.

.

31 Ocak 2008 Perşembe

vladimir bataklıkta


bu yaz Temmuz başı Bodrum’a giderken, geleneksel yol güzergahımı kullandım gene. Yani İzmir’e uğradım, 3 gün kaldım, ardından İzmir’deki arkadaşım Liz’le kalkıp beraber gittik Bodrum’a. İzmir’de kaldığım günler tam tatilin üvertürü gibiydi. Perşembe gecesi İzmir’e vardığımda Liz’le Vladimir beni karşıladılar, beraber yemek yedik. Cuma günü onlar çalıştığı için öğle yemeğinde buluşacaktım onlarla, ben sabah pürneşe kalkıp Liz’in annesiyle kahvaltı yaptım, sonra onun bir misafiri geldi, ben de selam verip odaya geçip giyinmeye başladım. Beni nispeten zayıf gösterdiğini düşündüğüm uzun siyah elbisemi giydim, efil efil bir şey. İzmir’de ve tatilde olmanın hafifliği içinde, kendimi güzel hissederek ahenkli adımlarla salona geçtim, misafir olan hanım bana baktı ve “ben seni tanıdım” dedi. Haydaa. Nereden? 12 yıl önce Liz’in babasının vefatında İzmir’e gelmiş ve onlarla 3-4 gün kalmıştım, ilk kez böyle bir şey yaşıyordum, kendimi genelde mutfakta ya bulaşık yıkarken ya da ikram edilecek yiyecekleri organize ederken hatırlıyorum. Işte o gün gelen misafir hanım Liz’in halasıymış, ki fazla dobra tanınırmış sülalede, ve beni o günlerden anımsamış. “ben seni tanıdım ama ne olmuş sana, ne kadar kilo almışsın, acayip bişey olmuşsun, tanınmaz hale gelmişsin” demez mi. kaşım gözüm tiklendi, kavgada bile söylenmez yahu böyle, “ha-ha-ha” dedim zorlukla, güler gibi de aslında sesim gaklar gibi çıktı tabii, "kaç yıl oldu, gençtim o zaman, çok da zayıf değildim aslında” babında bişeyler geveledim ağzımda, bir yandan da yüzümden bozulduğumu anlamasını umuyorum, hiç saklayamam çünkü bazen. “olsun kızım, ne olmuş böyle, aaaa çok kilo almışsın” derken yeniden, Liz’in annesi Medi teyze çaresizce bakarken, ben “hadi bana iyi günneeeer” diye çıktım evden kaçarcasına, eteklerimi savuraraktan. Alsancak’ta sonunda Vladimir ve Liz’le buluştuğumuzda, pek güldüler bu olaya. Neyse, ertesi gün de emekli olup Foça’ya yerleşen bir arkadaşımıza gitmeye karar verdik. Sabah otomobille yola çıktık, geze geze Foça’ya vardık, Joy ile buluştuk. Ne zamandır görüşmediğimiz için, bir ağızdan konuşup gülüştük. Aramızdaki tek erkek olan Vladimir’in biraz (?) sıkıldığını farkettik ama yapacak bişey yoktu vırvırvrdırdırdır derken Joy bizi önceki gün açılan yeni plaja götürmeyi önerdi. Giderken Vlad “orası eski bataklık değil mi” dedi, Joy “yok yok, balıkçı çekekiydi, şimdi nefis oldu” dedi, böylece yeni plaja gittik. Pek kalabalık değildi, neyse, oturduk güneşte, ısındık biraz, Vladimir dayanamadı gitti denize girdi, biz konuşmaya devam ettik, denizi seyrettik. Derken Vlad, iskelenin oradan el salladı “çok güzel, gelsenize” diye seslendi. Çocuğa çok ayıp oldu, bugünden beri şişti yanımızda sıkıntıdan herhalde, hadi gidelim diye kalktım denize girdim ben de. Uzun bir aradan, kıştan sonra denize bedenin ilk değme anı şahane, su harika, oh tatil filan derken ayağım yerde kaydı, bağırınca ağzıma su doldu, Allahım bir karış yerde nooluyoruz demeye kalmadan bir baktım Vlad gülme krizinde. Evet, orası eski bataklıkmış, yerlerde balçık var, kaygan, tüylü, vıcık, garip soğuk bişey, üstü yosun tutmuş lastiğe basar gibi. Bu sefer Vlad’a döndüm “bu çok iğrenç, niye çağırdın, günün intikamını mı alıyorsun, çok sıkıldın di mi” diyorum, ikimiz birden kahkahalar atıyoruz ayaklarımız balçıkta, kayıyor ve iğreniyoruz, iğrendikçe iiyyk diye bağırıp gülüyoruz. Sonra mı? Neşeyle el sallayıp Liz’i de çağırdık.

Yazıdan çıkarılabilecek sonuçlar:
1.Foça’nın belediye plajı balçıktır. Konuyla ilgili yazılara buradan ve buradan ulaşabilirsiniz. Açılış konuşmasında belediye başkanının “burası eski bataklıktı, şimdi cennet yarattık” lafı da özellikle ilgimi çekti yani. Geçen yaz bu plajda plaj futbolu şampiyonası yapılmış ve Foça etabında Foça Belediyesi şampiyon olmuş ayrıca. Denizde yapamayacakları aşikardı.
2.Ben çok kilo almış olabilirim, tamam, ama öyle dan diye söylemeyin, tikleniyorum.
3.Vlad çok uyumlu bir arkadaştır, iyi ki varsın.
4.Yavrum Liz, seni çok seviyorum.

30 Ocak 2008 Çarşamba

otostopçunun galaksi rehberi

Galaksinin ücra bir köşesinde Dünya adında bir gezegen vardır. Gezegenin üzerinde insan isimli canlılar yaşamaktadır. İnsanlar, kendilerini çok önemli zanneden, çıkar uğruna birbirlerini ezen, kendi aralarında savaşlar yapan acımasız varlıklardır. Arthur Dent ise milyarlarca dünyalıdan biridir. Onun için bütün felaketler üst üste gelmiş gibidir. Evinin kapısına buldozer dayanmıştır, aynı gün en iyi arkadaşının bir uzaylı olduğu ortaya çıkmıştır. Çok daha kötüsü uzayda açılacak bir otoban yolunun güzergâhında yer aldığı için gezegenin kısa bir sürede yok edilmesi tehlikesi ortaya çıkmıştır. Arthur'un hayatta kalabilmek için tek şansı yakınlardan geçen bir uzay gemisine otostop çekmek ve uzayın derinliklerine açılmaktır. Arthur, arkadaşı Ford'un yardımıyla kendini uzay gemisine atmayı başarır.

çok severek okuduğum işte bu hikayenin filmi, bu akşam TRT1'de 20.15'de: Otostopçunun Galaksi Rehberi.
İngiltere'nin en sevilen beş romanı arasında sayılan seri Douglas Noel Adams tarafından 1979 yılında kaleme alındı. Adams'ın yaptığı bilimkurgu ile mizah birleşimi, o kadar sevildi ki radyo oyunu ve romanından sonra televizyon dizisi, bilgisayar oyunu, çizgiromanı, tiyatro oyunu ve bir banyo havlusu şeklinde çok çeşitli biçimlerde karşımıza çıktı. hangi bilimkurgu filminde depresyonda bir robot görürsünüz? Garth Jennings tarafından beyaz perdeye uyarlanan filmde, dünyanın yok olmak üzere olduğu bir zamanda izleyicilerini galakside macera dolu bir yolculuğa çıkaran filmde, Anna Chancellor, Mos Def ve Martin Freeman rol alıyor.
Filmle ilgili birşeyler ararken bulduğum alıntılara takıldım, gene güldüm. iki tanesini aşağıya alıyorum, daha fazlası için lütfen buraya, buraya, buraya ve filmle ilgili eleştiriler için de buraya tıklayabilirsiniz.
Otostopçunun Galaksi Rehberi "sonsuz" sözcüğü için şu tanımı vermektedir. Sonsuz: En büyük şeyden daha büyük olup biraz da fazlası olan. Aslında bundan da büyük, şaşırtıcı bir muazzamlıkta, tam anlamıyla şok edici bir boyutta, gerçekten "oo, çok büyükmüş" dedirtecek bir zaman süresi. Sonsuzluk o kadar büyüktür ki, karşılaştırıldığında onun yanında büyüklüğün kendisi gerçekten minicik kalır. Burada anlatmaya çalıştığımız kavram, dev gibi büyük çarpı dağ gibi muazzam çarpı şaşırtıcı derecede kocaman cinsinden bir şeydir.
***
"Neden inşa edilmesi gerekiyormuş da ne demek?” dedi. “Bu bir kestirme yol. Kestirme yollar inşa edilmelidir.”Kestirme yollar, bazı insanların A noktasından B noktasına çok hızlı bir şekilde gitmesini, bu sırada başka insanların da B noktasından A noktasına çok hızlı bir şekilde varmasını sağlayan buluşlardır. Tam ortada bir nokta olan C noktasında yaşayan insanlarsa sık sık şunu merak ederdi: A noktasında ne var ki bunca insan B noktasından oraya gitmek için can atıyor ve B noktasında ne var ki bunca insan A noktasından oraya gitmek için can atıyor? Çoğu kez insanların hangi lanet olası yerde olmak istediklerine kesin bir karar verip bu duruma bir son vermelerini dilerlerdi.

29 Ocak 2008 Salı

kısa

sabah evimin önü bir kartpostala benziyordu. nasıl güzel bir kar, puslu filan. yollarda hiç araç yok, gökyüzü boz, gene yağacak gibi. heyecanla televizyonu açtım, vapurlar iptal, ulaşım felç haberlerini duyayım da geri yatayım diye, aradım taradım hiç bir kanalda böyle bir haber yok. iş başa düştü gene. giyindim kat kat, çıktım. apartmandan yola çıkana kadar hafif patinajlar yaparak yürüdüm, geçen münübüs beni gördü aldı sağolsun. ağır ağır tintin indik yollardan. kadıköy'e vardık ki, burada hiç kar yok. nasıl ya? vapurlar çalışıyor, herşey olağan, kendimi bir woody allen filmi kahramanı gibi hissettim, hani bir o kahraman görür bişeyleri, kimse farketmez ya. geldim işe, geç de kaldım tabii, bugünün anısı olsun diye karaköy'den aldım simidimi, arasına zeytin ezmesi ve kaymak sürdürdüm. işyerime girince güvenlikçilerle resepsiyondaki kız bana bakıp kikirdediler, "ay gülçin hanım, kurşungeçirmez giyinmişsiniz" diye. "bizim oralarda kar var, böööle acayip, inanamazsınız" dedim ağzımın içinde, yürüdüm kurşungeçirmez kurşungeçirmez. öğleye kadar biraz kar yağdı, sonra açtı, gene karardı filan, öğle arasında çıktım dışarı, karşıdan bir adam geliyordu, ince uzun zarif biri, elinde de bir demet nergis ve evrak çantası vardı, ne hoş diye düşündüm, bir baktım Orhan Pamuk. sonra gün gene ağır ağır geçti, köpürerek, sıkıldım. şimdi hava karardı, yağış yok, bizim oralar gene karlı mıdır aney?

28 Ocak 2008 Pazartesi

yeni yarışma:can dostum

Ne zamandır televizyon seyretmiyorum, oh valla, nasıl rahatladım bilemezsiniz. Arada unutmazsam Avrupa Yakası’na bakıyorum, o kadar. Hele hayatımdan Onur Aksal’ı ve Evliyaoğullarını çıkardığım için bu kadar mutlu olacağımı, geçen sezon söyleselerdi inanmazdım. Hele bir ara yarışmalara takmıştım, oturup seyrettiğim yetmiyor gibi, arkadaşlarla da gayet felsefi tartışmalar yapardık bu yarışmalar ve yarışmacıların sosyolojik halleriyle ilgili. Neyse, herşeyin bir devri var arkadaşlar, geçti.


