette araştırdım, Türkiye'de ayakkabının tarihini, merak eden burayı tıklayarak okuyabilir. ama onu okumadan da biliyoruz ki, 1946'da pek de güzel ayakkabılar vardı. şimdi bu genç dalga mı geçiyordu yoksa çok genç ve cahil bir ana-babası olduğundan 1946'da allah bilir dinazorlar da var mı sanıyordu bilemeyeceğiz. bilmem işte, takıldı aklıma. salak çocuk. bi de onun sayesinde geçen sene Londra'da bir ayakkabı sapığının olduğunu öğrendim, iyi mi? bakın ne yapıyormuş bu sapık:

İngiltere'de sokakta kadınlara saldırıp zorla ayakkabılarını alan fetişiste bir yıl hapis cezası verildi. 26 yaşındaki otomobil tamircisi Ömer Abd El Gowd'un, kurbanlarını sokakta bir süre takip ettikten sonra saldırıp ayakkabılarını aldığı belirtildi. 12 yaşından bu yana bu suçu işlediği belirtilen Abd El Gowd'un, kadınların ayakkabıları daha modaya uygun olduğu için, Stockton-on-Tees kentinden başkent Londra'ya taşındığı da ortaya çıktı. Tamircinin tutuklandığı sırada ev ve işyerinde yüzlerce çift ayakkabı ele geçirildiği, koleksiyonun son 15 yılda ayakkabı modasında meydana gelen tüm değişiklikleri yansıttığı belirtildi. Ayakkabı fetişisti mahkemede kurbanlarını değil ama ayakkabıları çok iyi hatırladığını söyledi. Yargıç Colin Smith ise Abd El Gowd'un kadınlara zarar vermek niyetinde olmadığını, ancak işlediği suçun kadınlar için gerçek bir 'travma sebebi' olduğunu belirterek, bir yıl hapis cezasını bu nedenle uygun gördüğünü açıkladı. Abd El Gowd'un cezası ertelendi.


mazallah, Allah sapığa çattırmasın:) bu arada okuduğum kitaptan bahsedeceğim demiştim, okuma hızında yazan Murathan Mungan'ın son kitabı KADINDAN KENTLER kitabından bahsedeceğim. Çok beğendim ben bu kitabı. Türkiye'nin farklı bölgelerindeki kadınları anlattığı öykülerde, tüm kadınlardan bir parça var bizden. kadın duyarlığını bu kadar iyi yansıttığı için mi bilmem, zaten hep beğenirim onun yazdıklarını. ama bu kitabı çok daha özel, çok daha mahrem sanki. bir söyleşisinde " Kitabı insanların bağrına basmasını isterim. Yani böyle okula giden çocukların kitaplarını tutma şekli vardır, bu kitap hep gözümün önüne insanların göğsüne bastırdığı kitap olarak geliyor." demiş, kitabı bitirdiğimde ben de tam böyle hissettim, alıp bağrıma basmak istedim. lütfen atlamayın bu kitabı. ah, bir de Radikal'in Cumartesi ekinde yayınlanan şu söyleşiyi de okuyun.


Murathan Mungan'ın kadınlar üzerinden yazdığı Türkiye haritasını okurken ben Şam'da iş gezisindeydim. Şam'daki halimi de anlatacağım, azz sonra :)