.

.

30 Eylül 2007 Pazar

müze ve dr. tamam

cumartesi günü güzel başladı. önce evde keyif yapıldı, ardından haftasonunu bekleyen işler. sonra sem ile buluşup oyuncak müzesine gittik. daha önce bahsetmiştim, gelecek haftasonu başlayacak olan yaratıcılık seminerlerine kaydımı yaptırdım, cafesinde güzel havanın tadını çıkararak oturduk, sonra müzeyi gezdik. arada içerde sergilenen oyuncaklara eklemeler yapılmaya hala devam ettiği için, görmediğim ya da farketmediğim bir sürü detaya sem ile birlikte şaşırıp, çocukluğumuza geri döndük. belirleyebildiğimiz kadarıyla en eski oyuncak 1880 yılına aitti. çoğu alman ya da ingiliz olan bu oyuncakları, sunay akın'ın bizzat yurtdışından ya elden ya da e-bay açık artırma sitesinden tek tek topladığını bildiğim için duygulandım gene. misal, aşağıdaki köşeyi daha önce de görmüştüm ama bu sefer fotograflayıp size de göstermeye karar verdim.


bu köşe müjdat gezen'in müzeye armağan ettiği şeyleri gösteriyor. çember, darbuka ve müjdat gezen'in sevdiklerine dört kolla sarılmaları düşüncesiyle yaptırdığı "piti ve pitiş" adlı oyuncaklar. yanında bir de not: oyuncu olmasaydım çocuk olmak isterdim oyunlar oynamak için. çok hoşuma gittiler.

bu da müzenin tavanarası. çatılı bir evimiz olsaydı, bizimki de böyle olacaktı :))


müzenin cafe bölümünün hem açık, hem kapalı bölümü var. kapalı kısmın duvarları da müze konseptine göre objeler ve gene oyuncaklarla dolu. 62 numaralı vitrinde (sunay akın 1962 doğumludur, bir de en sevdiği yıl budur çünkü bir tek 62'den tavşan yapılır) eski zaman bakkal vitrini var, görünce aklımıza hemen çocukken gittiğimiz bakkallar geldi leblebi tozu almak için, baksanıza kutulara, size de çocukluğunuzu hatırlatmıyorlar mı?


sonra, müzenin sokağı da değişmiş. sokağa 4 tane kocaman zürafa koymuşlar, aslında sokak lambası olan. bu fotograf, müze binası olan köşk ile zürafanın halini yanındaki ağaç ile güzel yansıtıyor sanırım.

müzeden ayrılırken aklımda cahit sıtkı tarancı'nın çocukluk şiiri:

Affan Dede'ye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne yaşım var, ne adım;
Bilmiyorum kim olduğumu.
Hiçbir şey sorulmasın benden;
Haberim yok olan bitenden.
Bu bahar havası, bu bahçe;
Havuzda su şırıl şırıldır.
Uçurtmam bulutlardan yüce,
Zıpzıplarım pırıl pırıldır.
Ne güzel dönüyor çemberim;
Hiç bitmese horoz şekerim!

müze çıkışı, cumartesi günleri kurulan semt pazarımızdan annemin siparişlerini alıp anneme gittim. annem meğer o gün elini kesmiş bıçakla, kendisiyle açılmamak için direnen bir deterjan şişesinin kapağını bıçakla açmaya çalışırken. oldukça derin bir kesikti, ben gördüğümde kanaması durmuştu ama çok kanamış, yara tozu ile temizleyip bantlamışlar teyzemle ama acısı devam ediyordu. iftar sonrası kozyatağı acıbadem hastanesine gittik göstermeye. acildeki ilk doktor bakıp "hmmm çok zaman olmuş, artık dikilemez, bu beni aşar, ortopedi uzmanı baksın" deyip gitti. sonra dr. cüneyt tamam geldi, parmağın kapanıp açılmasını kontrol etti sinir ya da tendon kesilmesi var mı diye, neyse ki yoktu, "dikeceğiz" dedi, "siz dışarı çıkın lütfen". tamam dr. tamam, çıktım. ilk doktoru gördüm, "dikiyorlar şimdi, zaman önemli değilmiş" dedim, omuz silkti "hmm ortopedi uzmanı daha iyi bilir" dedi döndü arkasını gitti. neyse, yarım saatlik bir operasyonun sonrasında annem tetanos iğnesi yemiş, uyuşturulmasına rağmen acıdan ağlamış, eline 5-6 dikiş atılmış, kocaman sarılmış bir elle çıktı. dikişler 12 gün sonra alınırmış, o zamana kadar 2 günde bir pansumana gidecek. bir de antibiyotik kullanacak. neyse ki sol eli. gene de tek kolla yapamayacağı bir sürü şey var. bugün de gittim anneme, yapılacaklarını hallettim. eli kalbinin üst seviyesinde, boynundan bir yemeniye asılmış oturuyor garibim. buna da şükür, görünmez kaza işte.
not: bu arada, resim renk açıcım sem'e desteğinden dolayı çok teşekkürler.

27 Eylül 2007 Perşembe

sıradan bir günüm



herşey sabah başladı. üç hafta kadar önce cevahir alışveriş merkezi'ne gittiğimde kendime mor bir gömlek aramaya başladım. nereye baktıysam yok. bende de bir takıntı var, birşeyi arar da bulamazsam iyice takıyorum. bu karışık duygular içinde debenhams'a girdim. debenhams, ingiltere'nin orta sınıf bir mağazası, marks&spencer gibi, ama Türkiye'de üst sınıfa hitap eder gibi bir durumda. neyse, o günlerde hep rastlandığı gibi, yaz sonu ucuzluğu ve yeni sezon giysileri bir arada. mor gömlek orada da yok. ama orada başka bir bluz gördüm, lacivert-beyaz desenli bir tunik, şifon gibi, içinde de beyaz atleti var. hoşuma gitti, fiyatı da yarıya inmiş, onu almaya karar verdim (beyler, hanımların alışveriş kararlığı başka bişey, görüyorsunuz :)) kasaya gittim ödemeye. kasadaki kız bendne önceki müşteriyle ilgileniyorsu, onun işi bitti sıra bana geldi ki o hanım geri döndü ve kasadaki kıza "mağazanızın kepenkleri kaçta kapanıyor?" dedi. kız şaşaladı, "ona çeyrek kala filan" gibi bir cevap verdi, hanım teşekkür edip gitti, biz kasadaki kızla birbirimize bakıp güldük, omuz silktik karşılıklı. sonra kız benim işlemimi yaparken "çok güzel bir bluz bu" dedi, ben de oraya aslında mor bir gömlek aramaya girdiğimi söyledim, gülüştük. ödedim ve çıktım sonra, eve gelince de özenle astım askıya. ama bluz biraz ince olduğundan ve İstanbul'da havalar aniden bozduğundan giyemedim. bu sabah kalktım ki hava güzel, hadi onu giymeye niyetlendim. bluzu giyeceğim ama bir gariplik var, sağına soluna bakıyorum uyku sersemi anlayamıyorum. derken bir baktım ki güvenlik zımbırtısı üstünde kalmış atletin, yani altta olduğundan gözükmüyor. hani şu bir tarafı çivili, bir tarafı da uzun kalın plastik olup da, ancak kasada özel aletiyle çıkarılanlardan. çaresiz küfredip (hem çaresiz hem küfrederek) başka bir şey giyip çıktım. aklım takılı kaldı bluzda. şimdi onu başka bir mağazaya götürüp güvenliğini çıkarttırmak istesem, bana hırsız muamelesi yaparlar. aynı dükkana götürsem, hani fişi derler ki bu sene fiş toplamayacağız diye yıl başından beri aldığım fişlere gayet ilgisiz bir tavır sergilemekte, çoğunu atmaktayım, kimbilir nerededir. işyerinden bir arkadaşım işyeri yakınındaki bir dükkana götürelim orada bizi tanıyorlar dedi, bir başkası kredi kartı ekstremle o dükkana gitmemi söyledi, bir başkası "hmm bakalım, kırarız" dedi. yarın anlaşılan başka maceralarım var bu bluzla ilgili. kırma dışındaki ihtimalleri deneyeceğim.



sonra akşam erken çıktım işten, evdeki telsiz telefonum tahminimce pili ömrünü tamamladığından dolayı ölü halde olduğundan karaköy'den pil alacağım diye, dün akşam gittiğimde ramazan dolayısıyla depoların ve komşu bütün dükkanların erkenden kapattıklarını ve kendilerinin de 18.25 vapuruna yetişeceklerini, yarın daha erken gelirsem ancak halledebileceklerini söyleyen amcaya gittim. neyse hazırlamıştı amca pilimi, bana iyi iftarlar diledi amca, aldım çıktım. kadıköy'e motorla geçtim ve yukarıdaki manzarayı çektim. istanbul bugün çok güzel bir bahar yaşadı arkadaşlar. ramazan dolayısıyla havayı bir içeceğe benzetemeyeceğim, ama hafif, tatlı ve neşeliydi diyeceğim.