Dün sabah Pazar kahvaltısına bir arkadaşıma gittim, iş hayatına atıldığımdan beri çok yıllardır tanıdığım 4 arkadaş buluştuk harika bir masanın etrafında. O da herhalde müzik olsun diye televizyonu açmış salonunun öbür ucunda, çalıp duruyordu. Bir ara gözüm takıldı ekrana, yeni bir yarışmanın tanıtımı vardı. Can Dostum, Show TV’de 2 Şubat’ta başlayacak bir yarışma. 10 ünlü isim barınaklardan toplanan 10 köpeği eğitmeye çalışacakmış bu yarışmada. Köpeklerin hepsi de farklı bir cinsten. Kopek eğitmenleri olarak da Merve Sevi, Tolga Savacı, Yağmur Atacan, Sema Çelebi, Taylan Kümeli gibi isimler var. Ama beni asıl kilitleyen isim Nuri Alço oldu. Hani şu seksenli yıllarda Türk sinemasında masum kızları kirli emellerine alet edip iffetleriyle oynayan, ardından başkalarına satan filan, uyuşturucuya alıştıran, karşı çıkanın yüzüne gözüne kezzap atan; adını duyduğumda gözümün önüne röpdöşambırı, boynunda fuları elinde buzlarını salladığı bir bardak viski ile çarpık gülümsemesiyle “çok güzelsin yavrum, nooooldu başın mı dönüyor, uzan istersen” benzeri bir söz söylerken gelen, geçen sene şehrin farklı yerlerindeki sokak duvarlarına “NARO (Nuri Alço Revival Organization)” yazan bir çete ile yeniden hatırladığımız oyuncu. Sema Çelebi’nin eğiteceği köpeğin adının Roxy olmasına şaşırmadım. Yağmur Atacan’ın köpeğinin adının da, Pınar Altuğ kusura bakmasın ama, Gofret olmasına şaşırmadım, gülmedim bile. Ama Nuri Alço’nun köpeğinin adı beni bitirdi arkadaşlar. Tahmin edin bakalım, soruyorum, aşağıdakilerden hangisi Nuri Alço’nun köpeğinin adıdır?

a.Viski
b.Ahu/Selma/Necla gibi bir hanım ismi
c.Masum
d.Gazoz
e.İmparatorrrr
f.Hiçbiri değil, Gülçin bizimle dalga mı geçiyorsun? Onun köpeğinin adı……….




not: Öykücü, gugıla bakma :)

27 Ocak 2008 Pazar

kaplumbağalar

Babamın memuriyeti nedeniyle öğrenim hayatım bir sürü okul değiştirerek geçti. Bu cümle de yarışmaların başında insanın kendini tanıttığı cümlelere benzedi ama olsun, valla öyle. İlkokula İstanbul’da başladım, ikinci sınıfta Karadeniz Ereğli’deydim, üçüncü-dördüncü-beşinci sınıfın yarısında Görele/Giresun’daydım, beşinci sınıfın diğer yarısı ve orta birde Bursa’daydım, orta iki ve üç ile lise birde Sarıyer/İstanbul’daydım. İlkokulda bu kadar yer değiştirmek o kadar etkilememişti beni, küçüktüm, hem kitaplarım hep benimleydi, bu yüzden ben yer değiştirdikçe adları-yüzleri değişen arkadaşlarım arasında, sürekli görüştüğüm birileri olmadı o yüzden. Sarıyer’de ise çok mutluydum, artık kitapların yanında sosyal ilişkilerim de önem kazanmaya başlamıştı ve Sarıyer çok güzel bir yerdi, İstanbul’un içinde bir sahil kasabası gibi. Bu nedenle ailemin sonunda kiracılıktan kurtulup, İstanbul’a yerleşme kararı vererek borç harç aldığı Erenköy’deki eve taşınmamız beni daha derinden etkiledi. Üstelik Sarıyer’deki lisenin klasik, Erenköy’deki bize en yakın Kız Lisesi’nin modern sistem uygulaması nedeniyle, o okula kabul edilemeyince ben, Göztepe’nin arkalarında bir liseye gitmek zorunda kaldım. Üniversite sınavındaki şansımı yükseltmek için kalkıp fen bölümüne yazıldım, üstelik sayısal şeylerden pek hazzetmeme rağmen. Hepimizin kanının deli akmaya başladığı o günlerde, lisemizin tiyatro kolu pek faaldi. Benim de içimde o zamandan var olan sosyal kelebek yönümün de etkisiyle tiyatro kolu faaliyetlerine katılmaya başladım. Sene 1982, darbe sonrası, biz pek farkında değiliz ama hala yaralar sarılmaya çalışılıyor, o yıl sahneye koymaya karar verilen oyun ise Fakir Baykurt’un Kaplumbağalar’ı. Darbeden sonra Almanya’ya göçmek zorunda kalan yazarın, bu köy romanını lise kolunda uygulamak oldukça cüretkar bir adımdı, ama yaptık. Oyunu Liselerarası Tiyatro Şenliği için hazırladık, üstelik enti püften spor salonumuzda yapamadığımız çalışmalar için yakındaki Fen Lisesi’nin salonunu da kullanarak. Oyuna davul ve bağlama da yerleştirip, arada Zülfü Livaneli’nin Leylim Ley’ini de söyleyerek. Son ana kadar oyunu oynayıp oynamayacağımız belli olmasa da, grupça karıncalar gibi çalışarak. Sonra ne mi oldu? Şenlikte bize göre çok daha iyi imkanları (salon, sponsor, para, prestij gibi) olan liseleri geride bırakıp, birinci olduk. Oyunu beş kere sahneledik, Kadıköy Halk Eğitim Merkezi dahil. Kanıma tiyatro ve sanat ateşi, burnuma sahne tozu o zamanlarda kaçmış olmalı. Öğrenim hayatımın tek bütünlemelerine de o yaz girmek zorunda kaldım, hem de fizik ve kimyadan :) ama hala zevkle hatırladığım, gurur duyduğum bir şeydir Kaplumbağalar.


Aradan neredeyse 25 yıl geçmiş, bir ömür. Belki bu yazıyı okuyanlardan yaşı bu kadar olanlar da vardır. Eskiden bu rakamlar bana da çok büyük gelirdi, babam derdi mesela “o benim 35 yıllık arkadaşımdır” ya da “30 yıldır bankada çalışıyor”, hiç düşünemezdim, nasıl ya derdim içimden, amma uzun. İşe ilk başladığımda hatırlıyorum, beş yıldır çalışanların bile öyle bir havası vardı ki, hayran olmuştum, ben ne zaman beş yıllık olacağım diye düşünmüştüm, beş yıllık olunca öyle bir havam olacağını sanarak, olmadı o ayrı, beş yıllık olduğumun sadece benden sonra işe başlayanların çoğalmasından ayırdına varabilmiştim. Ancak şimdi fark ediyorum ki, bir yerden sonra, yıllar ya da genelde zaman, artık daha hızlı akmaya başlıyor, neredeyse bir tren yolunun kenarında durduğunuzda geçen trenin rüzgarından saçlarınızın uçuşması kadar doğal ve vagonların tıngır tıngır büyük bir gürültüyle uzaklaşması kadar sıradan bir şekilde.

Niye anlattım bunu? Şundan sebep. Aradan 25 yıl geçmiş, bu büyük deneyimi paylaştığımız herkesle yollarımız o kadar zamandır ayrılmış, herkes bir büyüme/adam olma ve hayat kavgası içinde başka yerlere, belki hiç hayal etmedikleri yollara savrulmuşken; şu yeni icat malum site vasıtasıyla ben o ekipten arkadaşlarımı buldum. Biri bir oyuncak dükkanı açmış, bir kaçı tv dizilerinde yönetmenlik yapıyor, birileri gene tv dizilerinde oyuncu, oyun hocalarımızdan biri İzmir’de, o dönemde ilk gönül tıpırtılarını birlikte yaşadığımız çocuk (haha şimdi koca adam) buralarda hala. Geçtiğimiz hafta bahsettiklerimin sonuncusuyla buluştuk, 25 yıl sonrasında, geçmişten gelen hem tanıdık hem yabancı biri. Birbirimize “hiç değişmemişsin” dedik, o günlerden neler hatırladığımızı konuştuk, anıların yarısı var yarısı yok, fotograflara baktık ve onlardan konuştuk, biz çok mutlu olduk. İyi geliyor insana.




Meraklısına Not: Ömer Türkeş’in Radikal kitap ekinde yazdığı Kaplumbağalar romanı ile ilgili bir yazı için buraya tıklayabilirsiniz. Zamanı hiç geçmeyen bu tanıdık ve Milli Eğitim tarafından 100 temel eser arasına alınan bu hikayeyi, okumadıysanız okumanızı tavsiye ederim.

26 Ocak 2008 Cumartesi

ulak ibrahim gelecek

dün akşam sinemaya gittim, beni tanıyanlar Türk filmlerine verdiğim sonsuz krediyi bilirler. sonunda süper-hiper-über kahraman amerikalıların para ve kas gücüyle dünyayı kurtardıkları filmlerden çok sıkılıyorum. romantik komedileri de evde kadife koltuğumda oturarak seyretmek daha hoşuma gidiyor. bu yüzden, dün gösterime çıkan "ulak" benim için biçilmiş kaftan oldu.

Ulak filminin yönetmeni Çağan Irmak. bu popüler ismi, Asmalı Konak dizisinde yarattığı masalsı atmosferden, "Mustafa Hakkında Herşey" hakkındaki ilginç filminden ya da geçen senelerde gören herkesin gözlerini nemlendiren "Babam ve Oğlum"dan hatırlayacaksınız. sadece vcd/dvd olarak yayınlanan 7 bölümlük seri küçük korku hikayelerini de görmüş olabilirsiniz. Ulak, işte onun son filmi. geçen yıldan beri konusunu sır gibi sakladığı, yaz boyu Kilyos yakınlarına kurduğu köyde çekimlerini yaptığı film.

Önce ben filmi sevdim diye başlayacağım. bir kere, olmayan bir yerde, olmayan bir zamanda geçen fantastik bir masal olduğu için sinemamız adına özgün bir deneme. giysilerden oyuncuların rastıklı-dövmeli makyajları ve şıngırtılı harika gümüş takılarına, kurulan köydeki estetik mimariden kullanılan ışıklara kadar herşey ilginç. şiirsel görüntülerin arkasına yerleştiren müzikler de "Babam ve Oğlum"un ödüllü müziklerini yapan Evanthia Reboutsika imzalı. anlatılan masalı da çok sevdim, dinleyen kişi sayısı kadar cevabı olan bir soru soran bu masalı kesinlikle sizin kendinizin dinlemesi gerek. şimdiye dek filmle ilgili okuduğum eleştirilere göre, sinema eleştirmenleri filmin mesajını soyut buldukları ya da fazla simgesel olduğu için filmin biraz hayal kırıklığı olduğunu, "Babam ve Oğlum"un gişe başarısını yakalayamayacağını, seyircinin bu tip filmlere alışık olmadığından fazla izlenmeyeceğini söylüyorlar. göreceğiz diyorum, görün bakın ulak ibrahim gelecek, yüreğinizin karasını yüzünüze vuracak !

24 Ocak 2008 Perşembe

oraya hiç gitmedim

Kadın pencerenin önüne oturmuş, okuma lambasının ışığı altında kitabını okuyor, bir yandan da kırmızı şarabını yudumluyordu. Köpeği Eşkıya ise şöminenin önüne uzanmıştı. Arada başını kaldırdıkça evin önündeki bembeyaz basılmamış karlardan oluşan manzarayı görüyordu bahçe lambasının ışığında, uzakta ise bir gelin gibi süslenmiş ormanın ağaçları. Müzik setinden gelen Yann Tiersen’in müziği odadaki huzuru tamamlıyordu.

Birden Eşkıya başını kaldırdı, sanki bir şey duymuştu. Kadın aldırmadı, kulağına bir ses çalınmamıştı; ama Eşkıya aniden ayağa fırlayıp bir kere havladı. Kadın elindeki kitabı kapattı ve “ne oldu oğlum” dedi ona, Eşkıya ona baktı dikkatle ve ayağa kalkıp arkasını dönüp tin tin tin salon kapısına kadar gitti. Kadın gözleriyle izledi onu, kapıya vardığında Eşkıya tekrar geri dönüp baktı ve “hav” dedi gene. Anladı kadın, herhalde dışarı çıkmak istiyor diye düşündü. O da kalktı, sokak kapısına kadar gitti atkısını aldı, paltosuna elini uzatmıştı ki, Eşkıya’nın heyecanla sokak kapısını tırmalamaya başladığını gördü, şaşırdı. Hiç böyle sabırsızlık yapmazdı ki. “Tamam oğlum, çıkıyoruz şimdi” dedi sakinleşmesi için, paltosunu da giydi, kapıyı açtı. Açmasıyla birlikte Eşkıya hoplaya zıplaya koşmaya başladı, bahçe lambasını da geçti gitti, neredeyse gözden kaybolmuştu. Kadın bir an durakladı, bir tuhaflık vardı sanki, kapıyı çekti ve o da bahçeye doğru birkaç adım atmıştı ki Eşkıya’nın sesini duydu, yanına çağırır gibi. Durdu bir an, başını kaldırıp derin bir nefes aldı, kar yoktu ve hava öyle güzeldi ki, soğuğa rağmen bu tablo gibi manzaranın içinde olmanın tadını çıkardı, sonra yürümeye başladı. Bahçe lambasının ötesinde, işte orada durmuş havlıyordu Eşkıya. Birden sanki onun olduğu yerde başka bir şey de varmış gibi hissetti, adımlarını hızlandırdı. Belki bir tavşandı, ormandan gelmiş, orada donmuş kalmıştı. Köpeğe yaklaştıkça tavşan olamayacak kadar büyük bir şeyin yanında olduğunu farketti, o sırada Eşkıya onun geldiğini görünce havlamayı kesmiş, o şeklin yanına kıvrılmıştı. Yanlarına geldiğinde karların arasında yatan çocuğu görünce şaşırdı önce, hemen eğildi elini çocuğun alnına koydu, henüz sıcaktı. “Aferin oğlum” dedi Eşkıya’ya ve o yanında heyecandan hoplayarak dönp dururken dili dışarıda çocuğu kucakladı, eve geri yürüdü. Kuş gibi hafifti çocuk, uyumaya devam ediyordu, yürüken yüzüne baktı onun tanıdığı biri mi diye, ama çıkaramadı. Eve girdiklerinde ateşin yanına uzattı çocuğu, gidip buzdolabindan buz aldı tekrar yanına döndü, hiç telaşlanmadığına şaşırarak, onun ellerini yanaklarını ovmaya başladı. Ne de güzel bir yüzü vardı, nasıl gelmişti acaba buraya? O ovarken Eşkıya yanında pür dikkat durmuş izliyordu, o bile nefes almaktan korkar gibiydi. Derken müzik tam “J’Y Suis Jamais Alle” olunca, çocuk gözlerini açtı, sanki bir rüyadan uyanmış gibiydi. Şömine ateşinin ışığında ona şevkatle ve gözlerinde sevgiyle bakan kadını, yanında sessiz duran ve ona dikkatle bakan köpeği gördü, fondaki müzikle beraber öyle güzel bir tablo oluşturuyorlardı ki, öldüğünü düşündü, ağlamaya başladı. İşte o zaman kadın sarıldı ona, birlikte hafifçe sallanmaya başladılar, onun gözlerinden yaşlar akıyor, kadın ona alçak sesle “geçti bebeğim, geçti, güvendesin” diyordu.




Meraklısına Not: hayata geri dönmek için "J'Y Suis Jamais Alle"den güzel bir şarkı olamaz bence. ne zaman dinlesem yaşadığıma şükrettiğim bu şarkıyı buradan dinleyebilirsiniz.

23 Ocak 2008 Çarşamba

uykusuza masallar

hani Lost'taki desmond karakterine demişlerdi ya ekşi'de "feridun düzağaç'ın peru'da kaybolmuş kardeşi" diye; işte hem lost haftaya geri dönüyor, hem de desmond'un Türkiye'de kaybolmuş kardeşi Feridun Düzağaç'ın yeni albümü çıktı: uykusuza masallar.


seviyorum Feridun Düzağaç'ı, şarkılarını, bazen marazi gelen yalnızlığını, melankolisini. en sevdiğim Adanalı bile diyebilirim kendisine, Adana Kebaptan bile daha çok, düşünün yani... bu albümü aldım öğle arasında, sonra yemeğimi yerken dünkü ev ödevimi yaptım yani Fatoş hanıma 5 yıl sonradan mektup yazdım, yazarken çok eğlendim. işyerinde akşama kadar döne döne bu yeni şarkıları dinledim, çok hoşuma gittiler, tavsiye ederim. sonra akşam çıkınca gene dün akşamki kafede oturduk sem ile. bu sefer derse yetiştik :) bu akşam daha zevkli geçti, önce yazdığımız mektupları okuduk, ben okuyunca bir baktım grup ben mektubu okurken de benim kadar eğlendi, hoşuma gitti yahu. sonra konulara devam ettik, güçlü soru sorma egzersizleri yaptık ve seminer bitti. seminer bitti ama öyle konular konuştuk ve öyle sorular sorduk ki kendimize, bunlar bitmeyecek. neyse ki.

22 Ocak 2008 Salı

bu akşam Rumeli Caddesi



bu akşam işten çıktım, Rumeli Caddesi üzerindeki Riva Otel'in kafesine geldim, Enrico Macias'ın oturduğu masada oturdum (ismini bir plakayla çakmışlar, duvarda da gelen ünlülerin otel sahibiyle çekilmiş fotografları var), bir kadeh kırmızı şarap söyledim, çereziyle geldi, aferim. bu akşam ve yarın akşam FA Koç Akademi'de Koçluğa Giriş seminerine katılacağız Sem ile. 2 akşamda herhangi birşeye kuş konduramayacağımızı biliyorum, amacımız biraz daha fikir sahibi olmak ve biraz daha yol yordam öğrenmek, belki yeni kaynaklar bulmak. memleket zaten bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlarla yeterince dolu.


şarabımı yudumladım, güzelmiş, olgun ve dolgun bir tadı var. bayılıyorum şarap tadıcılarının söyledikleri sözlere, "efendim dilin üzerinde meyvemsi bir aroma bırakan, içimi yumuşak, olgun üzümlerden yapılmış bilmem ne şarap".. hele üretilen şarabın bağını, cinsini, hatta yılını bilenlere. "hmm bu bu 2002 bilmem neresi, o yıl üzüm pek güzel olmuştu" ya da "2001 bilmem ne, hasat o yıl az olmuştu, çok yağmur yağmıştı/güneş açmıştı, pek nadirdir"filan. bu kadar yıl bunca sıgara içtikten sonra benden tadıcı mı olur canım? ancak 3-5 Türk şarabını ayırabiliyorum ki bu da başarı sayılabilir tad alma duyusu kayışa dönmüş biri için.


Rumeli Caddesinin trafiği akşamın bu saatlerinde yaya yoğun. genelde vitrinlere bakarak yavaş yavaş yürüyor insanlar. Karaköy'deki, Beşiktaş'taki telaş burada yok, herhalde yakında yakalanacak, son anda yetişilip oh çekilecek vasıta olmadığı için. oturduğum yerden görülen ve görülmeyen vitrinlerde indirim yazıları var. "büyük indirim", "ne alırsan 10-15 YTL", "%50 indirim" filan. bunları görünce aklıma İzmir'deki uyanık mağaza geldi. birgün camında "kapatıyoruz" yazınca herkes doluşup çılgınca alışveriş yapmış. derken bakmışlar ki sonraki hafta da aynı yazı, üstelik içerideki malların biteceği de yok. meğerse adamlar mağazanın adını "kapatıyoruz" koymuşlarmış. komşu esnaf haksız rekabet diye şikayet edince de, "karrdeşim biz bu adı Ticaret Siciline tescil bilem ettirdik, ne olmuş yani" demiş mağaza sahipleri.


derken Sem geliyor, işyerlerimiz çok yakın. o da bir şarap söylüyor, seminerin olacağı yeri gösteriyorum, tam kafenin karşısındaki apartmanda. sonra konuşmaya başlıyoruz, oraan buradan şuradan ondan bundan şundan.. çerezleri atıştırıp, şaraplarımızı içiyoruz bir yandan. güzel güzel otururken Sem "saat kaç oldu" diyor, saate bakıyorum "yediii" diyorum sakin sakin, "ee seminer kaçta başlıyor?", "yedideee" dememle fırlıyoruz. herkes yerine oturmuş, biz kös kös geç kaldığımız için özür filan dileyerek giriyoruz içeriye, içimizden de gülüyoruz.


Semineri FA Koç akademi'nin sahibi Fatoş Ayvaz hanım veriyor, 15 yıl bir bankada eğitmenlik yaptıktan sonra daha farklı ne yapabilirim sorusunun peşine düşüp koçluk kavramıyla tanışmış ve İngiltere'de çeşitli eğitimler almış bir koç. bu akşam bize koçluk kavramı nedir, ne değildir, ana prensipleri nelerdir gibi konulardan bahsetti. konu aralarına serpiştirilmiş özlü sözleri hemen dosyamın yanına not aldım, bakın bazıları (niye bazıları yahu, ben seçtim, hepsi) gerçekten ilginç:

- ben yaşamım boyunca hiç çalışmadım, sadece hobilerimle ilgilendim.
bu lafı Edison söylemiş, ne şanslıymış, değil mi?
- hiç bir problem, onu üreten düşünce tarzıyla çözülemez.
bu laf da Einstein'dan. gerçekten de birşeyi çözmek için, ona başka bir şekilde bakmak gerekmez mi?
ve
-dünyada bir tek şeye nazar değmezmiş, neye biliyor musunuz? aklımıza. çünkü kimse başkasının aklını beğenmezmiş :))

bir de ev ödevimiz var, daha onu yazacağım, 5 yıl sonrası için Fatoş hanıma mektup yazacağız, 5 yıl sonraki hayatımızı ona anlatacağız. aslında iyi fikir, hadi vaktiniz varsa siz de yazın bir mektup, Fatoş hanıma olması gerekmez, kendinize, hadi bakalım düşünün, hayal edin 5 yıl sonra nerelere gelmişsiniz, neler gerçek olmuş?


Meraklısına Not: yukarıdaki fotografı cep telefonumla çekmiştim, Heybeli'den Büyükada'ya doğru bir bakış, yukarıda dolunay, yanda ada vapuru, yandan çarklı :)

Meraklısına bi not daha: koç kavramıyla ilk tanışmamızı sağlayan ve bugün çok kulağını çınlattığımız sevgili Nazlı ile ilgili yazımı eğer okumadıysanız, burayı tıklayabilirsiniz.

kardan yorgan

Meraklısına not: Yukarıdaki resim Kanadalı sürrealist bir ressam olan Rob Gonsalves'e aittir, onun bu resmini görünce düşündüklerim işte böyle bir öyküye dönüştü. Onun ilham verici diğer resimlerini görmek isterseniz buraya ve buraya tıklayabilirsiniz, ama yazıyı okuduktan sonra, lütfen.




Kapıyı vurup çıktığında, şaşkınlıktan bir an donakaldı, heryer bembeyaz karla kaplanmıştı. “hay allah” diyerek bu havada onu koruması biraz şüpheli olan eski paltosunun yakalarını kaldırdı. Ceplerini araştırdı telaşla, eldiveninin teki sol cebindeydi ama öteki yoktu, gene de şükür diye düşünerek eldivenin tekini geçirdi eline. Gözlerini kısıp yolun iki yanına bakındı, geri dönse miydi acaba? Yok, geri dönemezdi hemen. Şimdi geri dönerse bir daha bu kapıdan çıkamayacağını da biliyordu. Evin içinde, ne kadar gitmek isterse istesin, onu çeken bir bataklık vardı sanki. Oysa şu anda soğuk havaya, yağan kara ve nereye gideceğini bilmemesine rağmen kendini ferahlamış hissediyordu. “oh be bitti işte, bu kadarmış, niye bu kadar ertelemişim, neden bu kadar korkmuşum” diye düşünerek güldü, sonra derin bir nefes alıp yolun sağına dönüp yürümeye başladı.

Kasabanın bu tarafına daha önce gitmişti elbette ama şimdi karın ve içinde hissettiği ferahlığın etkisiyle her gördüğü farklı geliyordu ona. Karların küçük küçük toplar yaptığı ağaçlar, dantel gibi görünen çalılar, normalde pek de güzel bulmadığı evler gözüne bu sefer çok güzel görünüyordu. Yürüdükçe keyiflendi, hafifledi ve bir şarkı tutturdu, yürüdü. Giderek hava kararmaya ve kasabanın evlerinin arası açılmaya başladı, kasabaının sınırı sayılacak yerden sonra orman başladı yolun iki yanında. Orman, kar altında evlerden daha büyülü görünüyordu.

Yolun kenarındaki karlar ayağının altında gıcırdarken o bir yandan da geride bıraktığı evi düşünüyordu. “oh olsun” diyordu içinden, başını sallayarak. Şimdi hava kararıp da dönmeyince anlarlardı kıymetini, ona yaptıklarına pişman olup önce camlarda beklerlerdi dönmesini, sonra telaşlı bir halde yollara düşerlerdi aramak için. Annesini böyle perişan, saçı başı dağılmış bir halde onu ararken düşünmek hoşuna gitti, güldü. Oh olsundu işte, ne diye ısrar ediyorlardı onunla gece dışarı çıkmasını engellemek için? Zaten küçücük kasaba, ne olabilirdi ki? Ama annesi anlamıyordu hiç, tutturmuştu onunla görüşmeyeceksin diye. Tamam, arkadaşının bazı garip huyları vardı, bunlardan annesine bahsetmemişti bile, ama kimin yoktu ki? Böyle düşünerek yürürken iyice uzaklaştığını farketti kasabadan. Saat de iyice geç olmalıydı, yürüken üşüdüğünü de çok farketmemişti ama ayaz iyice artmıştı. Birden ormandan bir kuş öttü uzun uzun, ürktü biraz. Eldivensiz eline baktı, kıpkırmızı olmuştu, elini öyle görünce şimdi ne olacak diye düşündü, nereye gidecekti ki şimdi? Hem bu yürüyüş ona çok iyi gelmişti, hissettiği bu hafiflik ve uzaklaşmışlık da onun kendine olan güvenini yerine getirmişti, “artık gidebileceğimi biliyorum” diye düşündü, bu yüzden dönebileceğine karar verdi. Ormana baktı, sanki uzakta bir ışık seçer gibi oldu, acaba oradan kestirme bir yol var mıydı kasabaya? Vardı muhtemelen, ağaçların arasına girdi, artık giderek daha fazla hissediyordu soğuğu iliklerinde. Kar yağmıyordu neyse ki, sessizdi ağaçların arası, basılmamış karlara basmak gene de eğlenceliydi, ah bir de bu kadar üşümese ve karnı da zil çalmaya başlamamış olsaydı.. “Eve dönünce önce annemi öpeceğim sarılıp” diye geçirdi içinden, “kavga etmeyelim artık” diyecekti, “üzmeyelim birbirimizi”.. Yol birden bir açıklığa çıktı, hiç bozulmamış karlar bembeyaz, yeni yıkanmış, mis kokan yorganlar gibi seriliyordu önünde. İleride de bir evin ışıkları mı vardı ne, hayal meyal gördü. Yorgan kelimesini düşününce uyku bastı birden, yorulduğunu farketti, “azıcık yatsam uyusam bu yorganı üzerime alsam, sonra gidip o eve bakarım” dedi içinden bir ses, o da karşı koymadı, uzandı yere ve çekti bembeyaz yorganı üzerine, soğuğu hisssetmiyordu artık, hemen düş görmeye başlamasına şaşırdı.