kadıköy'den nautilus'a gittim, acıbadem'deki alışveriş merkezi. orada gezinip birşeyler yedim, yerleştirilmiş üç ineği gördüm, ikisinin resmini çektim (biri dalgıç-nautilus simgesine uygun- biri tepesinde balon taşıyor, balonda mööögaz reklamı var) , hayatımda hiç bu kadar boş görmediğim carrefour'da alışveriş yaptım (iftar sonrası saatler-herkese tavsiye edilir-bilimkurgu filmi gibiydi orayı böyle görmek). dönüşte eve az bir yol kala, bindiğim arabanın arka lastiği patladı. ben o sırada eylül dolunayına bakmaktaydım. bugün ekmekçikız yazmış, eylül dolunayı yılın en parlak dolunayı imiş. tam ona hak veriyordum ki lastik indi yerlere. jant üzerinde eve geldim. oysa size hakem hikayemi yazacaktım, bunlar oldu.



bu arada maliye vergi gelirlerindeki ani düşüşten sonra, 2008'de fiş toplama yükümlülüğünü yeniden getirmeyi düşünüyormuş. buna gülünür işte.





işte bu dalgıç inek. denizaltı dekoru nasıl ama :))




bu işte balonlu ineğin önden görünüşü, üzerine hep Türkiye ile ilgili şeyler çizilmiş.


bu da balonlu hali, mööögaz. alışveriş merkezinin en geniş tavanlı yerinde.


balonlunun yandna görünüşü, üzerindeki illüstrasyonlar çok eğlenceli ve güzel. sanırım resimlerin üzerine tıklarsanız koccaman görebilirsiniz.

aşk



Mut'un bir dağ köyünde dostlarla birlikte gezerken yaşlı bir karı kocayı gördüm.. Baktım bir kanepenin üzerinde oturuyorlar... Iyice yaklaştığımda tezekten yapılmış evlerinin bahçesinde oturdukları kanepenin bir tarafının tamamen kırık olduğunu, kanepenin sağlam tarafına sıkışarak oturduklarını ve sohbet ettiklerini anladım. Yüzlerinde bir tebessüm vardı.. Kanapenin bir tarafı tamamen kırılmıştı... Evin halinden ve karı kocanin kılık kıyafetinden maddi durumlarinin pek iyi olmadığı ve yeni bir kanepe alacak güçlerinin olmadığı hemen anlaşılıyordu... Selamlaştıktan sonra, 'Kanepe kırılmış' dedim... Yaşlı adam büyük bir bilgelikle cevap verdi, ' Biz de sağlam tarafına oturuyoruz... Yetiyor bize..' Kadın da tamamladı, 'He ya yetiyor bize bak ne güzel oturuyoruz'. Sevdiğimin elini daha sıkı sıkı tuttum... Öyle ya, 'Aşk bu kanepe neden kırık, neden yeni bir kanepe almıyoruz' diye dırdır etmek, şikayet etmek yerine, 'Kanepenin sağlam tarafını paylaşmak' değil midir?... Ve işte yukarıda yer alan bu fotoğrafı büyüterek evimin en görünür yerine astım...


* bu metin az önce mail kutuma düştü, kim yazmıştır bilgi yok. sizlerle de paylaşmak istedim. yazana, çekene, söyleyene sağlık.

26 Eylül 2007 Çarşamba

Aşıksan vur saza, şöförsen bas gaza.

Geçen sene kış başı bir ay sonu, yağmurlu isli puslu bir sabah. Her zamanki gibi yarı uykulu, evimin karşısındaki duraktan beni Kadıköy’e götürecek minibüse bindim. Her zamanki gibi şöförün arkasındaki pencere kenarı koltuğa oturdum, ilk durakta binmenin böyle bir ayrıcalığı vardır. Böylece arkadan para uzatanlarla muhatap olmanız gerekmez. Başınızı camdan yana çevirir, tıngırdaya hoplaya giderken yolculuğun tadını çıkarabilirsiniz. Bozuk para cüzdanımdan çıkarıp şöföre paramı uzattım ve sonra yolculuğun keyfini çıkardım. Kadıköy’de indim, araçlara kırmızı yanmasını bekledim uslu uslu, karşıya geçip Karaköy motoruna bindim, hatta her zamankinden erken bindiğim için keyiflenip üst kata çıkıp dilediğim yere oturdum, havayı içime çekip etrafa gülümseyerek bakmaya başladım. Derken motor kalkmadan bir sigara yakayım dedim, öyle ya, kalkınca rüzgar müzgar çıkacak, şimdiden hazır olsun zehirimiz. Çantamı açtım, sigaramı alırken bir farkettim ki cüzdanım yok! Allah allah dedim kendi kendime, bak gördün mü Gülçin ayakkabı dolabının üstünde bıraktın cüzdanı gene, neyse işyerine gidecek kadar param var bozuk para cüzdanımda, oraya varayım da. Yaktım sigaramı, bacak bacak üstüne attım, Kadıköy sabah kıpır kıpır, martılar ile motor yolcuları da sökün etmeye başladılar. Aaaa, birden bir flashback oluverdi kafamın içinde, sabahleyin minibüste paramı öderken cüzdanımı görmüştüm çantanın içinde (her durumdan itinayla kafiye çıkarılır) !! millet motora binmeye çalışırken ben telaşla inmeye çalıştım, biraz itiş kakış sonrası motordan inip; minibüslerin ilk durağına doğru koştum. Durakta 3 minibüs bekliyor, ilkin son sıradakine baktım, boş. Ortadakinde oturmuş sohbet eden şöförler var. İlkinde ise az sonra kalkmak üzere olduğundan yolcular filan. Yani benimki üçü de değil. Tabii beni oralarda başı koparılmış tavuk telaşıyla koşuştururken görünce orta minibüste oturan şöförler ve durak görevlisi kahya derhal yanıma gelip “apla hayırdır” dediler. Bir solukta az önce minibüsten indiğimi, cüzdanımı düşürdüğümü sandığımı anlattım. Onlar da haklı olarak bana arabanın önce plakasını (bilmem), rengini (ne bileyim ya), modelini (hahaha) sordular, bu sorulara tatmin edici bir cevap veremeyince onlar da şaşırıp kaldı; ara sokakta indiğimde minibüsün bu durağa değil de doğrudan kendi istikametine devam edeceğini söylediler başlarını sallayarak; birden öndeki torpido gözü üzerinde duran çeşitli biblolar olduğunu hatırladım, “biblolar vardı önde” dedim. Bunu duyunca içlerinden biri “ah piç yılmaz’ın arabası bu” dedi. Anında bir kaynaşma oldu şöförler arasında “hmm piç yılmaz mı? hala çalışıyor mu o?”, “yok yok kardeşi çalışıyo”, “sende onun cebi var mı?”, “yok valla piçin var”, “dur arayıp bulalım”, “yatıyodur o lan daha” derken cepten valla minibüsün şöförüne ulaştılar. Tıngır mıngır gitmekteymiş, henüz yolcu almamış, dursunmuş da baksaymış arka koltukta cüzdan var mıymış.. iki dakika sonra aradı, bulmuş, benim tombul (içindeki paradan değil, ıvır zıvırdan) cüzdan orada kıyıya vurmuş bir balina misali yatmaktaymış. Dönüp geliyormuş. Şöförlerin hepsi birden bana dönüp “hadi helal paraymış apla bak geri geliyo, bizim aramızda bişey olmaz merak etme” dediler, kahya “aman apla üşüme, gir minibüste bekle, sana bir çay kapip gelem mi” dedi, yok sağolun ben şuracıkta beklerim dedim, durakta dikildim bekliyorum içim rahatlamış bir halde. O arada işyerini arayıp arkadaşa “ben piç yılmazın minibüsünde cüzdanımı düşürdüm, şimdi duraktayım, getirecekler” dedim ama o anladı mı bilmiyorum. Sonuçta; piç yılmaz’ın minibüsünü kullanan şöför, kendi seferinin sonunda yani yaklaşık 40 dakika sonra, cüzdanımı bana dokunulmamış bir halde teslim etti, içindeki tek kağıt para olan 20 YTL’yi de kahyaya verdim. O zamandan beri minibüse binince, ayırt edici bir işaret ararım sağda solda. bir yerde biri görüp yazmış okumuştum, misal böyle bir yazı görse insan minibüste nasıl unutur ki: my there is need to you.

not: başlık için legro'ya teşekkürler.

25 Eylül 2007 Salı

kısa kısa..

-sonunda istanbul şehir tiyatroları da sezon programlarını açıkladı ve bilet satışına başladı. bu yıl harbiye muhsin ertuğrul sahnesi yok, onun yerine büyük dekor gerektiren oyunları ümraniye sahnesinde oynayacaklarmış. boşaltılan taksim sahnesi yerine yapılacak olan alışveriş merkezi içinde bir tiyatro sahnesi de olacakmış (teselli). ekim oyunları biletlerini http://www.bilet.ibb.gov.tr/ adresinden hem rezerve ettirebilir, hem satın alabilirsiniz. geçen sezon kaçıranlar için, çalgılı çengili eğlenceli bir oyun önerim var: kantocu. kadıköy yakasındakiler, haldun taner sahnesi biletleri salon ufak olduğundan hemen biter, acele ediniz.

-ümraniye ikea'nın yanında bugün açılan alman metro grubuna ait medya markt, bir kaç gündür gazetelere insertlerle reklam veriyordu. dünyanın en büyük teknoloji marketleri arasında ikinci sırada olan bu grup, türkiye'de 20 mağaza açacakmış. dün ben de insertleri inceledim ve gerçekten nakitte piyasanın yarısı fyatlara lcd tv, bilgisayar, laptop, telefon satıldığını gördüm. 29 YTL fiyatla dvd player vardı, ya orjinal dvd'ler neredeyse o fiyata satılıyor; aaaa hp 5 megapiksel digital fotograf makinesi 89 YTL, ne oluyoruz filan demeye kalmadı bugün açılış görüntüleri düştü medyaya. izdiham, rezalet, millet sahurdan kuyruğa girmiş, depo yağmalanmış, örnek diye koyulan mallar bile sökülmüş alınmış, ezilenler, köpeklerle kovalananlar.. avrupa bizden nasıl korkmasın?