20 Ocak 2008 Pazar

şipşak tatlı

sevgili sem, mim yazısını yazmış ya, hani şu "yapmamız gereken ama yapmadığımız kolay şeyler" üzerine. işte o yazıdaki incir tatlısını yapan benim !! hadi değişiklik olsun, size onu yazayım. az ve kolay malzemeli, üstelik hafif ve çok lezzetli, bir de şipşak yapılabilen bu tatlı ile misafirlerinizi kendinize hayran bırakabilir, hatta baştan "iki tane yeter" diyenlerin sonradan "yetmedi yahu amma cimrisin iki incir mi hesap ettin adam başı" diye sitemlerine maruz kalıp kalan krema sosuna kuru incirleri banıp banıp yiyebilirsiniz de :))

malzeme olarak kuru incir (adam başı 2-3 tane olarak hesaplayabilirsiniz), 2-3 tane çubuk tarçın, 4-5 karanfil, bir paket krema ve biraz susam gerek. gördüğünüz gibi malzemeleri kolay. önce tepesindeki sert kısmı kestiğiniz incirleri, ikiye kırdığınız çubuk tarçınları ve karanfilleri incirlerin üzerini kapatacak kadar suyla tencereye koyuyorsunuz ve kaynatıyorsunuz. incirler kuru hallerinden silkinerek çıkıp hafif tombullaşmaya ve tarçınlar mis gibi kokmaya başlıyor. suyu tam bitmeden üzerine paket kremayı döküyorsunuz ve bırakıyorsunuz biraz daha kaynasın. bu arada en küçük tavanızda susamları biraz kavuruyorsunuz. kremalı karışım biraz ısındığında, tam fokurdamadan bir tabağa alıyor ve üzerine kavrulmuş sıcak susamları döküyorsunuz. işte bu kadar. yemeğe otururken yapın ki, yemek sonunda iyice kremaya da doymuş olsun incirleriniz.

bu nefis ve pratik tatlıyı öğrendiğim Sibel ablaya çok teşekkürler, onu yaparken izlemek de tatlının nasıl bu kadar güzel olduğunu hayretle farkederken yemek de çok güzeldi. yemek bloglarında da göremedim bu tarifi, o yüzden size resmini gösteremiyorum. söz, bir dahaki yapışımda resmini çekeceğim ya da deneyen bir arkadaş yollarsa eklerim.

18 Ocak 2008 Cuma

kişisel tarihimin ilk kaçışı



bozcaada, kişisel tarihimin ilk kaçış hikayesine evsahipliği yapmış yerdir. o kadar çok o kadar çok sıkılmıştım ki, o dönemler evliydim ve herşeyden çok sıkılmıştım (anladığınız üzere sonra boşandım), birgün aniden o hafta izne çıkabileceğimi farkettim. sonra da hiç gitmediğim ama adını duyup, hakkında birkaç gazete haberi okuduğum bozcaada'ya gitmenin hiç de imkansız olmadığını. zaten yerimde otururken değil, otobüs garlarında ve havalimanlarında hep aynı duyguyu hissederim: "nereye gidiyor olursan ol, bak daha bi sürüsü var! niyetlenmene bakar! hadi koçum, kim tutar seni! değer mi daralmana, al bavulunu git nereye istersen"... neyse, küçük bir araştırma sonucu bozcaaada'ya geyikli iskelesinden gidlidiğini, oraya kamil koç'ların gittiğini, sabaha bir arabada yer olduğunu, bir tanıdıktan aldığım bozcaada'daki bir pansiyon telefonundan ulaştığım kişiden pansiyonda yer olduğunu, rezervasyona gerek olmadığını öğrenmiştim bile. o gece çantamı hazırladım, defterimi aldım, eşimin şaşkınlığından itiraz edememesinden faydalanarak sabah otobüse bindim. elimde o dönem yeni çıkmış üç aynalı kırk oda. istanbul'dan tekirdağ'a doğru giden bir otobüsteyim, elimdeki kitabı okumayı bir an bırakıp camdan dışarıya bakıyorum, gözalabildiğine ayçiçek tarlaları, rüzgarda hafif hafif sallanıyorlar. o anda şu geçiyor aklımdan: evet ya, gittim ben, bu kadarı bile yeter, şimdi dönsem bile yetecek bana.
ama dönmüyorum. geyikli'de iniyorum otobüsten, feribot saatine 3-4 saat varmış, köy kahvesinde çay içiyorum. deniz kıyısında çantama yaslanıp üzerimde kırmızı kareli elbisemle kumlara oturup denize bakıyorum, güneş ısıtıyor bedenimi, benden iyisi yok. kaçağım ya ben, kaçağım, ne güzel. feribotla adaya geçiyoruz. ada uzaktan görünmeye başlıyor ki, o ne? sapsarı, adındaki "boz"un nereden geldiği anlaşıldı, keltoşş bi ada bu. alla alla. bu adada şarap yapılmıyor muydu?...

iskelede iniyorum arabalı vapurdan, küçük şirin bir liman.fazla kalabalık yok. feribottan telefonla görüştüğüm pansiyon hemen iskelenin karşısında, tabelasını görüyorum, bi seviniyorum :) yürüyorum pansiyona, altı da balık restoranı, allaaaah diyorum içimden, konuştuğum adamı buluyorum, "ben geldim" diyorum ki geldiğim belli zaten, ama adam "aaa ben son odayı sattım yer yok" demez mi beğenirsiniz?

şimşek gibi düşünceler gelip geçiyor aklımdan: yok hayır, buraya kadar gelmişken dönemem. zaten dönmek istesem de dönemem vapur yok ancak sabaha. geceyi nerede geçireceğim?

adama bunların hiçbirini belli etmiyor, kendimden gayet emin ve şirret bir tavırla çantamın üstüne oturuyorum ve kendimi hala şaşırtan şu cümleyi kuruyorum: siz bana gelin yer var dediniz, rezervasyon gerekmez dediniz, bana kalacak bir yer bulmak zorundasınız, yoksa şurdan şurayaa gitmem.

adam şaşırıyor (hep şaşırırlar dimi. ya bigün de biri beni şaşırtsa), sağa sola telefon ediyor bişeyler konuşuyor derken içeriye ayağı tokyo terlikli şortlu gençten biri "biz evde bir oadamızı veriyoruz kiraya, isterseniz bakın" diyor. çaresiz gencin peşine düşüyorum ama gördüğüm manzara pek hoşum agitmiyor, normal bir evin bir odası, bana garip garip bakan yalınayak başıkabak sessiz çocuklar hatırlıyorum. "yok" diyorum, başka bir yer?

genç kafasını önce sallıyor sonra kaşıyor, birinden biri iyi geliyor ki "aaa stafilia var gelin bakalım" diyor. stafilia..hmm bu güzel bir isim. oraya gidiyoruz. pansiyon eski bir rum evinin odaları, tuvaletler aşağıda, lokanta hemen yanda, masada sürahiler içinde şaraplar, rüzgarda uçuşan kareli masa örtüleri, karşıda deniz, sağda solda mumlar; evet diyor içimdeki ses: işte burası.

ve bozcaada'daki 4 günümü bu pansiyonda geçiriyorum.


sonra odama çıkıyorum, küçcücük bi oda ama temiz. bir yatak, bir sandalye, tek kapılı ceviz bir dolap var. perdeler beyaz, uçları oyalı, yatak sokağa bakan pencerenin kıyısında. pencerenin önünde bir girinti var, pek severim bu girintileri, yastığı at oraya çekirdek çitleyerek sokaktan geçenlere laf at :) ilk akşam yemeğimi stafilia'nın yerinde yiyorum. yorgo dalaras çalıyor, bayılıyorum:) sanki herşey benim hoşuma gitsin diye sihirli bir el tarafından ayarlanmış gibi. pansiyon sahibi, genç yaşta emekli olduktan sonra istanbul'dan kalkıp buraya yerleşmiş bir çift, onlarla sohbet ediyorum, ne yapılır nereye gidilir diye. minibüslerle ayazma'ya gitmemi tavsiye ediyorlar önce, kale'ye de bir çıkmalı, antik kafe atlanmamalı ve bir de yatık ormanla deniz feneri-ponente feneri- ama oraya vasıta yok, vakitleri olursa birlikte gidebiliriz diyorlar bu sırada sürahiden ev şaraplarımızı içiyoruz su niyetine, ama sarhoş olmuyor insan. odama dönünce, mis kokulu bir temiz çarşafın ve kendi isteğinle gittiğin yabancı bir yerde olmanın verdiği huzurla hemencecik uyuyorum..



sonraki günler suratımda bi gülümseme ile geçti. bozcaada'nın sokaklarını arşınladım, fotograflar çektim, almayadan emekli olup oraya yerleşip dünyanın en güzel pansiyonlarından birini işleten özcan hanımla kendisinin resim galerisinde tanıştım, o sıradaki karma bozcaadalı ressamlar sergisinden bir tabloya bayıldım, orada olduğum hergün bir kez gidip o tabloya baktım ve dönüşte onu aldım. satın aldığım ilk tablo, kaçabileceğimin sembolü, yatağımın ayakucunda asılı, her sabah uyanınca ona bakıyorum. rengigül resim galerisinde çalışan çanakkaleli üniversiteli kızla arkadaş oldum, dönerken bana yazacağını söyledi, o önce mektupları yazar sonra zarfa yazarken kime olacağına karar verirmiş, ama yazmadı. odtü mezunu birkaç kafadarın işlettiği ve edebi sohbetlerin yapıldığı cafe antikte değişik şaraplar içtim, kasabanın içindeki bir yerel şarap fabrikasını gezdim, üzümler kötü kokuyordu ama şaraplar pek güzeldi. ayazma'ya gittim, uçsuz bucaksııız bir kum kumsal, adada kum kumsal olur mu? varmış işte. habbele plajına gittim. buralara kasabadan minibüsle gidiliyor ve neredeyse yarım saat tutuyor, ada epey büyük. vapurla yanaşırken görülen keltoşluğu aşınca, adanın içleri yeşil yeşil, göz alabildiğine üzüm bağı. çok şok ediciydi bunu görmek. sonra kaleye çıktım, tam limanın olduğu küçük koya bakan bir kale. biraz bakımsızdı her kale gibi, ama manzara çok güzeldi. gitmeden önceki gün pansiyon sahipleriyle yatık ormana gittik, adanın arka bölümünde deniz kıyısında bir alan, rüzgardan ağaçların hepsi karaya doğru yatık(yatay) büyümüş, çömelerek orman içine girebiliyorsunuz, bazen orada kamp yapanlar da oluyormuş. uzaktan görünen ponente fenerine baktım. ve sonra, kafam tertemiz, ruhum dingin; elimde bir tablo, bi sürü fotograf ve şaraplarla geri döndüm. ah, bir de "gerçekten istersen kaçabilirsin" hissiyle.


Meraklısına Not: yukarıdaki yazı, Temmuz 2006’da diğer blogumda yayınlanmış, noktasına virgülüne dokunmadan taşınmıştır. yazıdan geçen zaman, 2000 yılı yazıdır. Fotograflar ise buradan alınmıştır.

16 Ocak 2008 Çarşamba

daha küçük şeyler söyle


daha küçük şeyler söyle. hayat felsefesinden kaç, hayatın, olağan olayların, küçük durumların içinde dön, uç, hareket et. bir kuşu anlat sözgelimi. ama sadece bir tek kuşu. cam silen bir kadını, bir not defterini, yere düşmüş bir elli lirayı.. bu tür şeyleri çok yaza yaza, daha büyük şeyleri de daha iyi anlatma gücü kazanacaksın. bütün bir hayatı da anlat tabii, ama bir tek günü, bir tek dakikayı, bir bakışı anlatırsan daha da özlü bir şiir kıvamı yakalarsın.

cemal süreya'nın ırmak zileli'ye yazdığı bir mektuptan

Meraklısına not: yazıdaki fotograf arif aşçı'ya ait "istanbul panorama" sergisinden. nerede mi? eczacıbaşı sanal müze'de. çok dolu, çok keyifli bir site. vaktiniz olduğunda tıklayınız.

15 Ocak 2008 Salı

yeni yılın ilk mimi

yeni yılın ilk mimine sevgili artemis tarafından yakalandım 12 ocak'ta. aslında o kadar çok olmamış ama bana daha uzun süredir erteliyormuşum gibi geldi, yazayım dedim. bu seferki mim konusu enteresan. Yapmak Zorunda Olduğumuz Halde Bir Türlü Yapmadığımız Kolay İşler. düşündüm düşündüm, yapmak zorunda olup da yapmadığım işlerin neredeyse tamamının aslında zor olduğuna karar verdim :)





filmlerimi hale yola sokmak mesela. tv dolabının altında iki sıra halinde karman çorman duruyorlar. son aldığım filmleri yerleştiremedim bile. gene ayıklama yapmam lazım. ama bu zor bir iş. tüm iki rafı dök, her filmi elden geçir, otur kapaklarına bak, hatırlamaya çalış, kafanda sıralama yap, vazgeçebileceklerini ayır, seyretmediklerine hayıflan, yazılarını bir daha oku, acaba seyretmeden atsam mı diye düşün filan. baksanıza çok iş. aynı zorluğun beş katı fotograflarım için de geçerli. bir koca tekerlekli kutu aldım fotograflarım için. baskıdan aldığım zarfların içinde, varlıklarını unuttuğum bir sürü resim. aslında hediye gelen üç-beş albüme onları seçip yerleştirsem ne güzel olur. ama bu da zor bir iş. bu zorluğun master derecesi ise kitaplarım için geçerli. kitaplarım çünkü filmlerimden on, resimlerimden beş kat daha fazla.







onlar da kitaplığımda üç sıra halinde duruyorlar, aradığımı hala bulabiliyorum acayip gelişmiş yön duygum sayesinde, ama acıklı. bazen kitaplığımın karşısındaki divana oturup öööööle bakıyorum vallahi. ön sıradakiler en yeniler ya da en gözümün önünde olmasını istediklerim ya, gözlerimle okşuyorum hepsini, canlarım filan diyorum içimden (çünkü benim için zenginliğin ölçüsü istediğin kitabı, cdyi, filmi alabilmek ve zorunlu kalınca taksiye binecek kadar parası olmaktır). yeni bir kitaplık almayı da düşündüm elbet, ama yeni kitaplığa açacak yer bulamadım. görüyorsunuz, erteliyorum ama zor işler bunlar. demek ki mimin cevabı bunlar değilmiş. o halde neymiş? utansam da söylemeliyim ki, yapmak zorunda olduğum halde, bu da kolay olduğu halde en ertelediğim şey giysilerimi toplamaktır. dolabın yanında duran ütü masasına sererim üstümden çıkardıklarımı. halbuki düzgün sermeye çalışacağıma, askısına asabilirim değil mi? yok, hayır, illa duracaklar orada. sonra ani gelen bir enerji patlaması olduğunda doğrudan gider onları toplarım. bundan gayrı da dağınıklık yoktur evimde. aferim bana.



şimdi mim dalgası gereği benim de mimleyecek arkadaşlar bulmam gerek, biliyorum sevgili melih bu aralar yoğunsun ama vaktin olursa yazar mısın? bir de sevgili talis, sen ne dersin? bir de taze blogger sevgili yasemin, senin yapmak zorunda olup da bir türlü yapamadığın kolay şeyler nedir?



Meraklısına not: fotografları yazarken kalkıp çektim, herhangi bir müdahale yoktur, dağınıklığın kusuruna bakmayın demiştim di mi:))

grimm kardeşler'den bulmacalı masal


bir kaç gündür devam eden havanın güzelliği bugün yerini normal kış günlerine bıraktı, yani karanlık, yağışlı ve ayaz. kirli camlardan bakıyorum dışarıya, iç karartıcı. bir de üç-dört gündür çok acil bişeyler yetiştirmeye çalışıyoruz. mırıl mırıl müziğim çalıyor bilgisayarda, misal şu anda Thirteen Senses 'den "sixteen reasons to love you" çalıyor, sanki eski doris day şarkıları gibi, pek hoşuma gidiyor ama hala sebepleri öğrenemedim :) neyse, benim gibi içi kararanlar varsa, size Grimm Kardeşler'den bir bulmaca-masal, bakalım bulabilecek misiniz yanıtı??

Prenses gece odasında uyurken yüzüne değen bir solukla gözlerini açmış. Bir de bakmış ki, karşısında dünya yakışıklısı bir delikanlı. Masallarda öyküler uzamaz. Kızla delikanlı birbirlerine tutulmuşlar o anda. Sabaha kadar ayrılmamışlar. Gün doğmadan hemen önce delikanlı fırlayıp gitmiş. Ertesi gece de aynı şey olmuş. Delikanlı, karanlık basınca gelmiş, sabah olmadan kızın yanından ayrılmış. Nice geceler sonra gizini açıklamış: "Ben bir prensim. Büyücünün biri beni güle çevirdi. Şimdi sizin bahçenizdeki yüzlerce gülden biriyim. Sadece geceleri gerçek kimliğime bürünebiliyorum. Güneş doğmadan bahçenizdeki yerime dönmek zorundayım. Yoksa ölürüm." Prenses, bu büyünün bozulup bozulamayacağını sormuş. "Bozulabilir," demiş delikanlı. "Sabahleyin bahçeye inip güller arasında hangi gül olduğumu bir kerede bulabilirsen... Beni koparıp alacaksın. Ama benim yerime yanlışlıkla başka bir gül koparırsan, büyü sonsuza kadar bozulmaz, hep gül olarak kalırım." Güneş doğmadan gitmiş yine. Ortalık aydınlanınca prenses bahçeye inmiş. Güllere bakmış. Sonunda elini uzatıp bir gülü koparmış. Delikanlı, mutluluk içinde, karşısında belirmiş.

bulmaca sorumuz: Kız, delikanlının hangi gül olduğunu nasıl anlamış?

Meraklısına not: yazının başında yer alan tablo kanadalı çok hoş bir hanım olan jeanete jarville'e ait, işte burada onun sayfası var, incelemeye değer. ben çok sevdim, bakın en sağ yukarıya da barcelona-pencere önü resmini koydum.

14 Ocak 2008 Pazartesi

matitas


aslında bir kül tabağıdır dünya. içine bir güneş bastırılmış. amma da izmarit ha!


şu şiiri gördüm ve sabahtan beri onu düşünüyorum:
bana "bir varmış" de,
"bir varmış bir yokmuş" deme
içime dokunuyor.
bugün de böyle olsun, Can babaya selam olsun.
Meraklısına not: yukarıdaki cümle ve şiir Can Yücel'e aittir, şiir Rengahenk kitabında yer almaktadır, fotograf da benim. içinizden başka Can yücel şiirleri okumak gelirse, buraya ve buraya buyrun.

13 Ocak 2008 Pazar

kuşlar-kanatlı uygarlık


dün yaratıcılık seminerimiz göz açıp kapayana kadar çok zevkle geçen üç ayını tamamladı. sevgili akgün'ün yoğun programı nedeniyle devamının olup olmayacağı ya da yeni grubun ne zaman açılabileceği henüz belli değil.
dünkü oturumda konumuz bir filmdi, ama öyle böyle bir şey değil, acayip bir proje filmi, görülmemiş bir belgesel. ismi: kuşlar, kanatlı uygarlık (sevgili elektra, biliyorum kuş fobini, ama lütfen okumaya devam et)
uçmak, belki özgürlüğü simgelediği için, insanoğlunun en büyük rüyası olagelmiştir. fransız yönetmen jacques perrin de bu düşü görenlerden biri. ama o bizlerden farklı olarak, bu düşünü bakın nasıl gerçeğe dönüştürmüş? yaklaşık 4 yıl boyunca, içinde doğa tarihçileri, pilotlar, ornitologlar olan 500 kişilik bir ekiple, dünyanın her yerinde çekim yaparak, kuşların bazen onbinlerce kilometre (yanlış okumadınız) olan göç yollarını filme çekmiş. bunun için öyle bir çalışma yapmışlar ki, kuşların yanında uçabilmek için, onların yumurtadan çıktıklarından itibaren yanında olarak onların ana-babaları gibi davranmışlar (buna zihin doldurma tekniği adı veriliyor), ayrıca kameralara alışmaları ve motor sesinden ürkmemeleri için onlar büyürken yanlarında olmuşlar (böylece film boyunca herhangi bir bilgisayar oyununa başvurmadan, tamamen doğal çekimler yapabilmeleri mümkün olabilmiş). bu doğallık da, yönetmen Perrin'in söylediği gibi izleyiciyi filmin atmosferinin bir parçası haline getiriyor: "filmi izlerken seyirci kendini kuşlarla gerçekten de seyahat ediyormuş gibi hissetmeli. sinema izleyicisinin bu görüntüleri nasıl elde ettiğimiz sorusuna takılmak yerine bu kuşlarla birlikte dünyanın çevresinde uçtuğunu hayal etmesi aslında gayet doğal hale gelecek." ama insan zihni durmuyor, hem hayranlık içinde kuşların kanat çırpışını izliyor hem de "nasıl çekilmiş bu yahu" diye düşünüyorsunuz ister istemez.
ekip, daha sonra her kuşun kendine özgü göç yollarına gidip çeşitli araçlarla onlarla beraber uçarak çekim yapmış. örneğin leyleklerin uçuşlarını balonla, pelikanları gemiden ve kazları ise motorlu hafif bir uçakla (yukarıdaki gibi özel bir araç) takip etmeleri gerekmiş. Nerelere mi gitmişler? kutup martıları için İzlanda, turnalar için Japonya, New York'ta kazların uçuşu, Mali'de güzercinler, ibis kuşları için Vietnam, beyaz başlı kartal için Amerika Büyük Kanyon, penguenler için Antartika, iri papağanlar için Amazonlar (Peru), flamingolar için Kenya, And akbabaları için Arjantin ve Şili, kuğular için Camargue (Fransa), kırlangıçlar için Pireneler... eni konu bir dünya turu, değil mi? üstelik arada bunların geçiş yollarında Libya çölleri de var. iyi de kardeşim, nasıl yapılmış bu diye hala düşünüyor buluyorsunuz kendinizi (merak etmeyin dvd'de bir de "filmin yapılışı" bölümü var ki film kadar heyecanla ve merakla izliyorsunuz bu sorunun cevabı için).
bunlardan bahsettikten ve dvd içinde yer alan "Filmin Yapılışı" bölümünü izlemeden önce Akgün bize "böyle bir proje için ne gerekir" diye sordu. herkes ilk olarak para dedi :) elbette, böyle bir projeyi gerçekleştirmek için çook paraya ihtiyaç var. ama başka? iyi bir ekip, işinde iyi, tutkulu ve disiplinli olan insanlar. sevgi. sabır. çok detaylı bir planlama, A planı, işe yaramazsa B, hatta C planları. sonra da dedi ki: "iyi de bunlar zaten yaratıcılığın temel taşları değil mi? yani tutku, disiplin ve planlama. ilham perisi diye bir şey yok arkadaşlar, yani siz otururken aniden omuzunuza tüneyen ya da camınızı tıklatan bir ilham perisi filan yok; ancak siz yeterince emek verir çalışırsanız, tüm taşları yerine oturtan ve birşeyi yaratmanıza yarayan bir enerji var sadece."
Meraklısına not: lütfen bu filmi seyredin, çocuklarınıza seyrettirin, gerçekten çok olağanüstü bir yolculuğa şahit olacaksınız. film ile ilgili bilgilere buradan (ingilizce), buradan ve buradan (Türkçe) ulaşabilirsiniz. ayrıca film boyunca çok etkili ve inanılmaz bir müzik de size eşlik edecek, çünkü Nick Cave (hastasıyız kendisinin) ve Robert Wyatt yapmış. buradan Nick Cave'nin "to be by your side" şarkısını filmden nefes kesen görüntülerle dinleyebilirsiniz. filme ait güzel bir fragman ise burada (diğer bölümlerine aynı sayfadan ulaşabilirsiniz) ve bir de burada, lütfen izleyin.
Meraklısına 2. not: en uzun mesafe ile göç eden kuş; kuzey yarım kürenin yüksek enlemlerinde geniş bir alanda üreyen kuzey kutbu kırlangıcı (sterna paradisaea)'dır. Antartika sahilleri boyunca ilerleyerek güneye doğru uçar. öyle ki Kuzey Denizi ile Antarktika arasındaki gidiş gelişte 36.000 kilometre gibi olağanüstü bir mesafe kateder.
Meraklısına 3. not: film 2002 yılında "en iyi belgesel" dalında Oscar'a aday oldu ama Michael Moore'un "Benim Cici Silahım"a ödülü kaptırdı.

11 Ocak 2008 Cuma

Nazım memleketine eşyalarıyla dönüyor

sevgili egemavisi, son yazısında Yapı Kredi Kültür Merkezi Sermet Çifter Salonu'ndaki “Bir Fotoğraf Camı / Çektiği ve Çekemediği Fotoğraflarıyla Sabahattin Ali” sergisinden sözediyor, o bitince de haftaya cumartesi aynı yerde Nazım sergisi açılıyor. beni heyecanlandıran bu haberi aynen alıntılıyorum:

Nâzım memleketine eşyalarıyla dönüyor

Nâzım Hikmet, ilk kez sergilenen kişisel eşyaları, özel belgeleri ve elyazmalarıyla, Yapı Kredi Kültür Merkezi Sermet Çifter Salonu’nda memleketinin insanlarıyla buluşacak.

19 Ocak – 22 Mart tarihleri arasında açık kalacak “Şehrime ulaşamadan bitirirken yolumu…” / Nâzım ve Vera, Moskova’dan İstanbul’a başlıklı sergi, Nâzım Hikmet’in eşi Vera Tulyakova’yla paylaştığı ve yaşamının son yıllarını geçirdiği Moskova’nın 2. Pesçannaya Sokağı’ndaki evinden getirilen çok sayıda özel eşyayı şairin sevenlerine ve edebiyat meraklılarına sunacak.