-internette takıldım bir siteye. ismi http://www.kelimator.com/. size verilen harflerle kelime üretiyorsunuz. 3-4-5-6-7 ve 8 harfli kelimeler. süreniz 199 veya 200 saniye. kelime türettikçe puan alıyorsunuz. oyunun başında "dikkat alışkanlık yapar" diyor ama bize bir şey olmaz diye oynamaya başlıyorsunuz. ama olabilir, dikkat edin :)

-ben gene bir sürü kitap aldım netten, itiraf ediyorum. tom robbins'in yeni kitabı çıkmış, ne yapayım görünce dayanamadım. bir o mu tabii, görünce başka başka, istiyor insan. bu arada, dün aradığım bir kitap (gözlemevi hikayeleri-edward carey/iş bankası yayınları) hemen her sitede tükenmiş görünüyordu (hatta simurg'dakiler sağolsunlar telefonla yayınevine bilem sordular ama yoktu), ve fakat ben sahafların biraraya gelip kurduğu http://www.nadirkitap.com/ sitesinde buldum, ısmarladım, bugün elime geçti. kitabın kondisyonu da mükemmeldi. bu nadide kitap sitesi aklınızda olsun, belki bir gün işinize yarayabilir.

-202 maceralarımı bir kalemde yazdıktan sonra, artık 256 - taksim-ataşehir otobüsleriyle eve gitmeye başladım. 256 daha sakin görünüyor şimdilik. ama trafik hala berbat. umarım ramazandan sonra yoluna girer. bu ay sonu saatler geri alınınca artık iş çıkışı iftara yetişeceğim telaşı olmayacak insanların en azından. bu arada, tüm trafik maceralarımı bir seferde yazdım diye malzemelerim bitti sanmıyorsunuz herhalde:)) eylemlerimiz sürecek..

sevgiyle,

24 Eylül 2007 Pazartesi

ineğin inek öğrenci olanı


biliyorsunuz cowparade istanbul sokaklarında devam ediyor. zarar gören inekler kaldırılıyor, onarılıyor, yeri değişiyor filan; epey bir inek trafiği var. bu yukarıda gördüğünüz "inek inek" yoktu daha önce, tam abdi ipekçi'nin köşesine yerleştirmişler. görünce güldüm valla. önündeki kitabı meraklı vatandaşlar paramparça etmişler ama neyse kafasındaki formüller sağlam kalmış :) okulların açıldığı hafta bu ineği gözönüne koymak da nesi ?? ben üstüme alınmadım doğrusu, çünkü hep ara sıra pırıltılar gösteren ortalama bir öğrenciydim. pırıltılarım da edebiyat ve ingilizce derslerine mahsustu. buna rağmen hiç kopya çekmedim. lise sonda benim elime üzerinde aspirinin formülü (hala hatırlarım asetil salisik asit. ne işime yarayacaksa. sanki evde yapacağız.) olan bir kağıdı tutuşturmuştu da sıra arkadaşım, ne yapacağımı şaşırmış, nedense kağıdı ağzıma atıp yemiştim kimya hocamızın korkusundan. ne kopya yöntemleri vardı ama, bacağına yazan kızlar, kurşun kalem üzerine iğneyle oya gibi formül döşeyenler, kalemtraşın altına kağıt sokuşturanlar (bense kalemtraşın üstüne ismimi yazmıştım, hep alır geri vermezlerdi, yıllığa da yazdılar, kalemtraş üstüne ismini yazan ilk türk diye), sıraya yazanlar-silip başka şey yazanlar, sınav kağıdı değiştirenler.. sınıfın iyileriyle haytalarının ayrıldığı sınırda oturuyordum lise son sınıflarda. arkamda hep hareketler, fısıldaşmalar olurdu, onlara en büyük yardımım sırada kıpırdanıp onların hareketlerini mümkün olduğunca sezilmez hale getirmekti. ya da biz öyle zannederdik. görülmez mi hiç kıpır kıpır fısır fısır? öğrenci aklı işte.. gençliğine ver :)

bu haftasonu da çabucak geçiverdi. binbir hevesle ısmarlayıp haftasonu teslim aldığım sakın kımıldama filmim bozuk çıktı. işin tuhafı yarıya kadar normal gidip görüntünün birden donmasıydı, keyfim kaçtı, gidip değiştireceğim şimdi. cumartesi akşamı sevgili arkadaşım N.ın doğumgünüydü. evimde ağırladım onları, pasta almak yerine sakızlı güllaç yaptım ramazan şerefine. üzerine mumlar, maytaplar koydum. çok güzel oldu.

radikal gazetesi cumartesi ekinde aydan çelik trafik üzerine bir yazı yazmış, bana legro söyledi, ben de rastlamayanlar varsa, trafiğin tam arapsaçı olduğu bugünlere denk geldi madem, yazayım dedim. yazının başında da aziz nesin'in bir anısı var: şöyle ki: Rivayet odur ki, üstat bir gün taksiye biner. Ama o kadar korkunç bir trafik vardır ki, araçlar milim milim ilerlemektedir. Aziz Nesin dayanamayıp "Şoför kardeşim, acaba biraz daha hızlı gitme imkânımız var mı?" diye sorar. "Var abi" der taksi şoförü, "Ama arabayı nereye bırakacağız?.."

22 Eylül 2007 Cumartesi

arkadaşlık


bütün blog arkadaşlarıma, sevgiyle

Arkadaşlık

Ve bir genç, şöyle dedi: 'Bize arkadaşlıktan bahset.'
Ve o cevap verdi:
'Arkadaşınız, cevap bulan gereksinimlerinizdir.
O, sevgiyle ektiğiniz ve şükranla biçtiğiniz tarlanızdır.
O sizin sofranız ve ocak başınızdır.
Çünkü ona açlığınızla gelir ve onda huzuru ararsınız.
Arkadaşınız sizinle içinden geldiği gibi konuştuğunda,
ne 'hayır' demek zor gelir, ne de 'evet' demekten çekinirsiniz.
Ve o sessiz kaldığında, kalbiniz onun kalbini dinlemek için sessizleşir.
Çünkü arkadaşlıkta, kelimeler susunca, tüm düşünceler,
tüm arzular ve beklentiler, gürültüsüz bir sevinç içinde doğar ve paylaşılırlar.
Arkadaşınızdan ayrıldığınızda ise yas tutmazsınız;
Çünkü onun en sevdiğiniz yanı, yokluğunda daha bir berraklık kazanır,
tıpkı bir dağın, dağcıya, ovadan daha net görünmesi gibi...
Ve arkadaşlığınızda, ruhsal derinlik kazanmaktan başka bir amaç gütmeyin.
Çünkü, salt kendi gizemini açığa vurmak peşinde olan sevgi, sevgi değil,
savrulmuş bir ağdır ve sadece yararsız olan yakalanır.
Ve arkadaşınıza, kendinizi olduğunuz gibi sunun.
Eğer dalgalarınızın cezrini bilecekse, meddini de bilmesine izin verin.
Çünkü salt zaman öldürmek için bir arkadaş aramanızın anlamı olabilir mı?
Onu, zamanı yaşatmak için arayın.
Çünkü o gereksiniminizi karşılamak içindir, boşluğunuzu doldurmak için değil.
Ve arkadaşlığın hoşluğunda, kahkahalar, paylaşılan hazlar olsun.
Çünkü küçük şeylerin şebneminde, yürek sabahını bulur ve tazelenir.'