BAHTİYAR OL NÂZIM
Nâzım Hikmet’le Vera Tulyakova’nın bilinen bazı fotoğraflarına yansıyan kıyafetlerinden örnekleri de içeren ve Nâzım Hikmet’in Moskova’daki dünyasını, ilk kez sergilenen özel eşyalarıyla İstanbul’a taşıyan sergi, büyük şairin yaşadığı mekâna dair ilginç ayrıntıları izleyicilerle buluşturacak. İzleyiciler, bu eşyaların/giysilerin çiftin yaşamında nereye denk geldiğini ve günlük hayatlarının neresinde durduğunu, YKY’nin bu ay yayımlayacağı Vera Tulyakova imzalı Bahtiyar Ol Nâzım adlı kitaptan alıntılanan metinlerden takip edebilecekler. M. Melih Güneş’in küratörlüğünde hazırlanan ve Sadık Karamustafa tarafından tasarlanan sergi, Vera Tulyakova’ya ait bazı kişisel eşyaları da kapsıyor.

PESÇANNAYA SOKAĞI’NDAKİ EVİNDEN İSTANBUL’A NAZIM...
Sergi, Nâzım Hikmet’i sabahlığından pijamasına, yeleklerinden takım elbiselerine, cüzdanından telefon defterine, oyuncaklarından plaklarına, çoğu ilk kez sergilenen fotoğraflarından evlilik cüzdanına, üzerinde özel notları da bulunan 1963 yılı masa takviminden mektuplarına, daktilosundan kalem kutusuna, elyazmalarından bavuluna, imzalı kitaplarından banka hesap cüzdanına uzanan eşyalarıyla, Pesçannaya Sokağı’ndaki evinden İstanbul’una getiriyor. Bu eşyalara, Vera Tulyakova’nın elbiseleri, şapkaları, ayakkabısı, seyahat çantası ve şairin ölümünden çok sonra gerçekleştirebildiği İstanbul gezisinin fotoğrafları ile yatak odalarının perdesi eşlik ediyor.

MOSKOVA’DAKİ SON YILLAR
Küratör M. Melih Güneş, sergiyle ilgili düşüncelerini şu sözlerle açıklıyor:“Bu sergiyle olanaklar elverdiğince, Nâzım Hikmet’in Moskova’daki son yıllarının dünyasını, büyük ustanın ‘hasret gittiği’ İstanbul’da, İstanbullularla buluşturmaya çalıştık. Nâzım Hikmet ve Vera’nın birlikte yaşadığı evde bulunan eşya ve belgelerin sergilenmesi genel ilke olarak kabul edildi. Sergide Vera’nın kullandığı, Nâzım’ın etkisini taşıyan bazı giysiler ve eşyalar da yer alıyor. O eşyalar ki, ak yakalı kara paltodaki “kocaman sedef düğmeler” gibi Nâzım Hikmet’in sanatının da içine girmişti.”

NÂZIM HİKMET’İN GİYSİLERİNİ, NÂZIM’SIZ GÖRMEK...
Vera Tulyakova’nın kızı Anna Stepanova da, Vera’nın Nâzım Hikmet arşiviyle ilgili şu bilgileri veriyor:“Nâzım’ı seven ve onun nasıl yaşadığını öğrenmek isteyen insanlar, ölümünün ardından annemi ziyaret ettiler. Nâzım’la ve Nâzım hakkında konuşmak annem için önemliydi. (…) Evde Nâzım Hikmet’in ayak seslerini işitip, bir şekilde onun evde yaşamayı sürdürdüğüne inandığı için çalışma odasıyla, konuk odasını hemen hemen hiç değiştirmemişti. Vera, sadece evi değil Nâzım Hikmet’in arşivini de korudu. Sadece, mezarına anıt taşını koydurabilmek için bazı evrakları Edebiyat ve Sanat Devlet Arşivi’ne bedel karşılığı vermek zorunda kaldı. (…) Nâzım Hikmet’in arşiviyse eskisi gibi korunmakta. (…) Vera, Nâzım Hikmet’in kişisel eşyalarını da sakladı. Onların durduğu bavulu çok ender açardı. Yıllar geçse de annemin özlemi hiç azalmadı, Nâzım Hikmet’in giysilerini, Nâzım’sız görmek hep acı verdi ona.”

Haber: http://www.ntvmsnbc.com/news/432233.asp

Ayrıca bugünkü Radikal gazetesinde de yayınlanan haber burada.

Açık olduğu saatler: Hafta içi 10:00 - 19.00, Cts. 10:00-18:00 / Pz. 13:00 – 18:00

Dikkat ! Bu salondaki sergiler etkinlik saatinden 45 dakika önce ziyarete kapanmaktadır.

Adres: Yapı Kredi Kültür Merkezi, İstiklal Caddesi, No: 161-161A, Kat: 134433 Beyoğlu, İstanbul

10 Ocak 2008 Perşembe

anlayamadığım şeyler

olacak iş değil, dün çakmağım patladı. bomm diye. valla. vladimir aradı cepten, ben de bir sigara alıp kulağımda telefonla çay ocağına gittim. konuşurken sigaramı yaktım, çakmağı da hırkamın cebine koyuyordum ki pat-bom diye bişey oldu. yere mi düşürdüm diye baktım, yok, benim çakmak koridorda neredeyse 3 metre uçmuş, ikiye ayrılmış yatıyor. koşup kat görevlimiz geldi, "abla n'oldu" dedi, dedim "çakmak patladı". bir süre öyle boş boş yerdeki parçalara baktık. "nasıl ya" diye düşüne düşüne, vladimir'e olayı naklen anlattım. bu tarihi ana naklen şahit olan bir insan artık o, artık eskisi gibi değil, bambaşka biri :) işte bu çakmağı aldım eve getirdim, fotografını çektim, bakın işte burada.



yazımı okuyan fizikçiler ya da bilimadamları olursa lütfen izah ediversinler, şu masum çakmaklar patlar mı yahu, niye patlar? yoksa bu gene benim bahtsız bedeviliğimle ilgili bir olay mıdır? benzin istasyonunda ya da şarjdayken (bir kere de bir çinlide gömlek cebinde) patlayan sahte cep telefonu pili duymuştum, ama çakmak duymadım valla (görüldüğü gibi dünyanın değişik yerlerindeki bahtsız bedevi kardeşlerimi de takip ediyorum). ben üniversite yurdunda merdivenden yukarı düşmüş bir insanım. evet, yukarı düştüm. merdivendeki kırmızı halı basamakların kenarlarında yer yer kalkmış ve aşınmıştı. telaşla çıkarken bu kalkmış yerlerden birine ayağım takıldı ve ben üç-dört basamak kadar yukarı kapaklandım. bir yerime bişey olmadı ama sonra farkettim ki sağ el yüzük parmağımdaki yüzük yamulmuş, normal bir "O" iken ovalleşivermiş, zor çıkardık parmaktan. hatta o olmasaydı merdivende yukarı düşüp sağ el yüzük parmağını kıran ilk Türk olarak tarihe geçecektim.

pazartesi sabahı da vapurda bir baktım arka açıkta (tribün gibi oldu di mi) iki sakallı cüppeli adam martılara ekmek atıyorlar.



yanlarındaki torbada bulunan ekmeği valla kadıköy'den karaköy'e gelene kadar bitirdiler. martılar da çığlık çığlık (leeek leeeek leeeek) pikeler yaparak, birbirlerinin üstünden altından atlayarak, zaman zaman atılmasını beklemeden adamın elinden bizzat alarak yol boyu bizi takip ettiler. arka açıktaki tüm yolcular da martıları seyretti. sonra acayip bişey oldu. adamlar ekmek bitince ellerini iki kere çırptılar ve bu martı çetesi de pırrr kayboldu, uzaklaştılar, bir daha ne vapura yanaşanı oldu ne leeek leeek edeni. adamlar da cüppelerini toparlayıp etrafa bakmadan çıkıp gittiler. okudular mı üflediler mi ne yaptılar anlamadım.

anlayamadığım şeyler bunlardan ibaret değil tabii, misal bu sabah motordan inerken kaptanın makamına baktım. ön bölümde kumandalar, göstergeler, dümen, kollar filan tamam; karşı tarafa ise oturma takımı ve sehpalar koymuş adam. olabilir. camın önünde de mavi bir defter ile şarkı söyleyen balık vardı. mavi defterin üzerinde "gemi hareket kayıt jurnali" yazıyordu. böyle bir defterin adı neden jurnal olur mesela bunu anlayamadım. "gemi hareket kayıt defteri" aynı hissi vermiyor mu? ya o şarkı söyleyen balık nedir yahu? görmüşsünüzdür, hani duvara asılacak bir dikgörtgen pano düşünün, üzerinde koca bir balık var.


düğmesine basınca hareket edip, ağzını açıp kapayıp kuyruğunu çırpıyor. bunun adı meğerse "big mouth billy bass"mış (koca ağız billy bass), nette araştırınca öğrendim (bunların geyik kafası şeklinde olanları da varmış, şükür görmedim henüz). söylediği şarkılar da "Don't worry be happy" ve "take me to the river" miş. bizim kaptanınki ne söylüyordu merak ettim, acaba Türkçesini de yaptılar mı ki? neyse, bu yazı gününüzün neşesi olmuştur umarım, koca ağız billy'nin dediği gibi, don't worry be happy efendim.


Meraklısına not: Koca Ağız Billy'i şarkı söylerken görmek isterseniz burada bir videosu var, filmdeki kediye dikkat, deli oluyor hayvancaaz :)) bu acayip alet ayrıca gittigidiyor.com'da 19 yetele'ye satılıyor. kültür hizmeti dediğiniz bu kadar olur yani :)

9 Ocak 2008 Çarşamba

hırsız

sene 2005 ya da 2006 olmalı. yaz iznimi almışım, bir haftalığına güneye gidiyorum. ama önce İzmir'de bir gece kalıp, orada arkadaşım Nazo ile buluşacağım, sonraki gün birlikte yola devam edeceğiz.

evden irice bir spor çanta, bir de ufak yol çantası ile çıkıp Kadıköy'deki otobüs acentasına gidiyorum. geceyarısı. gece 12'de binince sabah 8'de İzmir'de oluyorsun, nefis. otobüs, yolcuları Kadıköy'den toplayacak, acenta kalabalık, yüzüne şimdiden tatil mutluluğu ve "aman aman hemen acil eğlenmem lazım" telaşı vurmuş insanlarla dolu. iri spor çantamla ufak yol çantasını içeriye, kapı girişine bırakıp kapının önüne çıkıyorum. Rıhtım Caddesi gene hareketli, güzel bir yaz gecesi. kapının önündeki basamağa oturuyorum, etraf epey kalabalık, konuşup gülüşüyor insanlar, ben arada bir dönüp içeri çantalara bakıyorum oradalar, etrafa bakınıyorum dönüp içeri bakıyorum oradalar, "dur bir sigara yakayım" deyip kocaman kırmızı rugan çantamın içinden sigaramı çakmağımı arayıp bulup sigaramı yakıp içeri bakıyorum ufak çantam yok!!!

o sırada, karşıya geçen, bir elinde benim çanta bir elinde başka bir bavul taşıyan beyaz gömlekli birini görüyorum. ayağa fırlayıp bağırmaya başlıyorum: "hırsız!! çantam!! orada!! eşşoğlueşek!!".. bağırtıma içeriden de birileri fırlıyor, biri "bavulum oy" diye çığlık atıp koşmaya başlıyor yanımsıra, ben de çünkü bir elimde sıgara, omuzumda kocaman kırmızı rugan çanta, koşuyorum. Rıhtım Caddesi'ni iki adımda filan geçtim sanırım. beyaz gömlekli şahıs ise hiç telaşlanmıyor, arkasına bile dönmeden hafifçe eğilerek 2 çantayı da yere bırakıp karanlıkta bir yerlere kaçıyor. biz gidip çantalarımızı alıp geri dönüyoruz. bavulu gözünün önünden götürülen genç adam bana teşekkür ediyor, hiç farketmemiş nasıl olduğunu. acentaya dönünce bizim muzaffer kafile, takdir eden güğlümsemeler ve "geçmiş olsun"larla karşılanıyoruz. sonra otobüs geliyor, binip İzmir'e gidiyoruz. sabah Nazo beni garajda karşılıyor, "nasıldı yolculuk, olay var mıydı" diyor, "ohooo" diyorum "olay benim göbek adım, daha yolculuk başlamadan neler oldu neler"...

hala Rıhtım Caddesi'nde o acentanın önünden geçerken aklıma gelir gülerim. valla adama eşşoğlueşek diye bağırdım ya.

8 Ocak 2008 Salı

Auster, duman ve gerçek hikayeler


dün gece SMOKE filmini izledim, yıllar önce izlediğimde de beğenmiştim ama o kadar da iz bırakmamıştı bende, herhalde bu kadar Auster okumamış olduğumdan. Paul Auster'in senaryosu, filmde yer alan karakterlerin ismini taşıyan beş bölümden oluşuyor. öyle çok aksiyonu olmayan, küçük detaylarla örülmüş, Auster'in dantel gibi işlediği insani hikayeler anlatan güzel bir film.