Halil Cibran

20 Eylül 2007 Perşembe

cehennem


"Biz canlıların cehennemi gelecekte varolacak bir şey değil, eğer bir cehennem varsa burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yanyana durarak yarattığımız cehennem. İki yolu var acı çekmemenin: Birincisi pek çok kişiye kolay gelir: cehennemi kabullenmek ve görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli; sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek."
Italo Calvino'nun "Görünmez Kentler" inden
fotograf: bendeniz, cevahir alışveriş merkezi, ineğin adı: cehennem ineği
bu akşam işten eve dönerken otobüste gene kavga çıktı. benim 202 maceralarım meşhurdur. geçen yıl da üç kavgaya şahit olmuştum; kavga boyutuna varmayan, "la havle" ile sona eren çatışmaları saymıyorum. geçen yıl elimde o gün beni ziyarete gelen bir arkadaşımın getirdiği çiçekler, her zamanki durağımdan 202-taksim-üst bostancı çift katlı otobüsüne bindim. genelde alt katta otururum. gene merdivenin yan tarafındaki, nispeten geniş oturma alanı olan koltuğa geçip oturdum, bir elimde çiçek bir elimde kitabım arada camdan dışarı bakıp kitabımı okuyorum. derken köprüden önceki son durağa geldik. o dönemde belediye otobüs şöförlerinin kendi akbillerini basarak bileti ya da akbili olmayan yolculardan nakit para tahsil etmesi yasaklanmış, ama yol boyu bizim belediye otobüsü şöförü alıyor. neyse, son durakta durdu, binenler oldu, artık ayakta da epey yolcu birikmişti ki otobüsün girişinde bir vaveyla koptu. durağın kenarında oturmuş, bilet satan vatandaş bizim şöföre bangır bangır sövüyor ekmeğine mani olduğu gerekçesiyle. şöför de cevap verdi haliyle. derken bu durakta duran adam neresinden çıkardıysa bir çatapat silah, atladı otobüse, şöförün yanına. şöför ayağa kalktı "nooooooluyo lan" diye, adam ateş etti ama o sırada şöför bunun eline sarıldığı için atış yere geldi ama bütün yolcular çığlık çığlığa, orta kapının acil çıkış düğmesine basıp kapıyı açtılar, herkes çantasını, torbasını, paltosunu atmış bağırarak kaçıyor; şöförle adam ön tarafta kavga ediyor. birden o önümde birikmiş yolcular boşalınca ben bir elimde çiçek, bir elimde kitapla kalakaldım. şöför adamı yakalamış kafasını otobüsün camına vuruyor. ben de bağırdım "bırak adamı, öldüreceksin" diye; o sırada o durakta niye beklediklerini sonradan anladığım polis otosundan polisler geldi ve bunları ayırdılar. herkes tirtir sinirden, otobüsü bağlayıp bizi indirdiler. tam iş çıkış saati köprü ağzında milim ilerlemeyen trafikte kalan bir sürü insan. geçen otobüsler hep ağzına kadar dolu, kimse durmaz. polisler sonra durdurdular bir kaç otobüsü, balık istifi bindik. eve gelene kadar içim titredi, çok sinir bozucu bir deneyimdi, ah o güzelim çiçekleri de köprü durağı kenarına attım, afedersin sevinç.
bu maceradan sonra, bir süre 202'lere veda ettim, başka yollarla eve gitmeye çalıştım. fakat ne yaparsın, 202 tek vasıta benim için ve 2 ya da 3 vasıta değiştirsem de eve gidiş saatim değişmiyor maalesef. dolayısıyla başka yollar denemek emek ve zaman kaybı. gene başladım binmeye. bu sefer cep telefonu yüzünden kavga çıktı. eski iki katlı otobüslerde cep telefonu kullanımı yasak, elektronik donanımı bozuyor, bu yüzden binen kapatıyor telefonu, kimi sessize alıyor nedense, hani şu seyahat boyunca çok önemli kişileriz ya, ulaşılmamız gerek babında. genç bir adam almış eline telefonu mesaj yazıyor, biri uyardı kapatması için, bu da "mesaj çekiyorum bir şey olmaz" dedi. bunun üzerine olur muydu olmaz mıydı, biz neden kapattık deli miyiz konulu bir atışma başladı ve sesler yükseldi. adam bir de "bunlar çok hassas cihazlar olsaydı yandan geçen arabadaki telefondan da etkilenmeleri gerekirdi, ben uzak sayılırım hem mesaj atıyorum" konulu tiradına devam ediyor. sonunda onu ilk uyaran "akıl öğretme de kapat şunu" dedi, o da ters bir şey söyledi hatırlamıyorum, sonra hatırladığım uyaran uygar adam diğerine kafa attı, o yere düştü, kafa atan üstüne atladı vs. bir arbede ki gidiyor. gene aynı noktadaki aynı polisler gelip ikisini de indirdiler, biz yola devam ettik.

başka bir macera, mecidiyeköy'den iki hatun bindi, yanlarında 3-4 yaşlarında bir çocuk. şöföre "para alıyor musunuz" dediler, "alırım" dedi, iyi deyip bindiler ve ilerleyip oturdular, şöför arkalarından "hanımlar, para" dedi. bu hanımlar "ay tamam vereceğiz dur soluklanalım" dediler. biraz gittik, şöför yeniden "hanımlar, para" dedi. bunun üzerine genç olanı tam bir mahalle ağzıyla "ay tamam vereceğiz, neden söylenip duruyorsun, son durağa kadar gideceğiz, orada da verebiliriz, ne oluyor" demez mi? der. dedi de netekim. şöför de "ben sizin hizmetçiniz miyim? iyilik ettim başıma gelene bak, ne biçim konuşuyorsunuz benimle" diye bağırıp "gitmiyorum ulan" diyerek otobüsten indi mi? indi. iki katlı otobüsün içi dolu, mecidiyeköyün göbeğinde şöförsüz kaldık mı? kaldık. bir kaç kişi indi, şöförün yanına gittiler konuşuyorlar, içeridekiler de kadına söyleniyorlar. kadın hala "niye inecek mişim ben, inmem, haklıyım" diyor. dayanamadım döndüm kadına "akşam piyangosu musunuz hanfendi siz, sabahın köründen beri dışarıdayım, çalıştım canım çıktı, eve gitmek istiyorum ben" dedim. kadınlardan yaşlı olanı "evet haklılar" dedi. o sırada şöför razı edilmiş ve sakinleşmiş olarak geri geldi oturdu yerine. yaşlı kadın gidip paralarını verdi, biz de yolumuza devam ettik. genç olanın bir daha sesi çıkmadı ama çocuk yolun yarısında "bisküviiiiiiiiiiiitttttt" diye tutturdu kalan yol boyu.
annem sesin yükseltilmesine bile dayanamaz, bir taşıtta yanında kavga olsun hemen iner. ben inmiyorum işte, dayanıyorum ama artık sinirlerim kaldırmıyor. bu akşam da terbiyesiz bir muavine denk geldik, 20 yaşlarında gıcık bir şey. gençliğine veremedik valla, asık bir suratla önce ayaktakileri haşladı sığışmıyorlar diye, sonra merdivenlere oturanlara kızdı. derken bir durakta inen hatunu görmeyen şöför hareket edince yolcular bir ağızdan bağırdılar, kadın düştü yazık. "hayvan değil insan taşıyorsun aynaya baksana "diyenlere şöför "ama gelin bakın buradan ayna görünmüyor" dedi. "o zaman bu kadar yolcu almayacaksın, taşıdığın insan senin" dediler. muavin gene söylendi, bir kaç yolcu "düzgün konuş" dedi, o "konuşmazsam ne olur ha ne olur" dedi, bunun üzerine bak ne olur diyerek bir kaç erkek yolcu o tarafa yürümeye çalıştı, gözlüklü bir genç adam gözlüğünü çıkarıp bana uzattı hatta tutayım diye, şöför "çocukla çocuk oluyorsunuz" diye onlara bağırdı, o sırada önlerden bir kadın "ezan okunuyor lütfen susun" dedi, sustular.
alın size işte yaşadığımız cehennemden parçalar. hem de sadece işten eve geri dönüş yolunda, bir saatlik zaman diliminde yaşananlar. yer: istanbul, türkiye. aşağıdaki dörtlük de hayyam'dan:
Dünya dediğin bir bakışımızdır bizim;
Ceyhun nehri kanlı göz yaşımızdır bizim;
Cehennem, boşuna dert çektiğimiz günler,
Cennetse gün ettiğimiz günlerdir bizim.

19 Eylül 2007 Çarşamba

şurdan burdan-2


akşam eve geldiğimden beri bloga müzik eklemeye çalışıyorum. gördüğünüz gibi başaramadım. şaşkınım. ekleyebilseydim size bu sefer zafer erdaş'tan bahsedecektim. sonunda da devlet opera ve balesi'nin ekim'de başlayacak yeni sezon biletleri satışa çıktı diyecektim. devlet tiyatrolarının da bilet satışları başladı. henüz şehir tiyatrolarından ses yok, pazartesi başlayacağız dediler, bakalım. bu arada, devlet tiyatrolarının oyunları bu sezon sadece taksim aziz nesin sahnesinde, cevahir sahnesinde ve oda tiyatrosunda. yani taksim sahnesi (eski maksim) yok listede. bir de akm büyük salon yok. sezon ortası akm boşaltılacak söylentileri ayyuka çıkmış durumda, opera baleciler de kadıköy'deki yenilenen süreyya sineması (ilk müdürü nazım hikmet'in babasıymış biliyor musunuz) ile anlaşmışlar bu dedikodulara göre. harbiye muhsin ertuğrul sahnesini de alıyorlarmış ellerinden tiyatrocuların. bakalım neler olacak?


göztepe'deki oyuncak müzesi'nde ekim ayında yeni seminerler başlıyor. neler yok ki, fotografçılık, illüzyon sanatı (kim istemez şapkadan kuş çıkarmayı :)), çocuğumu keşfediyorum semineri, fosil keşif atölyesi ve yaratıcılık. ben en çok sonuncusuyla ilgilendim. şair-fotografçı akgün akova tarafından verilecek bu seminerlerin kayıtları devam ediyor. ben telefonla kendisiyle görüştüm, eski bir dostumdur, "arkadaşlarına da haber ver" dedi, ben de veriyorum. dersler 6 ekimde başlıyor, cumartesi günleri 1 saat olarak verilecek, 3 aylık seminerin bedeli 125 YTL. kayıtlar müzede alınıyor. bu haftasonu gidip kaydımı yaptıracağım, ilgilenenler varsa bana mail atarlarsa sevinirim. müzeyle iletişim ve daha ayrıntılı bilgi için lütfen tıklayınız: http://www.istanbuloyuncakmuzesi.com/tr/iletisim.asp eğer hala görmediyseniz, lütfen bir haftasonunuzu bu müze için ayırınız. bakın pazar günleri cafelerinde kahvaltı servisi de vermeye başlamışlar, üstelik 1927 doğumlu ak sakallı theo dede ile oyuncak boyama seansları da var!


haftasonu epeydir denemek istediğim domates reçelini yaptım. ramazan filan bakmadan yazıyorum, belki iftara denemek isteyen olur, değişik bir lezzet. aslında bu reçeli rumlar yaparmış, bozcaada'da tatmıştım, fakat onların domatesleri küçük, oval ve yumruk gibi sertti, içlerine badem koyup kirece yatırarak yaparlarmış. şimdi nerede o domatesler ve o vakitler? benimkisi şipşak bir tarif işte. yarım kilo (paketliyse 2 paket) cherry domates alınır, yıkanır, sapları çıkarılır. bu arada 3 su bardağı tozşeker ve yarım çay bardağı su ile koyu kıvamlı bir şerbet hazırlanır. sonra şerbetin içine 3-4 adet karanfil ile 2-3 çubuk tarçın atılır. birbirlerini pişerken ezmesinler diye büyük bir tencerede, şerbet ile domatesler yaklaşık 20 dakika kaynatılır. pişerken oluşan köpükler alınır. derken 20 dakikanın sonunda, yarım limon suyu karışıma eklenir, birkaç dakika daha kaynatılıp tencere ateşten alınır. tarçınları ister çıkarın, ister bırakın; reçel soğumaya bırakılır. pişerken ezilmesinler diye fazla karıştırmıyoruz. benimkinden yaklaşık 3 küçük kavanoz çıktı. biri anneme, biri teyzeme, biri bana. tadım sonuçları çok iyi. hem pratik hem değişik tatlar arayanlara ve hamaratlığı ile göz doldurmak isteyenlere önerilir.

18 Eylül 2007 Salı

sıra arkadaşı


ece temelkuran, aşağıdaki yazıyı Yaşar Kemal'in eşi Tilda'nın ölümü üzerine kaleme aldı ve bu yazı 3 mayıs 2002'de milliyet'te yayınlandı. okuduğumda beni çok etkileyen bu yazıyı sizlerle de paylaşmak istedim.

Nasıl Sevmeli?


Yaşar Kemal, Tilda ve bütün "sıra arkadaşları" için...


"Biz namuslu yaşadık Tilda. İyi insanlar olduk." Bu, en uzun cümlesidir Türkçe'nin. Yaşar Kemal'in ölen eşi Tilda'nın mezarı başında söylediği. En uzun romandan daha uzun, en ağırından daha taş.


* * *

İnsan, hayatın o kadar da kısa olmadığını anladığı zaman büyüyor galiba. Yaşayan için bitmeyecek bir şeydir çünkü hayat; ancak, ölmekte olan için kısa. Düştüğün yerde kalınmaz çünkü, vurulduğun yerde bitilmez. Uzar, genleşir hatta delinip derinleşir zaman. Birikirsin. İnsan en çok bunu anladığında yalnızdır. Birikeceğini, hayatın ölüme kadar bitmeyeceğini anladığı an. Aslında gerçekten tam o anda birini arar insan. İnsanlığın ucuz cehenneminde bir başına olmamak için. Olup bitenler hakkında hiç değilse konuşmak için. Bir şey görünce dönüp "gördün mü?" demek için. O yüzden işte...


"Tilda benim arkadaşımdı. Dostumdu. Kardeşim, kardeşten de öte bir şeyimdi. Edebiyat konuşurduk, siyaset, felsefe. Biz 50 yılı böyle geçirdik. Konuşarak."


O yüzden işte, önceki gece "Bir Yudum İnsan" programında Nebil Özgentürk'e böyle söylüyordu Yaşar Kemal. İnsanlığın ucuz cehenneminde bir arkadaşın gerektiğini anlatıyordu. Aşık olduğu kadını kaybetmiş gibi değil de, beraber yaramazlık yapıp, konuşup, beraber "durduğu", her şeyini bildiği, her şeyini bilen arkadaşını kaybetmiş bir çocuk gibiydi. Kocaman karınlı, kocaman sesli ama küstükçe ufalanan bir çocuk gibi. Zira, "evlilik" uygarlığın uydurduğu bir meseleydi ve esas olan hayat içinde yaşamak dediğimiz bütün o şeyler olup biterken, senin gördüğünü gören biriyle "sıra arkadaşı" olmaktı. Yoksa 50 yıl ne konuşur insan "karısıyla", "kocasıyla"? "Belediye başkanının verdiği yetkiyle" bir memur sizin beraber yatıp, üremenize izin verdi diye... Ama "sıra arkadaşı"...


Sıra arkadaşı insanın, önünde durmaz, arkasında da. Yanında durur. Böyle, yan yana durur işte. Siz yan yana dururken başınızdan olaylar geçer. Hayat denen sıkıcı dersi bir aralık kollarsın hep "gördü mü?" demek için.


* * *


Çünkü mesela hep eteği sarkar iktidarın. "Gördün mü" deyip, iki kişilik gülersin.

Mesela sıra dayağına çeker sizi hayat. "Acıdı mı?" dersin. Acıyan yerlerini gösterirsin birbirine. Geçince ya da geçti sanınca, "gördün mü?" dersin. "Bak geçti".


Yokluklarda, yoksunluklarda yoklama yapacağı tutar hayatın. "Eksik" yazılmasın diye o, atarsın kendini ortaya. Yalanlar, masallar, hikayeler; oyalarsın zamanı. Ne yapar yapar "eksik" dedirtmezsin sıra arkadaşın için. Sonra bir aralık bulup yine: "Gördün mü?" dersin, "iki kişi olunca nasıl idare ediyoruz birbirimizi".


Herkeslerden gizli, hınzır şeyler yaparsın birlikte. "Düşersin" diye çıkarmadıkları yükseklere çıkıp, "boğulursun" diye göndermedikleri dehlizlere dalarsın birlikte. Maceraların arasından parmaklarınız uçuşur güzel ve tuhaf şeyleri işaret etmek için: "Gördün mü?" dersin, "Görecek daha çok şey buluyoruz iki kişiyken".


Gün gelir, bir rüya görünce bile "gördün mü?" dersin. Çünkü iki kişilik yıllanmış uykularda akıllar bile ılıyıp karışır birbirine.


Bazen başkalarına gönlü kayabilir bile insanın, başka "sıralara". Hayat uzun ya! Ama o başkalarına "gördün mü?" diyemeyeceğini anladığın anda... Sıraya dönüp yine: "Gördün mü?" dersin, "Her şey bizim iki kişilik evrenimiz içinde olup bitiyor aslında. Olup bitiyor! İçinde!"


Ama sıra arkadaşı gidince... "Hayat sürüyor" diyorsun ha? Hadi ya?!

17 Eylül 2007 Pazartesi

yaşam üzerine

yaşamında, genel çizgilerinde,
üç tür şeyle karşılaşacaksın:-

1) gelip geçmiş şeyler.
2) gelip geçmemiş şeyler.
3) gelmeyip geçmiş şeyler.

bütün 'şey'lerin, geçmiş ya da geçmemiş,
ya da hiç geçmemiş olacak.

(dördüncü durumla-'mantık' sırası içinde
sonuncu olması gereken 'şey'lerle-ise,
hiç karşılaşamayacaksın:-4) gelmeyip geçmemiş şeyler...)

yaşamında, şunları da yaşayabileceksin:-

1) birisini, ona söyleyecek bir şey bulamadığın için,
aramak...
2) birisini, onu artık görmeyeceğini söylemek için,
beklemek...
3) birisini, onu artık görmemeye dayanamadığın için,
terketmek...

neler yaşamayacaksın ki!...

oruç aruoba

kedi



Bir erkek kediyle bir parça ciğer
Dünyadan bütün beklediği
Ne iyi!

Erol güney'in kedisi edibe için orhan veli'nin yazdığı şiir

fotograftaki edibe değil ama, benim çektiğim bir fenerbahçe kedisi. gerçi sonra edibe'ye şunları da söylemiş orhan veli (tahmin ettiğiniz üzere edibe gebe kalmış):

Çıkar mısın bahar günü sokağa
İşte böyle olursun
Böyle yattığın yerde
Düşünür düşünür
Durursun

iyi haftalar, okulları açılanlara da selamlar sevgiler.

15 Eylül 2007 Cumartesi

burun tiradı


Cyrano'nun unutulmaz tiradlarından biri burun tiradıdır. Soylulardan kendini beğenmiş bir soylu olan Valvert, Cyrano'yu küçük düşürmek ister.


Valvert: -Siz! Sizin burnunuz... burnunuz... çok büyük. Çok.

Cyrano: -Hepsi bu mu?

Valvert: -Evet.

Cyrano: - Bu kadarı az delikanlı! Asıl iş edada. Mesela bak,

hoyratça, "Burnum böyle olsaydı mösyö, mutlak dibinden kestirirdim!"

Dostça, "Yana yatmaz mı? Senden önce davranıp kadehe batmaz mı?"

Tarifle, "Burun değil bir kere, coğrafyada böylesine dağ denir, dağ değil, yarımada!"

Mütecessis, "Acaba ne işe yarar bu alet? Makas kutusu mudur, divit midir, izah et?"

Zarifane, "Kuşları sevdiğiniz besbelli! Yorulmasın diye yavrucaklar, temelli tünek kurmuşsunuz!"