Mayıs 1999'da National Public Radio yapımcıları Paul Auster'i arıyorlar ve ona hikayeler okuyacağı bir program yapma teklifi getiriyorlar. O ise yazmakla çok meşgul olduğunu düşünerek teklife pek sıcak bakmıyor önce, akşam yemeğinde gene kendisi gibi yazar olan eşi Siri'ye anlatıyor öneriyi ve eşinin aklına ilginç bir fikir geliyor: "dinleyicilerin sana kendi hayatlarından gerçek yaşanmış hikayeler yollamasını isteyebilirsin" diyor, "bu hikayelerden de ilgi çekici olanlarını programda okuyabilirsin". bu fikir Auster'in de aklına yatıyor ve National Story Project bu şekilde başlıyor, kısa zamanda dörtbine yakın hikaye geliyor programa (yoksa yağıyor mu demeliydim). ve Auster bunları tek tek inceleyip seçerek programında sesli olarak okuyor. aralarında öyle ilginçleri var ki, bu hikayelerin radyoda okunmakla kısıtlı kalmaması için, kendisine gönderilen bu hikayelerden seçtiklerini "True Tales of American Life" adıyla kitaplaştırıyor. kitapta "hiçbirşey hayat kadar şaşırtıcı olamaz" sözünü doğrulayan, farklı başlıklar altında toplanmış, irili ufaklı 180 tane hikaye var. şimdi bu kitabı okuyorum. geçen hafta da yeni yıla özel hediye paketi ambalajıyla yayınlanan "Auggie Wren'in Noel Hikayesi"ni okumuştum (ki Smoke filmini görenler, filmin sonundaHarvey Keitel'in Wiiliam Hurt'a anlattığı hikayeyi ve filmin sonunda isimler akarken arka planda oynayan siyah-beyaz hikayeyi anımsayacaktır). Auster okumak iyi geliyor insana, deneyin hak vereceksiniz.


Ah bir de küçük hikaye vardı filmde, onu anlatmak isterim size. Sir Raleigh İngiltere'ye tütünü getiren adam. zaman, 1. Elizabeth'in kraliçe olduğu dönemler yani 1600 yılları. Sir Raleigh ile kraliçe çok yakınlar, birlikte oturmuş tütün içerlerken bir iddiaya giriyorlar. Sir Raleigh dumanın ağırlığını ölçebileceğini söylüyor, kraliçe ise bunun mümkün olmadığını. Sir Raleigh gülümsüyor ve cebinden bir puro çıkartıyor, önce bunu terazide tartıyor. sonra keyifle tüttürüyor purosunu, külleri de terazinin kefesine silkeliyor. derken puro bitince izmariti de kefeye koyup tartıyor. "aradaki fark dumandır" diyor.


bu arada bana True Tales of American Life kitabından bahseden sevgili Vladimir'e teşekkürler.

Meraklısına Not: Mayıs 2007'de sevgili Rehavi de bu filme ilşkin bir yazı yazmış, buradan okuyabilirsiniz. Auster'in "Brooklyn Çılgınlıkları" kitabı üzerine bendenizin yazdığı yazı da burada. yukarıdaki fotografı bulduğum site "duman fotograflama" üzerine çalışan bir bloggerın, www.lumendipity.com/blog/ adresinde, ilginizi çekebilir.

6 Ocak 2008 Pazar

"koç"um benim


dün yaratıcılık seminerimizde öncekilere hiç benzemeyen çok farklı bir deneyim yaşadık. konuşmacımız bir yaşam koçu olan Nazlı Çetinok Arun'du. olumlu enerjisi üzerinden buğu gibi yayılan Nazlı hanım, bize hayatının seyrini ve koçluğu anlattı. koçluk (coaching) kavramı ülkemizde 3-5 yıldır konuşulmaya başlanmış yeni bir kavram. daha önce bu konuda çeşitli makale ve kitaplar okumuş olmama rağmen, bir koçluk programına katılmışlığım ya da bir "koç"la tanışmışlığım yoktu. gerçi Nazlı ile tanışınca, bir "koç" olduğunu söyleyince sevgili Vladimir'in devirdiklerine benzer bir çamı ben de ona "vay koçum benim" diyerek yaptım. dakika bir gol bir. hay Allah, utandım gene şimdi. neyse, Nazlı buna aldırmadı, güldü hatta (belki onun da içinden benzer şeyler geçmişti ilk duyduğunda ya da alışıktı). iki saat boyunca bize radyocu bir ailede büyümekten, üniversitede okuduğu Rehberlik/Psikolojik Danışmanlık bölümünden ve üniversite dergisinde yaptığı gazetecilik çalışmalarından, sonra bir bankanın eğitim biriminde 3 yıl uzman olarak çalışmaktan, ardından bir kız-bir erkek ikiz çocuk annesi olmaktan (onların doğumunu anlatırken ellerini iki yana açıp "yaşasın, işte benim kankalarım geldi artık yalnız değilim diye düşündüm" demesi beni çok etkiledi, hiç böyle bir annelik tarifi duymamıştım doğrusu, ama çok hoştu), evde gene bağımsız olarak dergi ve gazetelere yazı yazmaktan, sonra reklam yönetmeni olan ikinci eşiyle tanışması (Özdemir Asaf üzerine hazırlaması gereken bir yazı için onun oğluyla konuşması gerekiyormuş, Olgun Arun) ve onunla evlenmesinden, ardından eşinin ilk uzun soluklu çalışması olan Tramvay filminin düşünce aşamasından bitim aşamasına kadar her aşamasında yanında ve içinde yer aldığı sinema filminden ve sinemacılıktan (burada onun yaptığı gibi, bu ülkede bu sektörde emek veren herkese saygılarımızı yollayalım), sonra koçluktan ve şimdi yaptığı işin özelliklerinden bahsetti.


biri hayatta yaptığı şeylere bakıp "maymun iştahlılık mı bu" dedi, o da "hayatınız için yaptığınız şeylerde belki maymun iştahlı olmak iyidir, sonunda neyin sizi en mutlu ettiğini bulmanız için" diye cevap verdi. ardından herkesin kendinde bir armağan ile doğduğundan, ama bunu bulmaya ve işlemeye fırsat bulamadığından konuştuk. sahi neydi acaba benim armağanım? öyle ya, herkesin herşeyi en iyi yaptığı bir dünya olamaz, öyle değil mi? bize sahip olunması doğal gelen ve herkeste olduğunu düşündüğümüz, çok kolay olduğunu sandığımız bir takım şeylerin aslında bazıları için ne kadar zorlayıcı olduğunu farkettiğiniz olmadı mı? hala geç değil, nefes alıyorsak bitmemiştir, düşünelim bakalım armağanımız nedir, onunla ilgili neler yaptık bugüne kadar?


koçluk ise, bir psikiyatr ya da psikologtan, bir terapistten farklı olarak, geçmişe yönelik çözümlemeler yapmak yerine, bugünkü sorunlara ve geleceğe yönelik bir iş. karşısına "hasta" değil "müşteri" olarak gelen kişinin anlattığı sorun veya durumlara ayna tutan biri. herhangi bir tavsiyesi ya da yönlendirmesi yok, sadece kişinin kendi içinde sorunu ile beraber varolduğunu bildiği çözümleri onda açığa çıkarmaya yönelik bir iş. bu işi yapmaktan çok zevk aldığını söylüyor, çok iyi bir dinleyici olup tam yerinde en doğru soruları yöneltebilmenin öneminden bahsediyor. kişinin geçmişte takıldığını belki farketmiş belki farketmemiş olduğu olaylara başka bir gözle bakmaya yardımcı olduğunu anlatıyor, tamamen bir hayata bakış değişimi yani. bu dönüşüme de kişinin kendi değerinin bilincine vararak ulaşabildiğini ekliyor. tekrarlanan her şeyin 18 gün boyunca yapılması halinde alışkanlık haline gelebileceğinden bahsediyor.


konuşma sonrası şaşılacak şekilde iyi hissediyorum kendimi, bu konuşmaya birlikte katıldığımız sem'le dönüş yolunda onun anlattıklarından konuşuyoruz. "her eve bir koç lazım" diye bağlıyoruz :) kadıköy'e gidip çiya'da lahmacun, zahter salatası ve topik yiyoruz.


bu arada bizim yaratıcılık semineri haftaya bitiyor, çok üzülüyorum. üç aydır her haftasonu böyle değişik deneyimler yaşamak çok iyi gelmişti doğrusu.

4 Ocak 2008 Cuma

yüzüncü

Al işte, kaç yaşına geldin hala kahve köşelerinde, ellerinle yüzünü gizlemeye çalışıp omuzlarını titretmeden ve burnunu çekmeden ağlıyorsun. Etrafta gören var mı diye bakıyorsun ıslanmış gözlük camlarının arkasından, sonra çantanda mendil arıyorsun, o karışıklıkta bulmak mümkün mü ki? Bir bakıyorsun ki çantandaki tek mendil paketinin içindeki mendiller naylonlarından sıyrılmış çantaya dağılmışlar. Kiminin üsrtünde tütün tanecikleri, kimi de nereden olduysa kara kara lekelenmiş.. küfrediyorsun içinden, en temiz gibi görüneni alıp içini açıyor sonra burnunu temizliyorsun sessizce. Ama bunun görünüşü kurtarmadığını biliyorsun, burnunun ucu kızarmış olmalı, ağlayınca hep kızarır. Onu düşününce de titrer. Titrer mi hala? Deniyorsun, titremiyor. Oysa onu sevmeye ilk başladığın günlerde nasıl titrerdi, değil mi?

Sen ise İstanbul’un keşmekeş trafiğinde, şirket otomobilinin direksiyonundasın. Kafandaki karışık düşünceleri sadece etrafa küfretmek için bölüp, durmadan sigara içerek gidiyorsun. Hayatın berbat, arada kendine acıma krizlerine giriyorsun. Evlisin, üç çocuğun var, iki kız bir erkek. Erkek olan daha birbuçuk yaşında. Şu anda üç yıldır birlikte olduğun ve öncesinde iki yıl körkütük aşık dolaştığın sevgilinle beraberken doğdu oğlan. Zaten kız da eşinin hamileliğini duyunca çıldırmıştı, ama sen ondan baskın çıktın çıldırmakta, yerlerde dizlerinin üzerine kapanıp elinde baba yadigarı gümüşlü tabancan kendini vurmak istediğini söyleyip ağladın soluksuz kalıp titreye titreye uyuyana kadar. Kız dayanamadı tabii, affetmiş gibi yapmaya başladı. Biliyorsun eşşeklik senin yaptığın, kız yerden göğe haklı, ama ne yapalım oldu bir kere. Oğlanın doğduğunu da kıza söyleyemedin bu yüzden, ertesi gün de kalp krizi geçirip ölümün eşiğinden döndün, bir hafta hastanede yattın. Kızı hastaneye çağırdın gene de, karın başka bir hastanede yeni doğmuş bebeğiyle yatıyordu, sense başka bir hastanede, o yanındayken tanıdıkların geldi, onu da herhangi biri sandılar, sohbet olsun diye konuşurken “yoksa oğlanın heyecanından mı oldu” diye şakalaştılar güya. İyileşip çıktın hastaneden ama hep kendine dikkat etmen gerekiyormuş artık, ne demekse. Sonraki günlerde en güvendiğin iş arkadaşın, senden aldığı hatır çeklerini tefecilere, mafyaya kırdırdığını sonradan öğrendiğin arkadaşın, aniden ortadan yok oldu. Önce işini kaybettin, sonra paranı ve itibarını.. derken eve hacizler gelmeye başlayınca alıp iki kızı, bebeği, hanımını annene taşındın. Kadıncağız, bir yıl olmuş babanı kaybedeli, yalnız yaşıyordu, yüklendi sizi de. Şimdi hala annendesiniz, mahkemeler devam ediyor. Sana parasal destek olan başka bir arkadaşının yanında ona yardım için çalışmaya başladın. Hem cep harçlığını veriyor, hem bankalara olan taksitlendirilmiş borçlarını ödüyor, helal olsun. Kızla da hala berabersiniz ama artık işe başladığından beri ya geç ya da çok yorgun dönüyorsun, pek görüşemiyorsunuz. Annenin de etkisi var tabii, eskiden kıza gidip kalırdın geceleri, artık kalamıyorsun. Her gece gene de ona gidiyorsun, bir çay içip yüzünü görmek için. Son zamanlarda farkındasın bir kopukluk var, artık seni eskisi kadar çok aramıyor, öpmüyor, güzel sözler söylemiyor, sarılmıyor. Çok korkuyorsun, korkunun da bir faydası yok biliyorsun ama. Ellerin buz gibi oluyor onun seni bırakabileceğini düşününce, dişlerini sıkıyor bir yumruk atıyorsun direksiyona, bir sigara daha yakıp hırsla çekiyorsun içine.