Pürneşe, "Birader şu koskocaman burunla tütün içince, komşu yangın var demiyor mu?" Müdebbir; "Aman yavrum! Bu ağırlıkla yere düşmenden korkuyorum!"

Müşfik, "Yaptırın ona küçük bir şemsiye, yazın fazla güneşten rengi solmasın diye!"

Âlimane, "Görmüşüm Aristophanes'de belki Hippocampelephantocamelos adındaki hayvanın burnu gayet büyükmüş! Sen ne dersin?"

Nobran, "Zaten bilirim, sen misafir seversin; bu şapka asmak için mükemmel icat!"

Şairane, "Ey burun, bütün cihana inat, seni baştan aşağı nezle etmeye kaadir tek rüzgâr bulunamaz, karayel müstesnadır!"

Hazin, "Bir de kanarsa, Kızıldeniz! Ne bela!"

Hayran, "Lavantacıya ne mükemmel tabela!"

Lirik, "Bu Tanrıların bindiği bir gemidir!"

Safiyane, "Abide ne günleri gezilir?"

Hürmetkârane, "Mösyö, kibarsınız muhakkak, yoksa var mı cumba sahibi olmak!"

Köylü, "Vış anam! Bu ne? Bilmem guş muh, balık mıh? Yoğusa tohuma kaçmış bir salatalıh mı?" Sivri akıllı, "Bunu tombalaya koymalı! Kim elinden kaçırmak ister böyle bir malı?"


Ve hıçkıra hıçkıra nihayet, Pyrame gibi, "Bu ne felaket! Bu ne musibettir Yarabbi! Böyle berbat edip de yüzünü sahibini, şimdi de utancından kızarıyor, bak hain!"


-Olsaydı biraz nükte, biraz malumatınız, işte karşıma geçer bunları sayardınız. Fakat sizde nükteden eser yok zerre kadar, neyleyeyim Cenabıhak ihsan buyurmamışlar! Zaten bir parça icat kudreti olsa bile, böyle seçkin, muhterem huzzar önünde hele, bana bu şakaları yapmazdınız elbet. Ağzınızdan çıkmaya daha olmadan kısmet bunlardan bir tekinin en ufak başlangıcı, karşınıza Bergerac'ın kılıcı! Ben bunları söylerim, oldukça belagatla! Başkasından dinlemem fakat tekini bile.


* * * Edmond Rostand'ın ölümsüz şaheseri 'Cyrano de Bergerac'dan 'Burun Tiradı' Sabri Esat Siyavuşgil'in harikulâde çevirisi ile.
bu yazıyı perihan mağden bugünkü radikal'de yazmış, kaç kere izlediysem de aklımda kalmamıştı tamamı, bulunca dayanamadım, bu da neşeniz olsun diye paylaşmak istedim.

14 Eylül 2007 Cuma

başarı

Eskiden bir yerde okumuştum, çok hoşuma gitmişti, buraya da yazmak istedim.

Başarı deyince aklımıza farklı şeyler gelir. Toplumun gözünde başarı iyi maddi gelir getiren bir kariyer, büyük bir ev, lüks bir arabadır. Aslında bunlar başarılı olmanın tanımı değildir. Aşağıda Ralph Waldo Emerson 'in başarı tanımına kulak verelim:

BAŞARI ; sık sık gülmek ve çok sevmektir; akıllı insanların saygısını ve çocukların sevgisini kazanmaktır; dürüst eleştirmenlerin onayını almak; sahte dostların arkadan vurmalarına dayanmaktır; güzeli sevmektir; herkesteki en iyiyi bulmaktır; karşılık beklemeyi hiç düşünmeden kendiliğinden vermektir; geride ister sağlıklı bir çocuk, ister kurtarılmış bir ruh, ister bir parça yeşil bahce, ister iyileştirilen bir sosyal durum bırakarak dünyanın iyileşmesine katkıda bulunmaktır; gönlünce eğlenmek ve gülmek; kendinden geçerek şarkı söylemektir; tek bir kişi bile olsa, birinin sizin varlığınızdan ötürü daha rahat nefes aldığını bilmektir. İşte bu başarılı olmaktır.

13 Eylül 2007 Perşembe

hayırlı ramazanlar

Hay Allah. yazı yazmak zor iş. "hava limonata gibiydi" yazıyorsunuz misal, birinin canı limonata istiyor bir diğeri ramazanda limonatadan mı bahsedilir diyor :)) tamam tamam, ramazan nedeniyle midevi birşey yazmayacağım. hatta içinde kek kelimesi var diye erkek bile demeyeceğim, söz :)))

size posta kutuma düşen bir küçük ramazan hikayesi yazayım bari günün anlam ve önemine binaen:

Baba oğul sahura kalkarlar. Oğul evlerin ışıklarına bakarak
"baba" der," Bak Ahmetlerin, Hüseyinlerin ve Kemallerin evlerinin ışıkları yanıyor demek onlar oruç tutacaklar.Ayşe ve Mehmetlerin evlerinin ışığı ise yanmıyor, demek ki onlar da tutmayacaklar."
Babası da der ki " Evlat, keşke sen de kalkmasaydın, tutmasaydın da böyle de konuşmasaydın,"

herkese hayırlı ramazanlar.

11 Eylül 2007 Salı

şurdan burdan

uzungöl - fotograf: arzu cebeci
birkaç gündür hava soğuk ya, ne giyeceğimi şaşırmış vaziyetteyim. neyse ki sokakta gördüğüm insanlar da benim gibiler, kimi botlarını çıkarıp giymiş, kimi hala kısa kollularla üzerine şal atmış gezmekte. yarın (çarşamba) yağmur geçişi olabilir demişlerdi, bakalım gene ne giyeceğiz? ben kafamda çok plan yapmıyorum açıkçası, sabah kalkıp o mahmurlukla dolabın önünde durup bakıyorum ve içimden bir sesin "işte bu, yanına bu, aha bi de bu" demesini bekliyorum.

yukarıdaki uzungöl fotosu da ne alaka diyenlere, bu akşam ben sem'le buluştum heyy! balık mevsimi açıldı, terazinin balığa özlemi bitti diye yazdığından beri, biz iki karadenizli aramızda balık sohbeti yapmaktaydık. ben de onu sahrayı cedit'teki karadeniz lokantası nostoni'ye davet ettim. evimin yakınındaki bu lokanta, acil karadeniz lezzeti istediğinizde size mütevazi ve sıcak dekoru, güzel yemekleri (hamsi ve pide çeşitlemeleri, turşu kavurması, muhlama, karalahana sarması ve karalahana çorbası, kaygana, laz böreği, hamsili pilav gibi), fonda usulcacık çalan karadeniz müzikleri (kazım koyuncu'ya rahmetler olsun, volkan konak'a selamlar) ve uygun fiyatları ile benim aklıma ilk gelen yerlerden biridir. sem'le osmanbey'de buluşup iki katlı 202-taksim-üstbostancı otobüsü ile geldik sahrayıcedit'e, sonra oturduk hem yemeğe hem sohbete. bir sürü ortak noktamız çıktı, konuşacak daha çok şeyimiz olduğu da. sanırım o da keyif aldı nostoni'den. güzel bir akşam geçti yani, ben anılarımı anlattıkça ne kadar absürd olduklarını farkettim. o da farketti tabii, bunları senaryo haline getireceğiz o da filme çekecek, siz de seyredeceksiniz :)

yarın gece ilk sahura kalkılacak, müslüman alemine ramazan geldi. bu nedenle yarın işyerinde geleneksel ramazan'a merhaba kahvaltımız var. herkes birşeyler getiriyor ve kurulan büyük sofrada hepimiz yiyerek kahvaltımızı işyerinde yapıyoruz. benim payıma ekmek düştü. geçen yıldan beri, her kahvaltıya ekmek yapıyorum. bir sinbo ekmek makinam var ve hakikaten güzel ekmekler yapıyorum. katkısız ve dışarıda bulamayacağınız karışımlarla ekmek yapmak çok zevkli birşey. ben bu sefer çavdarlı-cevizli-haşhaşlı bir karışım hazırladım yarın için. sanırım en çok çavdarlı ekmeği seviyorum.

chuck palahnuik okuyorum bugünlerde. görünmez canavarlar'ı okumuştum, şimdi tıkanma var elimde. onun anti-kahramanlarını, herşeyle dalga geçen anarşist ve küfürbaz yanını seviyorum. bir sürü stephen king'i peşpeşe okuduktan sonra (kara kule'den sonra sırasıyla yaratık, tılsım, kara ev ve o'yu okudum) misal bacağım ağrısa, bunu "o" yapıyordur diye düşünmeye başladığımı farkedip ara verdim :) tamam, king acayip hayalgücü olan acayip bir adam, kabul. ama gene de kara kule'si onun şaheseri. benim hayatımda kara kule var ya, artık ben hiç sıkılmam. roland'ı düşünür avunurum. valla.

ezginin günlüğü'nün 25. yıl tribute albümünü aldım. birçok şarkıcı grubun şarkılarını yeni düzenlemelerle söylemiş. kabul etmek gerek, bazıları ilk dinleyişte kulak tırmalıyor, tamam tamam ikinci ve sonraki dinleyişlerde tırmalamaya devam edenleri de var.. ama yaşar ebruli'yi, sezen aksu 1980'i, fuat saka hişt'i, haluk levent sabah türküsü'nü ve barış akarsu leyla'yı çok güzel söylemişler bence. müzik eklemeyi bilseydim birini eklerdim şimdi.

caz ve ecm sevenler jan garbarek geliyor kasım'da istanbul'a. biletler biletix'de çıktı. anathema da ekim sonu istanbul'da. artık hareketleniyor mekanlar. tiyatrolar başlayacak diye de seviniyorum. ama hala programlar belli değil, mail atıp sordum ne zaman çıkacaklar diye, ay ortası diye cevap aldım. haber veririm size de.

işte böyle günler. bu akşam limonata gibi bir hava vardı, yürürken bir sürü blog arkadaşımın mutluluktan sözedişi geldi aklıma, eylül yaradı galiba, ben de iyi hissediyorum kendimi :)

9 Eylül 2007 Pazar

pazar kahvaltısı keyfi

pazar günlerini pek sevmem eskiden beri. ben çocukken pazar günleri hep yıkanan çamaşırların, yapılması gereken banyonun, son anda yetiştirilmesi gereken ödevlerin ve babam için de radyodan dinlenen futbol maçlarının günüydü. hep bir telaş, aman haftaya eksiksiz başlanılsın diye. ama cumartesi öyle midir ya? cumartesi günü ne yaparsan yap, ertesi gün gene tatildir bilirsin. neyse, bu pazar günlerinin en büyük zevki herhalde kahvaltısıdır ve cemal süreya'nın dediği gibi de mutluluğun kahvaltıyla bir ilgisi olmalıdır.

istanbul'da pazar kahvaltısı keyfi yapmak için şafakla yola çıkmakta fayda vardır. boğazda azıcık deniz göreyim de birşeyler yiyeyim diyorsanız hele. tabii ki hisar'da, bebek'te, yeniköy'de filan kahvaltının mutlulukla doğrudan ilgisi vardır. ama anadolu yakasında oturanlar için bunları göze alacak zaman ve nakit yoksa, ne yapılmalıdır?

benim en sevdiğim ve denediğim kahvaltı mekanlarından biri koşuyolu biber'dir. özellikle acıbadem'de yaşadığım zamanlarda biber'e çok sık giderdim. gerek kapalı mekanı, gerekse bahçesi hem çok zevkli, hem de fiyatı uygun bir seçenekti. şimdi biraz uzaklara düştük. acıbadem'de yaşarken bir de "o ağacın altı"na giderdik, evet evet "o" ağacın altı. türk filmlerinden hatırladığımız o güzel şarkıya atfen, çamlıca'ya çıkarken, bilfen kolejinin hemen yanında, açık havalarda hem tarihi yarımadayı hem adaları görebileceğiniz, kadıköy'de de nokta tespiti yaparak eğlenebileceğiniz bir yer. artık nargilesi ve pide bahçesi de var. paralı günlerimizde gitmeyi en sevdiğimiz yer maria'nın bahçesi, küçükyalı sahilde, inanılmaz yeşil ve ayrıntılarla dolu bahçesinde ege'nin binbir çeşit otları ve zeytinyağı ile maria'nın yarattığı mucizeleri tatmak insanın ömrüne ömür katar (kahvaltı 35 YTL). biraz daha uzağa uzanabiliyorsanız, dragos sahilde 0216 restoran (ya da fiziki engelliler vakfı) bahçesi de hem uygun fiyatları (kahvaltı 20 YTL) hem de adalar manzarası sunar. ve işte bugünkü keşif.. aylardır gazetelerin içinden" pizza hut'ta cumartesi-pazar günleri açık büfe kahvaltı keyfi 9.90 YTL" insertleri dökülmekte ve tarafımca dikkate alınmamaktaydı. meğerse ne büyük hataymış, heyhat! bu pazar evimin az ötesindeki pizza hut'ta ettik kahvaltımızı efendim ve çok memnun kaldık. deneyiniz, evde oturmaktansa çolkuk çocuk pizza hut'a geliniz, çocuklarınız bahçesinde oynasın siz son derece zengin açık büfeden istediğiniz kahvaltılığı isterseniz çeşit çeşit pizzaları yiyiniz ve gazetenizi okuyunuz.

hangi pizza hut'larda bu hizmet var ve diğer gelişmeler için lütfen burayı tıklayınız.

6 Eylül 2007 Perşembe

semizotlu yumurta

yemek literatürüne bir katkıda bulunayım dedim bu akşam. aslında becerikliyimdir yemek konusunda. elim yatkındır yani. bir süre önce bir yemek bloguna rast gelip ordan oraya gezerken kocaman bir yemek tarifi dosyası edinmiştim. explorerimde sık kullanılanlar bölümüne bir de gurme diye bölüm eklemiştim bu yüzden, sanırım 30 kadar yemek blogu kaydettim oraya. her haftasonu bir kaç şeyi kafaya koyup malzemelerini satın almak ve sonra bu deneysel mutfak işlerine girişmek benim için bir terapiydi. tabii eserlerimi tek başıma tüketemeyeceğim için anneme, teyzeme, arkadaşlara gidiyordum sonra, böylece bir sosyallik de oluşturuyordu. sonra ben nedense (!) kilo aldım, ne içsem değil neredeyse ne düşünsem yarıyordu anacığım; sonra bu deneysel mutfak çalışmalarına bir ara verdim. gurme linklerimi bıraktım, artık düzenli değil arada giriyorum. hala icat edecek şeyler olduğunu bilmek ve buna dayanmak ne zor şey yarabbim ! evvelki gün anneme domates reçeli yapmaya niyetlendim ama cherry domates bulamadım, belki hayır oldu bilmiyorum. haftasonu pazarda arayacağım ama gene de.. işte böyle, kafama da koyarsam denemem lazım, napayım. boğa burcu işte, sebatkar :)

bu akşam da yorgun argın işten gelirken kafamda dolaptaki bozulmaya yüz tuttuğunu tahmin ettiğim semizotlarını kurtarmaya ilişkin bir takım operasyon planları yaptım, tabii bu planları otobüste yaptığım için bir süre sonra uyuyakalmışım. ve fakat köprüyü geçtikten sonra iyice sersemlemiş halde uyandıktan sonra farkettim ki, kafamda parlak bir fikir var. artık rüyamdaki ak sakallı dede mi söyledi yoksa sol omuzumdaki şeytancık mı bilmiyorum ama bir fikrim vardı artık. semizotlu yumurta yapacaktım! benzer sebzeler olan pazıyla, ıspanakla yapılan yemeklerin bir çeşitlemesi; hatta ben yaptığım için güzellemesi olacaktı bu yemek! nedense buna benzer bir tarif ne gördüğümü ne okuduğumu hatırlamıyordum, yani alan bakirdi ve alabildiğince bana aitti.. ne saadet.

eve gelip dolaptan semizotlarını çıkardım, henüz bozulmamışlardı şükür. çukur bir tavaya koydum onları, biraz su ekledim ve haşladım. o kadar çok sulandı ki, anlatamam. neyse suyunu süzdüm. sonra üstüne biraz deniz tuzu serptim, biraz zeytinyağı ekledim ve hafif kavurdum. sonra üstlerine iki yumurta kırdım ve dolaptaki hafif kurumuşa benzeyen peynir parçalarını ekledim, kapağını kapattım. arada kapağını açıp yumurtaları karıştırdım arasına ki iyice omletvari bir görünümü olsun diye, ocağın altını da kıstım. dolaptan dün gece açtığım bozcaada talay vasilaki dömisek şarabımın kalanını çıkararak yudumlayarak keyifle keşfimin pişmesini bekledim.

sonuç: evde semizotu ve yumurta varsa, çok da aceleniz varsa, deneyebilirsiniz. bakın bana bişey olmadı :) şaka maka, fena değildi tadı, neden daha önce kimse denemedi acaba, usul usul merak ediyorum ama. aslında gün boyu bu sabaha karşı sonsuzluğa göçen pavarotti anısına makarna yemeyi planlıyordum ama semizotlarını da bozulmaya bırakamazdım. sağlıksız beslenmek yerine mümkün olduğunca sebze yemeye çalışan bir blogger olarak ne de olsa bir programda bir uzmanın "biz vücudumuz neye ihtiyacı var diye düşünerek yemiyoruz, biz canımız ne isterse onu yiyoruz" sözünden de etkilenmiştim. bir ara aklıma sevgili return2'nun patates kızartması macerası gelmedi değil. benim de tencere yakmışlıklarım yaşanmıştır yani (elektra bu cümle doğru mu oldu). neyse, hemen yazmazsam yazamazdım bu yüzden hemen yazdım. afiyet olsun.

kulak masajı

bu sabah mailime bu mail düştüğünde, sabahtan beri neden belimin ağrıdığını düşünüyordum. bu yazıyı okuyunca ne kaybederim diye denedim, önce kulaklarım ısındı sonra ağrım geçti ! ne enteresan bişey ya. daha önce başağrısına karşı başın üst bölümüne kolonya döküp saç diplerini çekiştirme sihirini biliyordum ama bunu yeni öğrendim. siz de bilin. gülmeyin, aklınızda olsun. hatta bu yazıyı okurken bile bir yeriniz ağrıyorsa, başlayın yazıyı okurken masaja..