Ah keşke kendisi anlasa diye hıçkırıyorsun yeniden, nasıl olacaksa diye ekliyorsun peşinden acı acı. Kaç gündür eve geç gidiyorsun, alışık değil böyle üstüste çıkmalarına, şaşırıyordur herhalde. Dün gece de güya kısa program diye çıkıp, geceyarısı döndün eve; dönerken de içinden dönmemek geldi o ayrı, sabahın köründe kalkıp işe gitmek olmasa.. kapıyı açınca evi dinledin, bunu hep yapıyorsun, sanki sen yokken eşyalar kendi aralarında konuşup oynaşıyorlar da sen kapıyı açınca susup eski yerlerine koşuşup yerleşiyorlarmış gibi. Yalnız yaşamak böyle garip yapıyor insanı işte. Yakında kendi kendime ya da eşyalarla konuşmaya başlarsam tam olacak diyorsun içinden. Evde çıt yok, ama lavaboda dibinde azıcık çayı ile bir çay fincanı sana bakıyor kocaman gözleriyle. O zaman anlıyorsun ki gelmiş demek, beklemiş. Şaşırarak üzülmediğini farkediyorsun. Aşkın karşıtı nefret değil, kayıtsızlık. Sahi sen ondan vazgeçmeye ilk ne zaman başlamıştın? Ne kadar uzun sürdü fakat.. onu görmediğin zaman hayata, ona, basiretsizliğine kızmak kolay. Geçen gece iki yıl önce yazdığın birşeyi okuyup gene aynı acıyla gözyaşlarına boğuldun. Beden bir süre sonra ruhun çektiği acılara karşılık vermeye başlıyor. Sen o zamandan beri düşünmedin belki bir daha ama geçen gece bedenin hatırladı; ağlarken insanın soluğunun kesilebileceğini, battaniyeler altında, ateşler içinde dişlerinin takır takır birbirine vurabileceğini ve tir tir titreyebileceğini. Sanki o geceymiş gibi hissettin hepsini yeniden, sanki az sonra yanına gelip “seni böyle görmeye dayanamıyorum, ölmek istiyorum” diye ağlayacakmış gibi. Bundan üç gün sonra ortak bir arkadaşın doğumgününe gidecekmişsiniz galata köprüsünün altında ve herkes gülüşüp konuşurken siz masada karşılıklı birbirinize bakıp tek söz etmeden ağlayacakmışsınız gibi. Ya da sen daha ağladığını farketmeden motorda, vapurda, otobüste, minibüste, işyerinde masanda, yolda yürürken kendi kendine yaşlar gözlerinden akmaya başlayacakmış gibi. Sahi sen hayatında bu kadar ağlamamıştın hiç. Ne oldu yani, unuttun mu sen şimdi, bağışlamış mısın yani? Hadi be. Gündüz herşey kolay, sen geceden haber ver. Bazen katran gibi sarar insanı, yapış yapış, insanı dibe çeker. Ne düşünsen eline, üstüne bulaşır. Gündüz düşündüklerin ne kadar mantıklı olsa da, hepsi geceleri domino taşları gibi yıkılır kilometrelerce. Yatsan uyuyamazsın, birşey yapmaya kalksan tat alamazsın, ağlasan kanamazsın. Katran gibi sarar insanı, yapış yapış, gece. Çareler uzak görünür, sen ise koskoca evrende bir hiçsindir. Her yerin sızlar, yatarsın.. sabah olur, neyse ki güneş doğar. Dönersin kendine. Ne kabus geceydi dersin. Gündüz kolay geçer, günışığı oynaşır her yerde, insanlar telaşla yapacakları birşeyler varmış gibi, bunlar çok mühimmiş gibi, dünyayı kendileri döndürüyormuş gibi oradan oraya gider gelirler, bakarsın. Ayrıklığın ayrıcalık değildir, bilirsin. İşte şimdiki gibi, kafede burnunun ucu kırmızı, yaşlı gözlerle otururken olduğu gibi. Saate bakıyorsun, öğle tatili bitmek üzere, kalkıp hesabı ödeyip yürüyorsun. Hala aklında düşündüklerin, ayakkabılarının ucuna bakarak yürüyorsun. Hafif yağmur atıştırıyor, yollar ıslak, karşıdan son hızla gelip köşeyi durmadan dönmeye niyetlenmiş bir arabayı farketmiyorsun. Son duyduğun bir fren ve çarpma sesi, son hissettiğinse içinin nihayet boşaldığı ve artık acı duymadığın oluyor. Arabadan telaşla fırlayan adamın yere attığı sigarayı, yanına çömelip elleri başının arasında ağlamaya başladığını da görmüyorsun, çünkü sen o sırada beyaz ışıklarla yıkanıyorsun.

3 Ocak 2008 Perşembe

yılın ilk karı


yılın ilk karı yağıyor. lapa lapa değil, hızlı hızlı uçuşuyor beyaz tanecikler, yerler ıslak, herhalde tutmaz bu gidişle. işyerinden öğle arası için çıktığında, penceresinden daha önce görmesine rağmen karın yağdığını, şaşırdı yeniden. oysa tam mevsimi. birden çocukça bir neşeye kapıldı, diliyle bir kaç tane kar tanesi yakalamak geldi içinden, ama işyerinin önünde olduğunu hatırlayıp vazgeçti. ah şu kalıplarımız. akşam eve giderken yaparım diye güldü, sanki akşam da böyle güzel yağacağının garantisi varmış gibi. hayatta ne çok şeyi telafisi olacakmış gibi ertelediğini, bir türlü verdiği kararları bile uygulayamadığını, hep aynı hatayı sanki yeniymişçesine nasıl yapmaya devam ettiğini düşündü, içi sıkıştı. 20 metre filan uzaklaşınca, gene de caddenin üstündeyken, koca şehrin valisinin konağının karşısında, valinin korumalarının kulübesini geçince, durdu, açtı kollarını, başını havaya kaldırdı, dilini dışarı çıkardı uçuşan kar tanecikleriyle dalga geçer gibi.
****
Meraklısına Not: Eski yazdığım bir şiirden iki dize buna tam uydu: "amaaan be, boşver herkes ne düşünürse düşünsün/zaten sen ne yaparsan herkes istediğini düşünür". bunun da üstüne size iki ilgili okuma parçası. biri Radikal'den, Perihan Mağden'in Sınır İhlalleri yazısı, biri de Behçet Necatigil'in Sevgilerde adlı şiiri. anafikiri bulunuz.

2 Ocak 2008 Çarşamba

Dealers' Calendar'dan kantoya


Her yıl İtalyan bankası Banca UBAE, dünyadaki hemen hemen tüm bankalara özel bir takvim yollar. Bu takvime Dealers’ Calendar denir ve her ülkenin o yıl içindeki resmi/özel tatil günleri, dolayısıyla da çalışmadıkları günler işaretlenmiştir. Ben dış işler bölümünde çalıştığım için, elimiz ayağımızdır bu takvim. Böylece hiç görmediğimiz egzotik isimli ülkelerin hangi gün neyi kutladığını biliriz. Misal Hollanda’da ve Japonya’da benim doğduğum gün tatildir, sağolsunlar.

Neyse, bu sabah, yeni yılın ilk iş günü, aklıma geldi, bu yılki takvimler henüz elimize ulaşmadı. İş arkadaşıma sordum: “nerede bizim diiiilırs kalendarlar” diye (böyle de bir lisanımız var bizim işte kendi aramızda), kendi dediğime kendim güldüm, o “aaa gelmedi sahi” derken ben çoktan “ben kalender meşrebim/güzel çirkin aramam” diye mırıldanmaya başlamıştım bile. Eskiden ne güzel ramazan günlerinde Nurhan Damcıoğlu çıkar, rengarenk, püsküllü elbiseleriyle kanto yapardı. Ben onu hep pürdikkat izler, ondan sonra bu mesleğin öleceğini düşünür üzüm üzüm üzülürdüm. Bir ara ondan el alıp bu mesleği yapabileceğimi bile düşündüm, itiraf ediyorum. Önce stand-up tadında bir sohbet yapardım, sonra çıkar kanto söyler dansederdim püsküllerimi hoplatarak “yangın var yangın var ben yanıyorum/yetişin a dostlar tutuşuyorum ayyy” diyerek. Tek kişilik dev kadro. Ay pardon, bu ünvan cüssesi nedeniyle Ata Demirer’deydi di mi. Hay Allah.


Meraklısına Not: “Hakikaten ha, bir Nurhan Damcıoğlu vardı, nasıl da kanto yapardı” diyenler için burada bir videosu var. Avrupa Yakası’nın bir bölümünde Burhan Altıntop’la Makbule’nin nasıl kanto yaptığını görmek isteyenler ise buraya tıklayabilir. Bunlara ilaveten kantonun kültürümüzdeki yeri ile ilgili kısa bir makale okumak isteyen olursa da buraya bakabilir.

Hatta operet, tango, fokstrot gibi şarkıları, dönemin taş plaklarından dinler hissi veren, Sema'nın Efsane Hanımlar cdsini de tavsiye ederim.

1 Ocak 2008 Salı

yüzlerdeki anlam

Son yaratıcılık semineri oturumumuzu anlatırken sonra anlatacağımı söylediğim bir hikaye var bekleyen. Dr. Ertuğrul Merter, Gebze’de bir rontgen uzmanı. Yıllar önce bir gün, gene hastanede ufacık odasında oturmuş günlük rutin hasta kabullerini yaparken, bir yaşlı hasta görür. Yaşlı adamın yüzünde o zamana kadar görmediği bir ifade vardır. Hemen rontgenini çekerler ve baktığında yaşlı adamın içini sarmış, son safhasına gelmiş bir hastalık olduğunu görür ve o zaman yaşlı adamın yüzündeki ifadenin yaklaşan ölümün gölgesi olduğunu düşünür. üstelik o anda bu gerçeği sadece kendisi bilmektedir. O sırada aklına bir fikir gelir ve odasında pencerenin önündeki duvara siyah bir bez parçası gerer ve önündeki tabureye o yaşlı adamı oturtarak fotografını çeker. Sonra bu seri böylece devam eder, sadece ölümcül hastalığı olanların değil, değişik yüz ifadeleri olan hastalarının resmini çeker, yukarıda gördüğünüz yaşlı adam da bu seriye ait internette bulabildiğim tek fotograf, keşke size diğer portreleri de gösterebilseydim. Bu fotograflardan oluşturduğu seriyi ülke içinde bazı yarışmalara gönderir, ama bu yarışmalardan maalesef olumlu bir sonuç çıkmaz. Bunun üzerine fotografçılıktan vazgeçmeyi ve yaptıklarının bir anlamı olmadığını düşünmeye başlar. Daha sonra ise, yurt dışındaki yarışmalara gönderir fotograflarını, şansını denemek için. Bu fotograflar yurtdışında büyük ilgi uyandırır ve katıldığı her yarışmada ses getirir. 6 ay gibi kısa bir sürede bu yarışmalardan aldığı puanlarla uluslar arası usta ünvanını kazanır. Şimdi hem mesleğine devam ediyor, hem de Erdemir işçilerinin ya da Şile’deki odunkömürü işçilerinin fotograflanması gibi özel projeleri yürütüyor. Dr. Merter, kurs hocamız sevgili Akgün Akova’nın arkadaşı ve onun da fotografa başlamasına neden olan kişi.
Onun hikayesini niye mi paylaşmak istedim? Akgün’ün dediği gibi, “insan belki sevdiği, belki de sevmediği bir işi yapmak için her gün 10-15 metrekare bir odada kalsa bile, dünya çapında bir iş yaratabilir”. Evet, öyle bir odada kalsanız bile, dışarı çıkacak bir yol bulabilirsiniz. Öyle odalarda kalmamanız, kalsanız bile çıkacak bir yol bulabilmeniz dileğiyle.

Bu arada eklemeden duramayacağım bir şey var, bugün bitirdiğim bir kitaptan bir bölüm yazacağım size.

“… yine dışarı çıkıp, cepheden gelen, bir ekspres katarından bozma hastane trenine geçiş sinyalini verdim. Bu hastane treninin en garip yanı insan gözleri, yaralı erlerin gözleriydi, sanki cephede çektikleri acılar, onların başkalarına, başkalarının da onlara çektirdiği acılar, sanki bu acılar, onlardan yepyeni birer insan yaratmıştı, bu Almanlar ötekilerden, karşıt yönde gidenlerden daha sevimliydiler, hepsi de pencerelerden öyle bir dikkatle ve çocuksu bakıyordu ki yavan topraklara, sanki cennet bahçesinden geçiyorlardı, sanki küçücük istasyonum mücevher dükkanıydı…”

Yüzlerdeki anlam deyince, sadece hayat yolculuğunun değil, bu yolculuk sırasında hem kendi çektikleri hem de başkalarına çektirdikleri acıların yüzlere yansıması beni düşündürdü ve de Dr. Ertuğrul Merter'i artık yazmaya karar verdim. Hem yeni yılın ilk gününde Dr. Ertuğrul Merter’in umut dolu ve ilham verici hikayesi uygun olur diye düşündüm.


Meraklısına Not: Savaş sonrası Çek edebiyatının en önemli kalemi kabul edilen Bohumil Hrabal’ın “Sıkı Kontrol Edilen Trenler” kitabındandı bu parça. Kısa ama vurucu, komik ama hüzünlü, çok insancıl bir kitap. Kitabın arkasında da şöyle bir cümle var: “… ama şu anda, böyle Dresden’den geldikleri sırada, onlara acımıyordum artık, acıyacaklarsa kendileri acısınlardı kendilerine. Ve bu Almanlar farkındaydı bunun. Tren şefi doğrulup onlara döndü: ‘evinizde oturup kalsaydınız ya götünüzün üstünde’ dedi.” Kitabın adı aklınızda olsun.