Kulak, ceninin ana rahmindeki durusunun sematik olarak aynisidir. Ve tum akupunktur noktalari kulak uzerinde bu esasa gore yer almistir.Simdii... Basiniz, boynunuz, beliniz, sirtiniz, bacaklariniz, kalcaniz,ayaklariniz, omzunuz agridiginda yapacaginiz tek sey kulaklariniza masaj yapmak.Kulaginizi bas ve isaret parmaklarinizin arasina alarak kulak kepcesinden baslayarak, dayanabildiginiz kadar guclu ve sikarak masaj yapin. Ilk anda bazi noktalar aciyacaktir (bunlar bedendeki agriyan bolgelerin kulaktaki refleks noktalaridir). Kisa bir sure sonra buagrilar kaybolacaktir. 2 -3 dakika bu masaji yapmaniz yeterli olur. Isterseniz uzatabilirsiniz de. Zaten masajin sonuna dogru bedeninize bir sicakligin yayildigini issedeceksiniz. Bunun ardindan agrilarinizin azaldigini ve kayboldugunu da... Hic bir yan etkisi olmayan bu uygulamayi her zaman her yerde kendinize ve agrisi olan yakinlariniza uygulayabilirsiniz. Yoruldugunuzda, uzun otobus yada araba yolculuklarinda oturmaktan agrilara maruz kaldiginizda, cok usudugunuzde ve bedeninizi dengeye kavusturmak icin mucize benzeri bu uygulamayi kullanabilirsiniz. - Dort tane agri kesici aldim. Hala agriyor diyerekbas agrisindan kivranan taksi soforunun ona yaptigim iki dakikalik kulakmasajinin ardindan yasadigi mutlu saskinlikla benden ucret almadan tesekkurlerle ugurladigini hala hatirliyorum. Onemli olan kulagin her noktasina dokunun. Kulaginiz size hemen yanit verecektir. Kulaklar bedeni hisseder, görür ve duyar. Siz de sefkatli ellerinizi esirgemeyin.Dogal Terapiler Uzmani Haluk Otman

4 Eylül 2007 Salı

bitti o sevda..


peri için.. periler cansever sever..
BİTTİ O SEVDA..

Bitti o sevda kesildi çığlıkları martıların
Su gibi bitti, suya karşıt gibi bitti
İtti kıyıyı adına deniz dediğimiz şey
Unuttuk ikimiz de her türlü yetinmezliği
Kaybetti kumarda gözlerim
Kaybetti kumarda gözleri.

Bir koru rüzgârlandı göğüs boşluğumuzda sanki
Uzaklaştı ağaçlar birbirlerinden
Yakınlaştı ağaçlar birbirlerine
Yani her soluk alıp verişimizde bizim
Bir mekik gibi kalbin
Bir mekik gibi kalbim
İşleyip durdu bu yitikliği yeniden.

Ne kaldı
Farkında mısın bilmem
Gündüzler..
Gündüzler biraz azaldı.


edip cansever

2 Eylül 2007 Pazar

brooklyn çılgınlıkları


Paul Auster'in yeni kitabı çıktı. yani aslında "yazı odasında yolculuklar" kitabından önce yazdığı ama Türkçe'ye, Auster'in en iyi çevirmenlerinden Seçkin Selvi tarafından yeni kazandırılan kitabı: brooklyn çılgınlıkları.


bu kitap Auster'in önceki kitaplarına pek benzemiyor; yani diğerleri kadar tesadüfler, şansın aniden bir o yana bir bu yana dönüşü yok içinde. aslında var da, hikayeye o kadar hakim değil diyelim. ama sıcak, ayakları yere basan, auster'in sürükleyip su gibi akan anlatımı var içinde. şu ilk cümleye bakar mısınız?:


"Ölmek için bir yer arıyordum. Birisi Brooklyn'i önerdi; ben de ertesi sabah çevreye bir göz atayım diye Westchester'den kalkıp Brooklyn'e gittim."


kitabın arka yazısından alıntılayayım hikayeyi:


Eski hayat sigortacısı Nathan Glass, yakalandığı hastalıktan ötürü ölüme gün saymaktadır. Karısından boşanmış, emekli olmuş, tek kızından kopmuştur. Bir başına kalmak için, kimsenin kendisini tanımadığı Brooklyn'e gelir. Bir süre sonra nicedir kayıp olan yeğeni Tom Wood'la karşılaşır. Tom'un çalıştığı kitabevinin sahibi Harry Brightman da, kaderin Brooklyn'e sürüklediklerindendir. Tom ve Harry aracılığıyla dünyası genişleyen Nathan yepyeni dostlar edinir. Giderek başkalarının acıları ve yaşam savaşları kendi umarsızlığına ağır basacaktır... Günümüz Amerikan edebiyatının en seçkin yazarlarından Paul Auster'ın yeni romanı Brooklyn Çılgınlıkları, hiç kuşkusuz, en içten, en coşkulu kitabı. Üç kişinin Brooklyn'de kesişen yaşam çizgilerini ustalıkla ören roman, sıradan insan yaşamının görkem ve gizemlerine unutulmaz bir övgü.

merak etmeyin, hikayenin sonuna kadar ölmüyor nathan, hatta bir sürü insanın hayatında kayda değer bir sürü değişikliklere sebep oluyor. içinde geçen bir söz çok hoşuma gitti, peri'ye de yazdım, sırf bu cümle bile bir kitap doldurabilir:


Birden yetmişlerin sonunda gördüğüm bir filmden bir cümle geliyor aklıma. Filmin adını da, oyuncularını da çoktan unutmuşum, ama o sözcükler daha dün duymuşum gibi kafamda çınlıyor:"çocuklar, çocuk sahibi olmanın dışındaki herşeyin tesellisidir."


Bir de beni çok etkileyen bir Kafka öyküsü var içinde. oyuncak bebek hikayesi.

Kafka'nın 40 yaşında ölmesinden bir yıl önceki son yılı; Polonya'daki tutucu Yahudi ailesinden kaçıp Berlin'e yerleşir, Dora Diamant adında ondokuz-yirmi yaşlarında bir kıza aşık olur. kız, Kafka'nın yarı yaşındadır; ama ona yıllardır yapmak isteyip de yapamadığı şeyi, Prag'dan ayrılma cesaretini bu kız verir ve Kafka'nın birlikte yaşadığı ilk ve tek kadın olur. Kafka 1923 sonbaharında Berlin'e gelir ve ertesi ilkbaharda da ölür; ama bu son ayları muhtemelen yaşamındaki en mutlu aylardır. giderek bozulan sağlığına rağmen. yiyecek kıtlığı, siyasal ayaklanmalar, alman tarihinin gördüğü en ağır enflasyon gibi Berlin'deki sosyal durumlara rağmen. bu dünyada fazla zamanı kalmadığını kesinlikle bilmesine rağmen.

Kafka, Dora ile hemen her ikindi vakti parkta gezintiye çıkmaktadır. birgün parkta hıçkırarak ağlayan küçük bir kız çocuğu görürler. Kafka kıza ne olduğunu sorar, kız da oyuncak bebeğini kaybettiğini söyler. Kafka kızı teselli etmek için hemen bir hikaye uyduruverir ayaküstü, "o seyahate çıktı" der. kız şaşırır, nereden bildiğini sorar. o da "çünkü bana mektup yazdı" der. kız kuşkulanır, mektubun yanında olup olmadığını sorar, o da yanlışlıkla evde bıraktığını ama yarın getireceğini söyler ve eve gider gitmez de bu mektubu yazmak için masasının başına geçer. dora, bu mektubu kafka'nın kızı kandırmak için değil de, kendi yapıtlarını yazarkenki ciddiyeti ve titizliğiyle yazdığını söylemektedir. kafka ertesi gün parka gider, kız onu beklemektedir. küçük kız okuma yazma bilmediğinden mektubu ona kafka okur, taş bebek gittiği için üzgünmüş ama hep aynı insanlarla olmaktan sıkılmış, dünyayı görmek ve yeni dostlar edinmek istiyormuş, küçük kızı sevmediği için değil, ama çevresini değiştirmek istediği için gitmiş, bu yüzden bir süre ayrı kalacaklarmış, ama ona hergün mektup yazıp neler yaptığını da anlatmaya söz veriyormuş. Kafka, kız için 3 hafta mektup yazmayı sürdürmüş ve hergün parka gidip küçük kıza mektupları okumuş: taş bebek büyümüş, okula gitmiş, yeni insanlarla tanışmış vesaire, ama her mektupta kızı ne kadar sevdiğini yinelemiş yine de birtakım sorunların onun dönüşünü engellediğini yazmaktaymış, böylece kızı taşbebeğin hayatından tamamen çıkacağı ana kızı hazırlamış. inandırıcı bir son bulmaya çok çabalamış, bunu başaramazsa büyünün bozulacağından korkuyormuş Kafka, sonunda taşbebeği evlendirmeye karar vermiş ve bebeğin aşık olduğu delikanlıyı, nişanı, köy düğününü, hatta bebekle kocasının oturdukları evi bile uzun uzun anlatır ve mektubun son satırında bebek eski ve sevgili arkadaşına veda eder. tabii bu noktaya gelindiğinde küçük kız artık bebeğini aramaktan ve onu özlemekten vazgeçmiştir. Kafka, kıza bebeğin yerine başka birşey vermiştir çocuğa ve o üç hafta içinde kızın üzüntüsünü gidermiştir.


bu hikaye beni çok etkiledi, bu mektupları okumak isterdim. işte edebiyatın büyüsü budur.


Auster'la hiç tanışmayanlar: kehanet gecesi, yanılsamalar kitabı ya da timbuktu ile başlayabilirsiniz. iyi keşifler.